Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Kasım '14

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
385
 

Terör mü, ihanet mi?

Terör mü, ihanet mi?
 

Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde “terör” üç sözcükle tanımlanmış. Yıldırma, korkutma, tedhiş. İhanet: hıyanet, hainlik. Gerektiğinde yardımda bulunmama, bir kimsenin güvenini yok etme. Günümüzde kimin, kime güveni kaldı? Bireysel ve toplumsal güven sorunu yaşıyoruz. Birbirimize güvenmiyoruz, güvenemiyoruz. Toplumun değişik etnik yapıdaki bireyleri arasındaki güvensizlik daha da derinleşiyor. İnanç farklılığı da bireyler arasındaki güveni zayıflatıyor. Demokrasi; değişik inançlı, anlayışlı, kültürlü, yaşam tarzındaki, etnik yapıdaki insanların bir arada, barış içinde yaşamasını öngörür. Ne var ki demokrasi sözcüğünü ağzından düşürmeyenler, teröre destek vererek ülkelerine ihanet etmekteler. Bunlar,Kadir Durak’ın da dediği gibi “vatandan beslenip vatan evlatlarının kanını toprağa döken’ihanet ’maşalarıdır.(22 Temmuz 2011 tarihli Arapgir Postası)

Nasıl bu duruma geldik? Bu sorunun yanıtını politikacılara, sosyologlara, psikologlara bırakıyorum. Ben, yaşantımdan örneklerle bu sorunun yanıtını vermeye çalışacağım.1960 ‘da Diyarbakır İlk Öğretmen Okulu’ndan mezun olunca Mardin’in Gülharin (Ortaköy) Köyü’ne atandım. İlk karşılaştığım gence köyün muhtarının evini sordum”Maif bi Türki”dedi. İmamın evini sorduğumda da “aha” diyerek yakındaki bir evi gösterdi. Evin kapısından girip Arapça bir kitap okuyan imama selam verdim.”Esalamüaleyküm verahmettullahü ve bereketuhu” diyerek selamımı aldı. Nereli olduğumu sordu. Malatyalıyım değince hiçbir şey söylemeden okumaya devam etti. Benden önceki öğretmen, Malatyalıymış ve namaz kılmıyormuş. Okuduğundan bir şey anlamadığım için oradan ayrıldım.

Muhtarın eviniyse bana ilkokul birinci sınıf öğrencisi bir çocuk gösterdi. Bu insanlara Türkçeyi öğretememişiz. Okula bir öğretmen göndermekle sorunun çözüleceği düşünülmüş. Oysa devletin diğer kurumlarının da büyük ve merkez köylerde yer alması gerekirdi.( Diğer yandan köyün aydınlanması, Köy Enstitüleri’nden yetişen öğretmenlerce sağlanacaktı. Bu okullarda, iş içinde eğitim uygulanıyordu. Her okulun kendilerine ait tarlaları, bağları, arı kovanları. vardı. . Öğretmenler,bilinmeyen tarım ürünlerini köylülere öğretiyorlardı. Öğrenciler, kültür derslerinin yanında iş eğitimi de alarak yetiştiklerinden o yıllarda köyün ve köylünün sorunlarına çözüm üretme yetisindeydiler

Köy Enstitüleri yapıcı, yaratıcı eğitim kurumlarıydı. Yaratıcılığın ön plana çıktığı eğitim anlayışının yerini giderek geleneksel ezberci eğitimin yerleştiği öğretmen okullarına dönüşerek 1954’te kapatıldı. Hasanoğlan Köy Enstitüsü eski müdürü Rauf İnan ve Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Köy Enstitüleri’nin kapatılmasının Atatürk Devrimleri karşıtlarınca başlatılan bir Karşı Devrim hareketi olduğunu söylemişlerdi. Bugün de Karşı Devrim sürüyor.

O yıllarda DP ve CHP  vardı.27 Mayıs  1960 İhtilalı olunca partiler kapatılmış,köy muhtarlıkları da öğretmenlere verilmişti.Türkçenin konuşulmadığı bu köyde muhtardım.Henüz ,19 yaşındaydım; ama Atatürk Devrimleri  ve Cumhuriyet’in temel ilkeleri doğrultusunda yetişmiştik.Başta eğitim-öğretim olmak üzere köyün sorunları omuzlarımdaydı.

Bir gün köye jandarma albayı geldi. Okulun bayrak direğine bakarak bayrağın biraz aşağıda olduğunu görerek beni uyardı.Bayrağı, daha yukarılara çekecek ipi bulamamıştım. Bayrak,yerinde olsaydı,bu köy daha gelişmiş,kalkınmış,sorunlardan arınmış mı olacaktı ?!...     Yıllarca içeriği görmemezlikten gelip biçimle uğraştık. Bugün, Türkiye’nin birçok yerinde çok yüksek göndereyse çekilmiş bayraklar görüyorum; ama ülkem dünkünden daha mı bağımsız? .Bayrağımızı ben de seviyorum. Onun gölgesinde yaşamaktan kıvanç duyuyorum; ama yetmiyor. Bu ülke için çalışmak gerekiyor. Güvenli, huzurlu çalışma ortamını hazırlamak da devletin görevidir. Doğu ve Güneydoğu’da çalışan görevlilerin bugün dünden daha çok sıkıntıda olduğunu düşünüyorum. Bizler, o yıllarda devletin gücünü arkamızda hissettiğimiz için sorunların üstesinden gelebiliyorduk. Köydeki toplu kavgayı bile ayırma gücümüzü devletten alıyorduk. Bugün öyle mi?

Bir gün muhtarın oğlu, cinayete kurban gitti. Ortalığı yatıştırmak isteyince beni de tehdit ettiler. Okulun bir bölümü lojmandı.(Suyu, elektriği olmayan, su olmadığı için tuvaleti kullanılmayan bir odalı bir yer).Lojmana girdim, kapıyı kapadım; ama korkmadığımı da söyleyemem. Biraz sonra kapım çalındı, açmaya cesaret edemiyordum. Jandarmayız, deyince rahatlamış; devletin gücünün arkamda olması beni rahatlatmıştı.

Yıl 1963, Muş/ Varto Ortaokulu öğretmeniyim. Seçimlerde Alagöz Köyü’ne sandık başkanı olarak görevlendirildim. Köyün ileri gelenlerden birinin evinde kalıyorum. O yıllarda televizyon yok. Ev sahibi Irak radyosunu açtı. Konuşmalar, Kürtçe olduğu için anlamıyorum. Ankara radyosunu açar mısın dediğimde”Ankara Radyosu’nda ne var? Bir Zeki Müren var, ayı gibi böğürüyor”dedi.(O güzel ses nasıl ayı böğürmesine benzetilmişti, anlayamadım. Belki de değerlerimiz, müziğimiz aşağılanıyordu). Daha da ileri giderek “Ben, kimliğimi söylersem sen bu evde yatamazsın” dedi. Ben de Malatyalıyım, Doğu’nun törelerini bilirim, ben senin konuğunum. Bu nedenle de en güvenli yer, senin evindir, dedim.”Ben, Şeyh Sait İsyanı’na katıldım,300 atlıyla Mardin’den Suriye’ye geçtim. Aftan sonra Türkiye’ye döndüm.Elazığ Valisi,’Bu millet sizi unutmayacak ’dedi. Ben, bu millete nasıl bağlanır, bu milletin nasıl üyesi olurum.Ben de isyan etsem bana da aynı şey söylenirdi,dedim. Korkmadan gösterişli yataklarında rahatça uyudum. Bugün uyuyabilir miyim? Hiç sanmıyorum...(Sonradan öğreniyorum ki bu adamın oğullarından biri subay olmuş. Bu aileden milletvekili de çıkmış.) Kuşkusuz,bu ülkede yaşayan seçilme koşullarına uygun her kişi milletvekili ,bakan,başbakan,cumhurbaşkanı olabilir.Ancak,terörü,şeriatı destekleyenlerin bu görevlere gelmesi, düşündürücüdür; çünkü geçmişte de,Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da şeriatçı,ırkçı Şeyh Said İsyanı çıkmıştır.

Şeyh Sait İsyanı, (Dönemin adıyla: Genc Hâdisesi, Şubat - Nisan 1925), Doğu Anadolu'da merkezi yönetime karşı girişilen geniş çaplı ayaklanma.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında uygulanan politikalar ve özellikle Mart 1924'te Hilafet'in kaldırılması Doğu Anadolu'da çeşitli muhalefet odakları doğurmuştu. Bu muhalefet odaklarından Kürt İstiklal Komitesi'nin çalışmaları açığa çıkarıldıktan sonra, örgütün önde gelen yöneticilerinin çoğu tutuklandı.

Şeyh Sait’e bağlı kişilerin Diyarbakır'ın Eğil nahiyesine bağlı Piran Köyü’nde(Diyarbakır ilçesi Dicle ) arama yapan bir jandarma müfrezesiyle çatışmaya girmeleri (13 Şubat 1925), kısa sürede genişleyecek yaygın bir ayaklanmanın kıvılcımını oluşturdu. Genc vilayetinin kazası Darahini'yi basarak (16 Şubat) valiyi ve öteki görevlileri esir alan Şeyh Sait, halkı İslam dini adına ayaklanmaya çağıran bir bildiriyle hareketi tek bir merkez altında toplamaya çalıştı. Bu bildiride 'din uğruna savaşanların lideri' anlamına gelen mührünü kullandı ve herkesi din uğruna savaşa çağırdı.Mistan,Botan ve mıhellemiler aşiretlerinin desteğini aldıktan sonra Genc ve Çapakçur (bugün Bingöl) üzerinden Diyarbakır'a yöneldi. Maden, Siverek ve Ergani'yi ele geçirdi. Şeyh Abdullah'ın yönettiği başka bir ayaklanma kolu da Varto üzerinden Muş'a doğru harekete geçti. Varto'yu ele geçiren isyancılar, Muş'a ilerledilerse de halktan toplanan yardımcı kuvvetlerle Murat Köprüsü civarında mağlup edilip, Varto'ya geri çekilme­leri sağlandı. Gelişmeler üzerine hükümet doğu vilayetlerinde sıkıyönetim ilan etti (21 Şubat). Ayaklanmacıların üzerine gönderilen ordu birlikleri Muş Ovası'nda Şeyh Sait kuvvetleri karşısında tutunamayarak Diyarbakır'a çekilmek zorunda kaldı (23 Şubat). Ertesi gün Elazığ'a giren Gökdereli Şeyh Şerif yönetimindeki başka bir ayaklanma kolu kenti kısa süre de olsa denetim altına aldı. 7 Mart'ta Şeyh Sait’in emrindeki 5000 kişilik bir kuvvet Diyarbakır'a saldırdı.

Olayın başlangıcında Mustafa Kemal ciddiyeti anlayıp, Heybeliada'da rahatsızlığı nedeniyle dinlenen İsmet İnönü'yü acilen Ankara'ya çağırdı. İnönü ve ailesini bizzat Ankara Garı'nda karşılayan Mustafa Kemal, olayları anlatmak için İsmet Paşa'yı Çankaya'ya götürdü. Çankaya'da, İsmet Paşa'ya "Doğuda din elden gidiyor bahanesiyle İngiliz destekli provokatif ama ciddi bir ayaklanmanın başladığını" söyledi. İsmet Paşa'nın Ankara'ya gelmesi dedikoduların başlamasına neden oldu. Ali Fethi Bey'in görevden ayrılacağı, yeni hükümeti İsmet İnönü'nün kuracağı ve önlemleri onun alacağı konuşulmaya başlanmıştı. Ayrıca Ali Fethi Okyar ile İsmet İnönü'nün arası açıktı. Ali Fethi Bey olayı isyan olarak tanımlamamıştı ve sıkıyönetimle durdurulacağına inanıyordu. Ancak, olayların hızla tırmanması karşısında Başbakan Ali Fethi Okyar'ın istifasını isteyen Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü'yü yeni bir hükümet kurmakla görevlendirdi (3 Mart). Bir gün sonra TBMM hemen Takrir-i Sükûn Kanunu'nu kabul ederek hükümete olağanüstü hal yetkileri tanıdı. Ayaklanmayla ilgili yayınlara konan yasak daha sonra başka önlemleri de kapsayacak biçimde genişletildi. Ayrıca Ankara ve Diyarbakır'da İstiklal Mahkemeleri kurulması kararlaştırıldı. Bu sırada Diyarbakır'ı kuşatma altına alan Şeyh Sait kuvvetleri, hükümet kuvvetleri tarafından püskürtülerek geri çekilmeye başladı. Geniş çaplı bir sevkıyatın ardından toplu saldırıya geçen (26 Mart) ve bir bastırma harekâtıyla ayaklananların çoğunu teslime zorlayan askeri birlikler, İran'a geçmeye hazırlanan ayaklanma önderlerini Boğlan'da (bugün Solhan) sıkıştırdı. Şeyh Şerif ve yanındaki bazı aşiret reisleri Palu'da yakalanırken, Şeyh Sait de Varto yakınlarında yakın bir akrabasının ihbarıyla Carpuh Köprüsü'nde ele geçirildi (15 Nisan 1925).(Vikipedi, Şeyh Sait İsyanı)

Bugün Güneydoğu’daki olaylar, Şeyh Sait İsyanı’nın küçük birer örnekleridir. Hükümet, ülkemizdeki bu yangına köklü bir çözüm üretemezken Suriye’deki ayaklanmaları durdurma rolünü üstlenmektedir. Yarın, çok geç olabilir!

Atatürk Devrimleri’ni içlerine sindiremeyen, çıkarları bozulan şeyhlerin, ağaların tümü olmasa da büyük bir bölümü bu isyanı desteklemiştir. Bugün de bu bölgede feodal yapı değişmediği için terör sürüyor. Köy Enstitüleri gibi ulusal eğitim kurumlarını yaygınlaştırıp geliştirseydik feodal yapı yıkılmasa da zayıflar, toplum bilinçlenir; teröre araç olmazdı, diye düşünüyorum. Ulusal eğitimi destekleyen ulusal ve üretime dönük ekonominin de gerekliliği de kaçınılmazdır.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran liderdir. Cumhuriyet’in kurulmasında ve yaşatılmasında en büyük desteği de İnönü vermiştir. Atatürk Devrimleri’ne ve Cumhuriyet ilkelerine bağlı kesimler, tüm zorluklara karşın bu ülkenin bir bütün olarak kalması için çabasını esirgemeyecektir. Yeter ki Türkçemize sahip çıkalım. Ulusal bilincimizi canlı tutalım.

PKK’a,Güneydoğu’da; devletin güvenlik güçlerinin yolunu kesiyor,kimlik soruyor.Güneydoğu’nun güvenliği,PKK’ya verildi ya da PKK’a kendi gücüne dayanarak kendi güvenlik gücü mü oluşturdu? PKK’a, Güneydoğu’yu,Türkiye Cumhuriyeti güçlerine karşı mı koruyor? Devletin güvenlik güçlerinin bu bölgede yetkisi kalmadı mı?

Tüm bu sorular yanıtsız kalırken Cumhurbaşkanı Erdoğan,kadın –erkek ”eşitliği” mi,”eşdeğerliği” mi konusunu gündeme getiriyor.Başbakan Davutoğlu Urfa’da  Suriye’den  gelenlerin çocukların korosunda rol alıyor.

İktidar,muhalefet arasındaki kısır,çözüm sağlamayan söz düellosu sürüp gidiyor da Türkiye’nin nereye gittiğini kimse bilmiyor!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bunca uyuyan ruhu kusurluları da hesaba katıp ulusal bilinci canlı tutmak gerek Hüseyin bey.Duyarlı insanlarımızın birincil görevi bu olmalı önem açısından...Adamlar vali bile atadılar bir ilimize.Askerimize kimlik soracak kadar ileri gittiler...Kararlılık ve ciddiyet tamamen kaybolmuş Güneydoğuda.Tehtit üstüne tehdit.Karakolu boşaltın biz kendi karakolumuzu taşıyacağız diyorlar bir de.Neyse...Siz zaten değerli bir çalışma yapmışsınız.Elinize sağlık.Selam ve saygılarımla.

Abbas Oğuz 
 02.12.2014 21:13
Cevap :
Abbas Bey, Konuya açıklık getirmek amacıyla çarpıcı örnekler de vermişsiniz.Durum,yetkililerce ve toplumun tüm kesimlerince biliniyor;ama çözüm ya da çözümsüzlük süreci var ya!  03.12.2014 18:37
 

İçtenlikle selamlıyorum sizi.İyi ki varsınız.

Şennur Köseli 
 29.11.2014 18:34
Cevap :
Şennur Hanım, İlginize teşekkür ederim.Selam ve saygılarımla.  30.11.2014 10:26
 

Hay ağzına sağlık Hocam, yürekleri serinletecek bir yazı yazmışsın. Adamlar isyan halinde, Başbakan hala uyuyor.. Tam uyandırıcı bir yazıydı. Ağzına, eline sağlık. Teşekkürler Hüseyin Usta.

Erdal Ceyhan 
 28.11.2014 13:16
Cevap :
Kardeşim, Bu ülkede herkes susuyor ya da gerçekleri söylemekten çekiniyor.Hemen hemen her kanal,isyancıları haklı çıkarmaya çalışıyor.Kimisi yazarlar da Atatürk'ü karalamanın yollarını arıyor.Dün akşam,Dilipak CİNE 5'teki bir programda Atatürk'ün "mason" olduğunu söylüyordu.Atatürk'ün "mason"olup olmaması Dilipak'a ne kazandırır,bilmiyorum.Bülbüller sustu,kara kargalara fırsat düştü. Tevfik Fikret ne diyordu?"Hak bellediğin yolda yalnız gideceksin"Biz de Atatürk Yolu'nda yalnız da kalsak yolumuza devam edeceğiz.Sağ ol.Selam ve sevgilerimle.   28.11.2014 16:58
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 337
Toplam yorum
: 1209
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 1961
Kayıt tarihi
: 04.12.12
 
 

Hüseyin BAŞDOĞAN, 1942'de Malatya- Arapgir'de doğdu.Arapgir Ortaokulunu, Diyarbakır Öğretmen Okul..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster