Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Ekim '11

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
1070
 

Tezkere

Tezkere
 

AKP sıfır terör devraldı, uyguladığı politikalarla terörün yeniden azmasına sebep oldu. Terörle mücadele etmedi. Teröristlere taviz üstüne taviz verdi. Teröristleri şımarttı. 2002'de şu kadar şehit, 2003'te bu kadar şehit, 2004'ten bugüne bilmem ne kadar şehit ....

AKP'nin terör ve kürt sorunuyla mücadele politikası ile ilgili özellikle CHP kanadından öteden beri dinlediğimiz ve kısmen benim de paylaştığım eleştirilerin özeti yukarıdaki şekilde.

Benim ise değinmek, daha doğru ifadeyle hatırlatmak istediğim bir gerçek var. Basit ifadelerle anlatacağım.

Yıl 2003

Amerika şu veya bu sebeple Saddam'lı Irak'ın defterini dürmeye kesin olarak karar verdi.

Irak'ı çevreleyen ülke topraklarına ve karasularına yarım milyon asker ve yüzbinlerce ton askeri malzeme yığdı.

Kendi klasik batılı müttefikleriyle birlikte bölgede yer alan diğer Arap ülkelerinin desteğini aldı.

Yapılacak harekatın zaman ve insan maliyetini azaltmak için Kuzeyden açılacak bir cepheye ihtiyacı vardı.

Tabi olarak stratejik müttefiki ve aynı zamanda nato üyesi olan Türkiye'nin kapısını çaldı.

O dönemin Türkiye'si 20 yıla yakın süren bölücü terörle mücadelede nihai sona çok yaklaşmış, örgütün elebaşı kendisine teslm edilmiş, örgütün silahlı gücü ve operasyon kabiliyeti yok edilme noktasına getirilmişti. Devletin eli her yere uzanabiliyor, PKK'nın kamplarına istenildiği gibi girip çıkılıyor, barınma ve yerleşme imkanları sınırlandırılabiliyordu. Silahlı gücü izole edilen PKK'nın halk nezdindeki baskı ve psikolojik üstünlüğü de kırılmış ve devletin gücü kabul görmüştü. Geriye silah ve ölümün baskısından arınmış şekilde ülke içinde gerçekleştirilecek reformlarla halkın bir kesiminin demokratik taleplerinin tedricen karşılanması suretiyle örgütün asıl dayanak noktasının ortadan kaldırılarak iyice marjinalie edilmesi kalmıştı.

Türkiye böylesine tarihi bir dönemeçteyken ne oldu hatırlayalım.

Kısa bir süre önce siyasal islam geleneğinden kopup gelen yeni bir hareket süratle kurumlaşarak, belediyecilik hizmetlerinde kendini kanıtlamış karizmatik bir lider ve kadronun öncülüğünde krizlerden bunalmış halkın teveccühünü kazanmış, Türkiye'de tek başına iktidarı ele geçirmişti. Sözkonusu siyasi akıma karşı, islami referansından kaynaklanan şiddetli bir önyargının sonucu olarak zaman zaman aklın ve mantığın sınırlarını zorlayan ve çoklukla gerçekle ilgisi olmayan, dedikodudan öteye gitmeyen dezenformasyona dayanan bilgilerle kuvvetli bir muhalefet kampanyası başlatıldı. Bu kampanyanın hangi boyutlara ulaşmış olduğunun izlerine Ergenekon ve darbe tertibi gibi son dönemde süregelen çeşitli dava dosyalarının  kamuya açıklanan kısımlarında rastlayabiliyoruz.

Bunlar olup biterken, ABD'nin Irak'a kuzeyden gerçekleştirmeyi planladığı harekatın lojistik merkezi olarak kullanmak için "dost" ve "müttefik" Türkiye'den yaptığı talebe ilişkin hükümet tarafından hazırlanan tezkere TBMM'nin onayına sunuldu. Tezkere onaylansaydı ABD istediği desteği almış olacak ve Türkiye Kuzey Irak'taki operasyonel özgürlüğünü korumakla kalmayıp daha ileriye taşıyabilecek, Irak'ın kuzeyi PKK için sığınabileceği bir güvenli bölge olmaktan tamamen çıkacak ve Türkiye'nin PKK ile silahlı mücadelede eli daha da kuvvetlenecekti. Silahın psikolojik etkisinin ortadan kalkmasıyla Türkiye reformlarını daha süratli şekilde ve kendine güvenle yapabilecek, belki de şimdiye kadar Osmanlı'dan günümüze 200 küsur yıllık kahredici bir şiddet kısırdöngüsü nihai olarak hal yoluna konmuş olacaktı.

Peki ne oldu?

İç politikayla ilgili önceki bölümde bahsedlen gelişmelerin bir uzantısı olarak, hükümet tarafından getirilen tezkereye karşı CHP'nin öncülüğünde müthiş bir muhalefet savaşı başlatıldı. Kullanılan argümanlar normal şartlarda hiçbir Türk vatandaşının karşı çıkamayacağı; bağımsızlık, emperyalizme karşı durma, komşularla iyi geçinme gibi siyasi ve insani mesajlar içerdiği için pek çoklarının kafasını karıştırması gayet doğaldı. O dönemleri yaşayıp bu propagandadan etkilenmemek gerçekten zordu.

Sonuç olarak reel politik ve Türkiye'nin ebedi çıkarları tamamen bir kenara bırakılıp müthiş bir duygusallık fırtınası estirildi (ki aynı CHP Suriye meselesi gündemde iken hükümeti dış politikada duygusal davranmakla suçlamış, realist olmak gerektiğini söylemişti). Yoğun propagandadan bir kısım hükümet vekillerinin de etkilenmesi ile oya sunulan tezkere, kabul için gerekli çoğunluğu sağlanamayarak meclisten geçmedi.

Bu sırada Amerikan asker ve savaş malzemesi ile dolu gemiler Mersin açıklarında bekliyordu.

Benim gibi düşünenler o dönem ABD'ne karşı alınan bu tavrın sonuçlarının çok ağır olacağını öngörmüşler, bugün yaşanan terör dalgasının yaşanacağını o zamanlar harfi harfine dile getirmişlerdi, dile getirmiştik. Bu hareketin mutlaka bir bedelinin olacağını ve milletin alınan kararın bedelini ödemeye hazır olması gerektiğini belirtmiştik.

Nitekim, ABD uğradığı şokun bedelini ödetmemesi beklenemeyeceği gibi bir B planının da olmaması düşünülemezdi.

Yaşanan gelişmelere bakalım

ABD bölgede güvenilmez bir müttefik olduğunu kanıtlayan Türkiye'nin yerine derhal Kuzey Irak Kürt yönetimini ikame etti. Onları siyaseten ve askeri açıdan destekledi. Devletleşme yolunda kendilerine gerekli lojistik, siyasi ve ekonomik desteği vererek, onlara hepimizin bildiği gibi bugün hem merkezi Irak yönetimine hem de Türkiye'ye kafa tutacak gücü ve etkinliği sağladı. Böylece Türkiye'nin olmasını asla istemediği ve kuruluşundan beri politikasını buna göre şekillendirdiği bir şeyi kendi elleriyle teslim etmiş oldu, Irak'ın kuzeyinde bağımsız bir Kürt devleti.

ABD Irak'ı fiili olarak hakimiyeti altına alarak, fiilen siyasi komşumuz olarak Türkiye'nin serbest giriş çıkışlarını ve askeri manevralarını kısıtladı, izne tabi hale getirdi. Türkiye Kuzey Irak'taki PKK varlığına etkin müdahale imkanını kaybetti, tamamen pasif bir konuma itildi. Bu şartlarda yenilmiş, yokolmak üzere olan PKK Irak'ın içlerine çekilerek nefes aldı, yeniden yapılandı, yaralarını sardı, askeri açıdan güçlendi, buna paralel olarak siyasi etkinliğini artırdı. Yeterli güce ulaştığı anda da derhal Türkiye'ye saldırılarına yeniden başladı. Yani Türkiye asla olmasını istemeyeceği ikinci şeyi de elleriyle teslim etmiş oldu, küllerinden yeniden doğan, eskisinden daha güçlü bir PKK.

Önceki bölümde değindiğim gibi, güvenilmez, hatta müttefik olduğu bile şüheli oan Türkiye'ye dayanarak ortadoğu'da stratejik hesaplar yapamayacağını gören ABD, yeniden ve kuvvetli şekilde İsrail'i baş aktör olarak himayesine aldı. Böylece Ortadoğu'nun stratejik dengelerinde İsrail'in asimetrik ağırlığı korunmuş hatta güçlenmiş oldu.

Peki ne kazandık.

İlk olarak; emperyalizme ve islamın düşmanlarına karşı duruşumuzun ödülü olarak El Kaide bombalarını Levent'te ve Taksim'de kafamıza yedik, hatırlayın.

Diğer bir kazancımız 2004'ten bugüne toprağa verdiğimiz yüzlerce asker, sivil vatandaşımız.

Ne zaman ve nasıl sonlanacağı belli olmayan bir iç savaş.

Yanıbaşımızda bir bir kürt devleti.

Artık iyice güçlenmiş ve kendine güven duyan, siyaseten daha bilinçli ve örgütlü bir bölücü siyasi oluşum.

Kuvvetli bir müttefiki kaybetmiş olmak.

Komşularımızdan birinin darmadağın olmuş olmasının getirdiği kaos, istikrarsızlık.

Bitmek tükenmek bilmeyen kürt meselesinin siyasi ve sosyal hayatımızda, hukuk düzenimizde açtığı yaralar, gündelik yaşamımızda yarattığı sorunlar ve bir milletin topyekün travmatize olma hali.

Dünya üzerinde bir ülke daha gösterin ki bir hiç karşılığı bu kadar şeyini feda etmiş olsun.

Bir tane gösterin.

Bir tane.

Peki biz niye yaptık?

Onun cevabını CHP verecek.

CHP

Ben CHP'lilerin "AKP iktidara geldi, ölmüş terörü canlandırdı" mavralarını yemem, yiyene afiyet olsun demem.

Kıyamete kadar da CHP'ye hakkımı helal etmem.

F.D.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

..ama şunu da net ortaya koymalıyız topu devlete mi hükümete mi atıyorlar ..''hükümet olarak görüşmedik devlet olarak görüştük'' diye bir cümle kuruldu biliyorsunuz.. ozaman chp yi suçlayanlara bunu devlet yaptı hükümet yapmadı mı diyelim..ayrıca daha önce belirtmeyi unuttuğum bir ayrıntı var.tezkerenin geçmesini istemeyen ret oyu kullanan akp li milletvekilleri de vardı..saddamın elinde nükleer silahlar var düzmecesi sonraki abd yetkilileri tarafından da itiraf edildi.yoktu .ırakta onlarca ıraklı ölürken pek çok da abd li asker öldü..kime yaradı bu abd li petrol şirketlerine ve silah tüccarlarına. umarım ıraklı çocuklar türkiyelilere haklarını helal ederler.. bize okullarda Atatürkün sözlerini okuturlardır ..ama maalesef ne demek istediğini hiç kimse anlatmazdı ezberci eğitimde belki kendileri bile bilmezdi.''yurtta sulh dünya da sulh'' savaşsız bir dünyada barış dansları edileceği günlerin çok uzak bir rüya olmaması dileğimle selamlar...

Meltem Şahin 
 01.11.2011 17:57
Cevap :
1930'ların tek partili Türkiyesinde devletle hükümeti birbirinden ayırmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Ben devet olarak görüşüldü ifadesinin, devlet yapısı içerisinde hükümeti de içeren ve hatta hükümetin iradesiyle şekillenen ama hükümeti aşan, devletin tüm kurumlarının içinde bulunduğu daha geniş bir mutabakatı ifade ettiğine inanıyorum. Bu bir devlet refleksidir. Ben böyle anlıyorum. Yazımda bazı AKP vekillerinin de tezkerenin reddi yönünde oy kullandığnı belirtmiştim. Kitle imha silahı iddiasının ABD'nin müdahale bahanesi olduğunu zaten herkes kabul ediyor, buna kendileri de dahil. sorun şu ki ABD'nin kararlılığını hafife aldık. Haklı olup olmamalarıı neticeyi değiştirmiyor, dünyanın gerçekleri malesef mevcut duruma göre kendi yaşamsal çıkarlarımızı kollamak gereğini ortaya koyuyor ki her ulus bu şekilde davranır. Bizim davranışımızın ise akla izana sığan bir yanı yok. O zamanlar aklı selim insanlar çok yazdı, çok söyledi. Ne yazık ki kuru CHP propagandasına yenik düştü. Yazık  04.11.2011 2:49
 

sayın başbakanımıza, dersim isyanının bastırılışının bir katliam olmadığını,alevi kürtlerin soyunu yoketmek için bilinçli olarak yapılmış bir soykırm olmadığını .genç Türkiye cumhuriyeti devletine karşı başkaldıran, demiryollarını telgraf direklerini köprüleri yakıp yıkan askerleri öldüren ordaki halkın üzerindeki kontrülünü yitirmemek için isyan eden isyancılara karşı yapıldığını isyan bastırılırken arada kalan masum pek çok insanın da maalesef öldüğünü ...ama bütün bunların yeni kurulan türkiye cumhuriyetinin geleceğinin ve çıkarlarının korunması için yapılmak zorunda kalındığını da buradaki tekerenin geçmesi gerektiğini çok güzel izah ettiğiniz gibi izah etseniz.ne iyi olur.başbakanımız ,dersim isyanı chpnin tek parti iktidarı döneminde olduğu ve chpli iktidar tarafından bastırılma emri verildiği için chp yi sürekli katliamcı olarak lanse ediyor.dersimli analar ağlamasın da ıraklı analar ağlasın mıdır?

Meltem Şahin 
 31.10.2011 13:04
Cevap :
Dersim isyanının bastırılması tam bir katliamdır, başka bir kelimeyle izah etmek mümkün değildir. Armuta erik diyebilir miyiz. Desek ne değişir. Ama katliam olsa bile ben her olayı sonucuna göre değil, o sonucu ortaya çıkaran dinamiklere ve mutlak olarak içinde bulunulan dönemin koşullarına göre değerlendirmekten yanayım. Bu bakış açısıyla Dersim isyanının katliamla sonlandırılmış olmasını istenen değil ama beklenen bir sonuç olarak görüyorum. Silaha davranan her kim olursa olsun silahın getireceği neticelere hazır olması gerekir. Kendi insanının uğrayacağı akibeti önemsemeden silaha başvuran sorumsuz kabile reisleri felakete uğradıkları zaman bundan birinci derecede sorumlu olurlar. Ama moda olan malesef topu devlete atıp aradan sıyrılmaya çalışmak. Bu dandik malın alıcısı da yok değil. Saygılar sunarım.  31.10.2011 18:01
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 16
Toplam yorum
: 47
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 901
Kayıt tarihi
: 20.12.08
 
 

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunuyum. Finans ve vergi danışmanlığı alanında çalışıyo..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster