Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

mustafa kemal büyükmıhcı

http://blog.milliyet.com.tr/mihci47

24 Kasım '15

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
79
 

Tokana bölüm-3

Tokana bölüm-3
 

Gezegenler arası trafik hızlanıyor...


“Her kimseniz, benden de merhaba!"
 
Platformun, Konsülün onayladığı deneye hazırlanması beklenilen günü gerilerde bırakmıştı; Çiko, yeni ortamına alışmakta zorlanıyordu. Gezegenin gün döngüsünden ikisi de bihaberdi; Tako’nun kabinindeki ışıklar belki de bu döngüye göre ayarlanıyordu. Bu durum, Çiko’nun biyolojik ritmine uygun değildi; aydınlığın bir kısmında göz kapakları ağırlaşıyor, karanlığın bir bölümünde de onun düşük tonlu da olsa horultusuna katlanmak zorunda kalıyordu.
 
O günün aydınlığında yine mışıl mışıldı, tokanada eşiyle geçirdiği aşı bol nadir günlerden birini düşlüyordu, başını okşamakta olan bakıcıyı düşünde eşi olarak görüyordu. Ama uzun sürmedi; bakıcı başaramamışsa da platform zamanı geldiğini anlayan Tako’nun dürtüklemesi ile zar zor ayıldı. Tepesinde, “hadi! Uyan artık! Bizi bekliyorlar,” diyor; bir taraftan da biraz sonra yaşayacağı acıları aklından silmeye uğraşıyordu.
 
“Nooluyo Tako?”
 
“Bizi götürecekler. Çabuk, bu tüpten bir iki lokma çek! Yoksa dayanamazsın.”
 
“Dalmadan önce epey yemiştim, tokum.”
 
“Bu başka, ilaç ilaç!”
 
“O ne ki?”
 
“Tokanada hastalanınca bir şeyler vermiyorlar mıydı? Öyle bir şey diye düşün!”
 
Yine de anlamadı ama bakıcının kocaman suratına vuran sabırsızlığından korkmuştu; üstelemedi, keskin kokusunu hissetmemek için burnunu tıkayarak dediğini yaptı. Bakıcı, üçüncü lokmasına izin vermedi, ikisini de avuçlarına alıp hızla komşu laboratuardaki platforma yöneldi.
 
Platformun ortasında Tako’ya sarılmış titriyordu; etraftaki garip cihazlardan ve aralarında mekik dokuyanlardan ürkmüştü. Sadece yüz ve el formlarına aşinaydı; saçsız iri kafaları ile bakıcıya benziyorlardı ama bacakları çok uzundu, kolları ise her nasılsa lastik bibi uzayabiliyordu. Çok geçmeden platform hafiften dönmeye, üzerlerini renga renk ışık tayfları yalamaya başlamıştı ki aniden her şey başa döndü; platform durmuş, ışıklar kapanmıştı. Laboratuvara birisi dalmıştı; Çiko, söylenilenleri anlamayorsa da kızgın el hareketlerinden etrafı haşladığını hissedebiliyordu.
 
“Eminsiniz değil mi? Senatör bu kez affetmez, bilesiniz!”
 
“Simülatörde tüm olasılıkların defalarca üzerinden geçtik, emniyet bantlarını da geniş tuttuk. Kaygılanmayın efendim!”
 
İki eli kafasında bir süre düşündükten sonra, “hadi bakalım! Görelim!” dedi. Bu arada Çiko da Tako’nun tavsiyesi ile biraz önce yarıda bıraktığı uykuya dalmıştı. Her şey yeniden başladı, platformun hızlanan dönüşünden ve göz kamaştıran tayflardan Tako ile Çiko zor fark ediliyordu. Sisteme verilen enerji tepe noktasına erişince olanlar oldu; ışıklar normale döndü, yavaşlayarak duran platformun üzeri boşalmıştı. Göstergeler başarıldığına işaret ediyordu, ardından gelen sevinç çığlıkları çok geçmeden yerlerini şaşkın bakışlara terk etmişti…
 
Karşısında başı önde el pençe duran senatörün nutku tutulmuştu, iç çekerek “haber yine tatsız galiba,“  diye düşündü. Beklediği başarı, tebasının geleceğini kurtaracaktı; öfkesini yutmaya çalışarak rahatlatmak istedi:
 
“Anlıyorum, dilin varmıyor ama böyle karalar bağlamak da sana yakışmıyor… Sen de iyi bilirsin ki, olumsuzluklardan inançla ve azimle ders çıkarabildiğimiz sürece biz başarıyı değil başarı bizi kovalayacaktır.”
 
Bu sözler yüzüne biraz renk getirmişse de dilinin çözülmesine yetmemişti; deney sonucunun başarılı mı yoksa başarısız mı olduğunu tartamıyordu, paylaşmalıydı, suskunluğnu bozdu:
 
“Gidişleri değil de dönüşleri sevimsiz sürprizdi efendim.”
 
“Nasıl yani?”
 
“Tako ile birlikte dokusunu almak için ısırdığı insan döndü.”
 
Sevinci hayretini sarmalamıştı, içinden “neye niyet neye kısmet!” diyordu, nasılını sormayı aklının ucundan bile geçirmedi:
 
“Karşımda buna mı üzülüp dururdun? Bir parça beklemiştik, bütünü verildi, daha ne istersin?”
 
Anlamıştı, bütünün özünü inceleme fırsatı doğmuştu, derin bir nefes alıp kafasını doğrulttu ama sonrası da kaygılandırmaya başlamıştı: “Yüce Konsülüm! İşimiz bittiğinde geriye gönderebileceğimizden emin değilim.”
 
“Sırası geldiğinde onun da çaresi bulunur, takma kafana!  Haydi! Gidip davetsiz konuğumuzla tanışalım, sabırsızlanıyorum.”…
 
***
 
Evin sakinleri epeydir yoklardı; Asiye hanımın yiğeninin hayırlı töreninde şahitlik yapmak, bu vesileyle de akraba ziyareti için memlekete gitmişlerdi. 
 
Tokana ile kapısı açık unutulan mutfak arasında mekik dokuyup köşe bucak ümitsizce didikliyor, olmadık şeyleri kemirmeyi deniyordu. Yetişse bile kapağını kaldıramayacağı bir iki kap dışında ortalık tam takırdı. “Yaa hadi! Noolur, çıkıp gelin artık!” diye sızlanıyordu. Önüne bırakılanlar fazla dayanmamıştı, sokaktaki kardeşlerinin tokananın kırık camından zar zor uzatabildikleri de tükenmişti, iki gündür kursağı birkaç kırıntıya bile razıydı. Aklının bir yanı da eşindeydi, kayıplara karışmıştı, “olsaydı ne olacaktı ki, bu açlığı paylaşmaktan başka,” diye kuruyorsa da özlemini avutamıyordu… “Bir şu dağın arkası kaldı,” hesabıyla mutfaktaki bir kanepeye bir süre gözünü dikip durdu, mümkün değil diyordu ama dayanamadı, sanki içine doğmuşçasına tırmanıp çıktı, oradaydı işte, irice bir peksimet parçasıydı, nasıl unutulduğuna kafa yormadan kursağına indiriverdi. Ağır ağır iniyordu ki etrafını cızırtılı ışıklar sarmasıyla çığlık atıp yuvarlanması bir olmuştu. Hemen kalktı, yuvaya sinmek için seğirtti ama karşısındaydılar, eşi ve tanışmaktan haz duymadığı Tako idi, onlar da yol şaşkınıydılar, titreyip duruyorlardı.
 
“Nereden çıktınız siz böyle yaaa?”
 
“Korkma korkma! Buradayız işte. Öyle bir yere gidip geldik ki inanamazsın,” dedikten sonra Tako’ya dönerek “rüya değildi değil mi?” diye sordu.
 
O ise eşinin korku ve kızgınlık karışımı bakışlarından yine huzursuzlanmıştı, “bu sefer çabuk çekseler bari!” diye düşünüyordu. Çiko soruyu tekrarlayınca, önce sevimli tavrını takındı: “Gerçekti Çiko. Beğendin, değil mi?”
 
Eşine bakarak cevapladı:  “Aşları bir harikaydı ki inanamazsın!”
 
“Biraz getirseydin ya! Kıvranıp duruyorum burada, her yer tam takır, evde de kimse yok.”
 
O da meraklanmıştı, ikisinin birden evden ayrılması çok nadirdi: “Neredeler acaba?”
 
“Ne bilirim! Birkaç gündür gözüm yollarda. Temin, şu kanepede bulduğum peksimet parçası imdadıma yetişti ama kursağım hâlâ gurulduyor.”
 
“Sâkin ol! Hallederim şimdi,” diyerek tokanada eşinden sakladığı zulasına[1] doğru bir iki adım atmıştı ki gözlerine inanamadı, “basıyorum, basıyorum!” çığlıklarıyla ortalıkta dansa başlamıştı. Bir bacağındaki aksamadan eser kalmamıştı. Orada yediklerinden miydi yoksa marifet solucan deliğinde miydi? Kim bilir?
 
Çiko, eşinin haline acıyıp ilerisine aldırış etmeden zulasında ne varsa önlerine getirdi, yaşadıkları macerayı ona anlatmaya koyuldu. Tako, onların hapur hupurlarına baka kalmıştı, yolculuğun verdiği açlığa rağmen yine eli zor gidiyordu, iki lokmayı zar zor indirebildi…  Kallavi anahtarın tıkırtısı ile sokak kapısının gıcırtısı üçünü de zıplatmış, soluk soluğa yuvaya daldırmıştı. Çiko, sevincini kısarak eşine “bak! Gördün mü? Geldiler işte!” dedi. Tako ise kendinde değil gibiydi, dönüp yuvanın ağzına yaklaşmış, tokananın kapısını gözlüyordu…
 
Gece boyu kara trenin çalkantısını ve isini çekerek şehre yaklaştıklarında bir patlama sesiyle durup kalmışlardı; az ilerdeki raylar havaya uçurulmuştu.  Etrafı haraca kesen, düşmanların aldatmasıyla sınır boylarına asker ve malzeme ulaşımını inkıtaa uğratmak isteyen eşkiyalardan bir gurup trene dalmış, herkesi soyup sovana çevirmişti. Neyse ki onlara acımış, dokunmamışlardı; yanlarında, yol harçlığı birkaç kuruş ile birlikte akrabaların ikram ettiği erzaktan başka bir şey yoktu zaten. Sabahın köründe kalan yolu tabana kuvvet arşınlamışlar kan ter içinde kalmışlardı. “Hanım! Şükür gelebildik!” diyerek kallavi anahtarını kilide doğrultmuştu ki fark etti, kapı aralıktı.
 
“Tüh tüüh! Bey bak! Bize de girmişler.”
 
“Akacak kan damarda durmaz hanım. Neyimiz para eder ki?” dediyse de aklına, gitmeden tamamladığı kitap sayfaları geldi; belli etmedi ama içi cız etmişti. Girip etrafı kontrol edince her ikisi de bir oh çekti.
 
“Bey! Noolacak bu memleketin hâli?”
 
“Sabahı olmayan gece yoktur hanım!”
 
“İnşallah tez nasip olur! Ne diyeyim? Hadi! İki lokma bir şeyler atıştıralım; trende yol boyu ağzına lokma komadın, paylaştın, torbamızı yarıladın maşallah bey!”
 
“Hallerini sen de gördün hanım, hayra vesile olabildiysek şükürler olsun!”
 
Asiye hanım torbadakilerin bir kısmını mutfağa koymuş, kalanları tokanaya yerleştiriyordu, etrafı garip bir koku sarmıştı; bunun, Çiko’ya yol öncesi verilen ilacın kokusu olduğunu ve onun geğirtileri ile yayıldığını nereden bilsin di? Bir an önce dağılsın diye uzanıp, camının zaten bir kısmı kırık penceresini ardına kadar açtı. Sonra dönüp süzme yoğurtla köpüğü tepeleme bir ayran karıştırdı, akrabaların verdiği içli köfte ve pide ile siniye getirdi, bağdaş kurup karşısına geçti.
 
“Tokananın penceresini açtım bey, unutturma! Bir koku bürümüş, boğazımı yaktı.”
 
“Tamam hanım! Köfteyi de özlemişim doğrusu, leziz olmuş, yapanın ellerine sağlık!”
 
“Afiyet olsun!”
 
“… Çok gürüldemiye başladı hanım, sağnağın eli kulağında, koku çıkmıştır herhalde, gidip kapatayım.”
 
“Camdaki deliğin bezi de düşmüş, tekrar tıka bari!”
 
Eline irice bir dilim pide almayı ihmal etmemişti. Pencereyi örtüp deliğini de tıkadıkdan sonra yuvanın önüne geldi, bekledi, dilimi yuvaya uzatıyordu ki bir sıçrayışta elinin üzerine konmasıyla pideyi düşürmesi bir oldu. Tanımıştı, Tako idi, sevimliliğinden eser yoktu her nedense, fıldır fıldır bakıyordu, öbür avcuna aldı, pidenin yanına bırakmak istemişti ama dişlerinin acısını beyninin derinliklerinde hissetti. Işıklı tünelde onunla birlikte içi dışına çıkarcasına yuvarlandığını daha sonra anımsayacaktı…
 
 
 
  ***
 
Tako, yolculuğa alışkın olduğundan ondan önce ayılmış, dişlerini avcundan çekmiş, platformun ortasında başardım galiba dercesine etrafına bakınıyordu. Şaşkın bakışlar onlara kilitlenmişti, senatör ise donup kalmıştı, hesapta bu yoktu, etrafındakileri bir süre haşlayıp muhtemel nedenleri öğrendikten sonra haberi dört gözle bekeleyen konsüle rapor vermek için çıkmıştı… Ağzı kulaklarına varan konsülle birlikte döndüklerinde hâlâ baygındı, tüm vücudu taranmıştı ama müdaheleden de çekinilmişti. Konsül sabırsızlanıyordu,  kızgın tavırla “Neden uyandıramıyoruz?” çıkışı deney sorumlusunaydı:
 
“Anatomisi bize oldukça yabancı olmasına rağmen yaydığı sinyaller arasında tutarsızlık görünmüyor efendim, risk almak istemedik, biraz daha bekleyelim derim.”
 
Ayıltma yöntemlerini kendisi de biliyordu, düşündü, bu bir ilkti, başarırlarsa tebasının geleceği aydınlanacaktı, bir çuval inciri berbat etmek te vardı, içinden bir ses “az daha sabır!” diyordu.
 
Bu arada Tako onun alnını yalamaya koyulmuş, herkes pür dikkat kesilmişti. Çok geçmeden gözlerini araladı, başını etrafında gezdirdi, tekrar yumup açtı, bembeyaz garip giysili iri yeşil gözlü insan benzerleri başına üşüşmüşlerdi, konuşulanları anlamıyordu. Kısık sesle bir şeyler mırıldanmaya başlayınca konsül hemen atıldı, çevrimcinin devreye girmesini sağlattı… Çevrimcinin uyarısı fazla gecikmedi, deney sorumlusunun girdiği konumlama aralığında çözüm bulamamıştı; sözcükler, getirildiği koordinata ve zamanına uymuyordu. Senatörün direktifi ile bant genişletilmişse de durum değişmemişti. Konsülün de katıldığı tartışmaların ortamdaki stres katsayısını yükseltmeye yüz tuttuğu bir sırada yeni sözcükleri farklılaşmıştı. Doğrulup oturmuştu, Tako’ya “neden yaptın ki?” gibisinden bakarak avcundaki ısırığın hâlâ canını yaktığını hissediyor, bir taraftan da içinden “bir garip düş her halde, hayır ola inşallah!” diyordu. Çevirici, düşünceyi de okuyabildiğinden bu sözcükleri yakalamıştı, artık iletişim sürdürülebilirdi. Konsül, platforma toplananları hemen çekti, dostane bakışlarla kendisi yaklaştı:
 
“Hoş geldin! Korkma! Bizden sana zarar gelmez.”
 
Yüzünü Tako’dan konsüle çevirdi, sağ elini göğsüne bastırarak cevapladı: “Her kimseniz, benden de merhaba! Şerrin her türünden Rabbime sığınırım.”
 
Bu sözler konsül için deneyin ikinci sürpriziydi; gözlerini, hem doldurmuş hem de özünü güçlü gösterdiğinden dolayı parlatmıştı. “Artık bir taşla iki kuş vurabiliriz,” diye düşünüyordu. Önlerindeki, anatomileri ile birlikte özlerini de dönüştürmek için bahşedilmiş bir fırsattı. Kendisi dahil birkaç senatör, Dünya’daki elektromanyetik spektrum üzerinden paylaşılan bilgi yığınlarından öğrendikleri ile yaratılış gayesinin bilincine ermişler, çevrelerini aydınlatmaya başlamışlardı. Çığır açıcı bu gelişimi, solucan deliği araştırmaları sırasındaki derin uzay taramalarına borçluydular. Bu düşüncelerinden sıyrılıp yaklaştı, elini tutup kaldırdı, sendelediğini fark edince koluna yapıştı, senatöre de işaret ederek kendi ofisinde üçlü görüşme için platformu ve laboratuarı ağır adımlarla birlikte terk ettiler. Tako ise bakıcısının avcunda kabinine taşınırken anlamadığı bir suçluluk hissine kapılmıştı…  
 
 
 
 
[1]Zula: Argoda, bir şeylerin saklandığı gizli yer.
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 112
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 149
Kayıt tarihi
: 18.09.12
 
 

ODTÜ'lüyüm, makina yüksek mühendisiyim, vicdanı rahat bir memur emeklisiyim, iki çucuk babasıyım,..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster