Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Ağustos '11

 
Kategori
Sivil Toplum
Okunma Sayısı
1195
 

Tez danışmanı

Tavşan, ormanda bir mağaranın önüne yerleştirdiği masasının üzerinde ki daktilosuna “tak-tuk” bir şeyler yazıyormuş. Oradan geçen bir tilki: “Hey, tavşan ne yazıyorsun?” demiş.

Tavşan cevap vermiş: “Doktora tezimi yazıyorum.”

-“Ha öyle mi, çok güzel, ne hakkında peki?” diye sormuş tekrar tilki.

-“Tavşanların tilkileri nasıl yediği hakkında…” demiş tavşan.

-“Hadi canım sende, olur mu hiç öyle şey, hiç tavşanlar tilki yiyebilir mi?”

Tavşan: “İstersen sana nasıl olduğunu göstereyim.” deyip tilkiyi arkasındaki mağaraya davet etmiş…

Kendine güveni tam olan tilki hiç tereddüt duymadan bu davete uymuş ve tavşanla birlikte mağaraya girmiş… Kısa bir süre sonra tavşan mağaradan tek başına çıkmış ve tekrar daktilosunun başına geçip “tak-tuk” yazmaya devam etmiş…

Biraz sonra, bu kez bir kurt oradan geçerken tavşanı görmüş ve:

-“Hey, tavşan ne yapıyorsun öyle?”

-“Doktora tezimi yazıyorum.”

-“Ne hakkında bu tez?” diye tekrar sormuş kurt.

-“Tavşanların kurtları yemesi hakkında…” demiş tavşan. Kahkahalarla gülen kurt:

-“Bunu yayınlamayı düşünmüyorsun herhalde…” der. “Bu zırvalara kim inanır…”

-“Tabii ki yayınlayacağım…” diye yanıt vermiş tavşan. “İnanmıyorsan benimle mağarama gelirsin, ben de seni nasıl yiyeceğimi sana gösteririm…”

Kurt yine kahkahalar atarak ve kendinden emin olarak: “Hadi göster bakalım…” deyip tavşanla mağaraya girmiş…

Kısa bir süre sonra tavşan ardında bir “Aslan” la mağaradan dışarıya çıkmış. Aslan bir taraftan kürdanla dişlerini karıştırıyor, bir yandan da tavşana söyleniyormuş:

-“Bugünlük karnım doydu, sağ ol ancak yarın tezgahı biraz daha geniş ve ferah bir mağaranın önüne açalım. Bu mağara küçük rahat edemiyorum…”

ANAFİKİR: Doktora tezi yazarken tezin içeriğinden ziyade tez danışmanının niteliği daha önemlidir. Demek ki kendinizin ve başkalarının “danışman”larına dikkat edilmesinde büyük yarar varmış…

***

Alman düşünür Goethe: “Birisine olduğu gibi davranırsak, onu olduğundan daha kötü hale getiririz. Oysa ona, olma potansiyelini taşıdığı kişiymiş gibi davranırsak, olması gerektiği kişi haline getirebiliriz…” demiş.

Demiş de büyük düşünür, “eğer”, “şayet”, “belki” gibi istisna içeren durumları öngörmemiştir herhalde. Ama siz şimdi bu güzel önermeyi alıp da, çevrenizde ki veya ülkede ki birçok kişiye uygulamayı düşünün bakalım, nasıl olurdu acaba?

“Fikircilik” diye bir kuram var ve bu kuramın bir “altın kural” düsturu var… Dünyaca ünlü Amerikalı Reklamcı-Fikir üreticisi Jack Foster “Yaratıcılık Fabrikası” adlı 50 yıllık iş tecrübelerini anlattığı kitabında sıklıkla bu “altın kural”dan bahseder.

Tüm insanlar, her ne yapıyorlarsa aslında çok daha fazlasını yapabileceklerine inanırlar. Bunun içinde “yaptığı” veya “olduğu yer” in üstünü hayal ederler hep.

İnsanların çoğu olduklarının ve yaptıklarının daha da üzerinde çevresinde, işinde, ülkesinde, adeta devrim niteliğinde işler yapmak isterler…

Bunu hayal eden insanoğlu da kendisine böyleymiş gibi davranılmasını arzu ederler.

Ve yapılan her ne ise; birlikte çalıştığınız kişilere onların ne kadar iyi olduklarına inanmalarını sağlamak gerekir diyor altın kural…

Bugünlerin Türkiye’sinde ne kadar çok gereksinim var değil mi bu tarz yaklaşımlara? Yoksa gerek yok mu?

Yani aslında bu ülkenin insanlarının genel karakteristiği zaten böyle mi?

Hani bu tarz yaklaşımlara, kimileri “goygoyculuk” da dese, kimileri “şişirmek” de dese, bizler hep uyguluyor muyuz zaten?

Uyguluyorsak da bazen karıştırıyor muyuz elma ile armut’u birbirine?

Birebir ilişkide olduğunuz ve tanıdığınız bir kişi dalavere ile, hileyle, çalarak-çırparak ticaret yapıyor ve siz umursamıyorsunuz. Ona “iyiymiş-dürüstmüş” gibi davranmaya devam ediyorsunuz. (altın kural öğretisi böyle mi yapın diyor!) Halbuki bulunduğunuz ortamdan böylelerini dışlamalısınız diyor başka öğretilerde..!

Yine iyi bildiğiniz ve tanıdığınız kişi veya kişiler, memlekete faydalı olmak adına “siyasete” soyunuyor. Orada kısa sürede kendine nasıl faydalı (!) olacağını öğreniyor. (Bazıları için siyaset öncesinde de zengin olup olmaması hiç fark etmiyor.) Örneğin belediye hizmetleri ile ilgili “siyaset” yapıyorsa, arazi ve imar planlaması işleriyle ilgili eğitim alıp hatta “master-doktora” falan da yapıyor bu hizmetleri (!) boyunca…Tez danışmanları da vardır tabii ki. Eski siyasetçilerin yöntemlerini iyi analiz etmiş oluyor veya icraatın içindeyken öğrenip uygulamaya geçiyor.

Çevresinde ki arkadaşları ve dostları da bunun ne haltlar karıştırdığını gayet iyi biliyor ama “altın kural” ı uygulayarak (!) “iyiymiş-dürüstmüş” gibi davranmaya devam ediyorlar. O da bunu hak-bayram zannederek iyi ve dürüst insan rolüne devam ediyor.

Örnekleri çoğaltmak ne kadar kolay değil mi?

Mustafa IŞIKSOY 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 14
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 1361
Kayıt tarihi
: 22.05.10
 
 

STK' larda, toplumsal konularda çaba içinde olmayı bir yurttaş sorumluluğu olarak görürüm. "Söyle..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster