Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Mayıs '17

 
Kategori
Kent Tarihi
Okunma Sayısı
721
 

Toplanın bakalım yamacıma, size Edirne'nin Bizans döneminden bahsedeceğim-Bölüm I

Toplanın bakalım yamacıma, size Edirne'nin Bizans döneminden bahsedeceğim-Bölüm I
 

2005 yılının sonbahar aylarıydı. Yüksek lisansın son ders dönemi. Bendenizi, tez konusu olarak ne seçeceğime dair derin bir sıkıntı sarmıştı. Bin türlü konu arasında gittim geldim. Kendimle her baş başa kaldığımda, yirmili yaşlarımın ilk yarısında olmama rağmen, aşk-meşk mevzuları yerine sürekli bu konuyu düşündüm. Tam umudu kesmek üzereydim ki tez konusu kendiliğinden ayağıma geldi. Edirne’de Makedonya Kulesi kurtarma kazılarında ele geçen Bizans dönemi küçük buluntuları çalışacak birini arayan kazı başkanı, yakın gelecekte tez danışmanım olacak hocamın vasıtasıyla bana ulaştı. Aslında başlangıçta bu buluntuları yakında çıkacak kitaplarında hocamın makale olarak yayınlamasını istiyorlardı. Onun vakti olmayınca bari tez konusu olarak sana verelim dediler. (Bu arada sene 2017 ve bildiğim kadarıyla kazı sonuçları ile ilgili o kapsamlı kitap hala hazırlık aşamasında maalesef. Ya da çıktı da kimse bana haber verme gereği duymadı diyeceğim de pek sanmıyorum, çıksa ben illa ki duyardım). Hani konu arayıp bulmazken, fırsat böyle ayağıma gelince buldumcuk oldum ve hemen kabul ettim. Edirne’yi, 2000 yazında İstanbul’dayken günübirlik bir gezi ile görmüştüm. Çok güzel, tarih kokan ve ferah bir şehir olarak hafızama kazınmıştı.  Yani sonuçta Trakya’ydı, Avrupa’ydı. Tez için daha önce düşünülen seçenekler İç Anadolu bozkırındaydı. O seçeneklerden sonra Edirne havası soluyacak olmak benim için büyük nimetti. Sonra lisans döneminde, bitirme tezi olarak Roma İmparatoru Hadrianus’u (M.S.117-138) çalışmıştım. İmparatorun hayatından, o uzun seyahatlerinden ve yaptığı işlerden çok etkilenmiştim. Eh, şimdi de onun kurduğu en önemli şehirlerden biri olan Hadrianopolis/Edirne çıkmıştı bahtıma… Kader benzer konuları dönüp dolaştırıp önüme getirdiğine göre elbet bu işte bir hayır vardı. İşte bu hisler ile yolum tekrar Edirne’ye düşmüş oldu. İyi de oldu, Edirne bana hayatımın en zorlu ama en güzel dönemlerinden birini yaşattı ve kenti hiç unutamadım.

Edirne, Osmanlı İmparatorluğu’nun ikinci başkenti olmasından dolayı hep bir Osmanlı kenti olarak anılır ve tanınır. Ben ise, çalıştığım konu itibariyle ve tabii biraz da bilinmeyene, geçmişin tozlu katmanlarına gömülü kalanlara takılmaya meyilli yapım nedeniyle (mesleki deformasyon) kentin bambaşka bir yönünü öğrendim. Turistik Edirne-Meriç-Selimiye üçgeninin çok ötesini tanıma şansım oldu. Bu kısmı elimden geldiğince sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Küt diye Bizans yıllarından olaya dalmamak ve daha anlaşılır olması adına öncesini de birkaç cümle ile özetleyeceğim. Anlatacağım dönemde kentin adı Hadrianopolis olduğu için metin içinde genelde bu ismi kullanacağım. Diğer coğrafi isimlerde, karışıklık yaratmaması adına, bugünkü isimlerini verip parantez içinde antik adlarını belirteceğim. Bizans imparatorlarının isimler oldukça uzun ve karışık, okunması zor maalesef, ama bu hususta yapabileceğim bir şey yok, artık ‘gülü seven dikenine katlanır’ diyeceğiz. Evet, şimdi başlığı tekrarlayalım, çünkü hazırsanız başlıyoruz: “Toplanın Bakalım Yamacıma, Size Edirne’nin Bizans Döneminden Bahsedeceğim”…

Osmanlı’ya başkentlik yapmış olması ve bu dönemin izlerinin kentte günümüz yapılarıyla hala iç içe yaşıyor olması Edirne’nin hep Osmanlı yönünün vurgulanmasına neden olmuştur. Aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa kıtasındaki ilk payitahtı olma özelliğine de sahip olan kentin varoluş tarihi ise aslında çok daha eskilere dayanır. Ancak, Osmanlı Dönemi yapıların önceki kalıntıları tabiri caizse ezip geçmesi, pek çok kalıntının da bizzat Osmanlı tarafından yıkılması ve arta kalan malzemenin yeni yapılarda devşirme malzeme olarak kullanılması kentin antik kimliğini baltalamıştır. Edirne’de yerleşimin yüzyıllar boyunca kentin belirli alanlarında yoğunlaşması da antik yapıların günümüze ulaşamayışının bir diğer nedenidir. Kentte ilk yerleşimin ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu tam olarak bilinmemektedir. Bu eski yerleşimin adı hakkında da tartışmalar vardır. Tarihçi Ammianus Marcellinus, bu Thrak kasabasının eski adını “Uscudama” olarak verirken, Niketas Khoniates, Gregoras Nikephoros gibi Bizanslı tarihçiler “Orestia” ya da “Orestias” olarak göstermektedir. Tarihçilerin arasındaki bu karşıtlığın nedeni bu bölgede birbirine çok yakın, fakat ayrı adlar taşımış birçok kasaba bulunmasından kaynaklanmıştır. Örneğin Uscudama Edirne’nin kuzeyinde yer alan ve günümüzde Bulgaristan sınırları içinde olan Üsküdar Köyü’nün bulunduğu yerde kurulmuş olan eski bir Thrak kentidir. Kaynakların büyük bir bölümü Orestia ya da Orestias adını kullandıkları için Edirne’nin bulunduğu yerdeki Thrak köyünün bu adı taşımış veya Yunalılar tarafından asıl Thrak adının değiştirilerek bu şekle sokulmuş olduğunu kabul etmek daha doğru olacaktır. Kentin kaderi Roma İmparatoru Hadrianus’un M.S. 123-124 yıllarındaki seyahatinden sonra değişir. Marguerite Yourcenar tarafından, büyük bir titizlikle binbir belge taranarak kaleme alınan ve bu satırların yazarı bendeniz tarafından hiçbir detayı kaçırmamak için beş duyuyu açık tutarak büyük dikkate okunan, “Hadrianus’un Anıları” adlı biyografik romanda, imparatorun ağzından kentin kuruluşu anlatılırken “Trakya’daki Hadrianopolis, barbar ülkelerin sınırında, Sarmat savaşlarının eski askerlerinin yerleşmiş olduğu, stratejik önemde tarımsal ve askeri bir ileri karakoldur, orada yerleşmiş eski askerlerin her birinin güçlerini, zayıf noktalarını, adını, kaç yıl askerlik yapmış olduklarını ve yaralarının nedenlerini bilirim” der. Uzun sözün kısası Hadrianopolis, imparator tarafından kurulmuş bir ‘castrum’, yani ‘kalekent’tir, bir ordugahtır. Tabii ordugah dediğiniz de kalesiz olmaz. Günümüze sadece tek bir burcu (Makedonya kulesi/saat kulesi) kalmış olan kale, imparatorun 123-124 yıllarındaki bu doğu seyahati sırasında yaptırılmıştır. Kalenin yaptırıldığı dönem ‘Pax Romana’ olarak adlandırılan Roma Barışı Dönemi’dir. İmparatorluğun uzun soluklu barış yıllarını ifade eden bu terim, aralarında kavga eden rakip liderlerin ve eyaletlerin, Roma yönetimi ve Roma hukuk sistemi altında, bazen de sert bir şekilde barıştırılmasından sonraki zorunlu sükût dönemidir. M.Ö.27 ile M.S. 180 yılları arasına tarihlenen, yaklaşık 206 yıllık bu evrede Roma İmparatorluğu, Germen kabileler ve Persler ile savaşmaya devam etmiş, bazı soylu aileler arasında siyasi huzursuzluklar çıkmıştır; ancak Roma’nın önceki ve sonraki kanlı iç-dış savaşlarıyla, istilalarıyla kıyaslandığında, imparatorluk topraklarında görece bir sakinlik ve huzur söz konusudur. Dolayısıyla barış döneminde imparatorun bu küçük kenti surlarla çevirmesi sadece dış tehdit ile açıklanacak bir durum değildir. Asıl amaç farklıdır: Hadrianopolis, bugün Sırbistan’ın başkenti olan Belgrad’tan (antik Singidunum) başlayıp İstanbul’da (Konstantinopolis) son bulan Via Militaris (Askeri Yol) üzerindeki duraklardan biridir. Bu yol üzerinden sefere giden Romalı askerlerin  güvenli bir şekilde konaklaması vb için de sağlam ve korunaklı bir Hadrianopolis Castrumu gereklidir.

Ancak ilerleyen zamanla birlikte kalenin varlığı, dış tehditler için de önemli bir koruma faktörü olmuştur. Balkan Yarımadası’nın güneydoğu köşesini teşkil eden Trakya yöresinde, Meriç (antik Hebros) Irmağı’nın sol kıyısı yakınında, Tunca (antik Tonzos) ve Arda (antik Ardeskos) Çayları’nın bu ırmağa kavuştuğu kesimde kurulmuş olan Hadrianopolis; bulunduğu konum itibariyle, tarih boyunca  başı dertten pek kurtulamayan bir şehirdir zira. Balkanlar oldukça dağlık bir bölgedir. Bölgede geniş bir alana yayılan Balkan dağ sırası Rodop dağ silsilesine katılarak Bulgaristan’ı Trakya’dan ayırır. Balkan ve Rodop dağ silsileleri hariç, diğer tüm önemli dağ sıraları kuzey- güney doğrultusunda uzanır ve bu özellik tarih boyunca Balkanlar’ı kuzeyden gelecek istilalara açık bir hale getirmiştir. Hunlar, Gotlar, Avarlar, Slavlar, Bulgarlar, Peçenekler ve Kumanlar gibi kuzeyden gelen istilacı kavimlerin varlığı da bu özellikle açıklanabilir. Sadece Normanlar ve 14. yüzyılda ortaya çıkan Osmanlılar kuzeyden gelmemiş, önce Anadolu’yu fethederek bölgeye ulaşmışlardır. Doğu- batı doğrultusunda uzanan en önemli dağ sırası Balkan Dağları’dır. Ancak bu dağ sırası da diğerleri kadar yüksek değildir ve bu nedenle de barbar akınları için yeterli bir engel oluşturamamıştır. Balkan Dağları’nda orduların geçebileceği pek çok geçit mevcuttur ve Bizans İmparatorluğu tarihi boyunca bu geçitleri savunarak kuzeyden gelen akınları durdurmaya çalışmıştır. Böyle bir coğrafyada bulunan Hadrianopolis’in de Pax Romana’nın bitiminden itibaren pek çok savaş ve istilaya sahne olması kaçınılmazdır.

3. yüzyıl tam bir kaos dönemidir. Balkanlar’ın büyük bir bölümü iç savaşlar ve istilalar nedeniyle yağmalanmış ve Roma İmparatorluğu bu bölgeyi çoğu zaman tam olarak kontrol altında tutamamıştır. Bu iç savaş döneminde, istilacı ve barbar bir Germen kavmi olan Gotların saldırıları da, 3. yüzyıldan 5. yüzyıla kadar uzanan uzun bir süre boyunca sürmüştür. Büyük Roma İmparatorluğu’nun doğu ve batı olarak ikiye ayrıldığı süreçte, imparator Konstantinos’un (324-337) eski Byzantion (İstanbul) kentinin olduğu yerde daha sonra ‘Konstantinopolis’ olarak adlandırılacak olan yeni bir başkent kurması Hadrianopolis için de önemli bir ayrıntıdır. Çünkü Batı Roma İmparatorluğu uzun ömürlü olamamıştır ve tarih sahnesinde, bizlerin Bizans olarak adlandırdığı Doğu Roma İmparatorluğu kalmıştır. İmparatorluğun merkezinin Roma’dan Konstantinopolis’e (İstanbul) taşınması da Balkan Yarımadası’nın, dolayısıyla da Hadrianopolis’in önemini arttırmıştır. (Burada dip not kabilinden bir parantez açalım; tarihte ‘Bizans İmparatorluğu’ adında bir imparatorluk aslında hiç var olmamıştır. Bizans kelimesi, Doğu Roma’yı, bölünmeden önceki Büyük Roma İmparatorluğu’yla karıştırmamak adına, ilk kez 16.yüzyılda Alman tarihçi Hieronymus Wolf tarafından kullanılmıştır. Terim, zamanla bilim dünyasında benimsenir ve Doğu Roma İmparatorluğu, merkezinin eski adı Byzantion’dan esinlenilerek türetilen bu isimle anılır olur. Yani bizim bugün Bizanslı dediklerimiz, yaşadıkları dönemde kendilerini ‘Romalı’ olarak tanımlıyordu).

Balkan Yarımadası’nın önemli bir kenti olan Hadrianopolis Roma İmparatorluğu’nun büyük sıkıntılar yaşadığı 4. yüzyılda önemli bir stratejik nokta olarak tarihe geçmiştir. Valerius Licinianus Licinius ile Konstantinus Magnus arasında 3 Temmuz 324’te Hadrianopolis yakınında cereyan eden ve Licinius’un mağlubiyetiyle sonuçlanan savaştan başka, İmparator Flavius Iulius Valens (364-378) zamanında 9 Ağustos 378’de yine kent yakınlarında Gotlar ile yapılan savaş da Hadrianopolis’in tarih boyunca karşılaşacağı tehlikeleri ortaya koyması bakımından önemlidir. Bölge, 5. yüzyıl boyunca önce Hun, sonra da Slav ve Bulgar akınları ile zarar görmüştür. Bu esnada Hadrianopolis kalesinin önemli bir rolü olamamış, etrafının tahrip ve yağma edilmesini, çok sayıda insanın esir alınmasını önleyememiştir. 6. yüzyılda Konstantinopolis’in devamlı olarak batıdan gelen akınların tehdidi altında bulunması Hadrianopolis’i de olumsuz etkilemiştir. 7. yüzyıl başında kent Bizans İmparatorluğu’nun Avarlar ve Slavlara karşı yaptığı savaşlarda üs olarak kullanılmıştır. Avar tehlikesi 7. yüzyıl sonlarında ortadan kalkmış, ancak kısa bir süre sonra Bulgar akınları başlamıştır. Bu karışık dönemde Hadrianopolis kalesinin durumu hakkında net bir bilgi yoktur, ancak bir süreliğine Bulgarlar’ın eline geçtiği anlaşılmaktadır. Çünkü Bizanslı vakanüvis Theophanes (758/60-817/18), 807 yılında Bizans imparatoru Nikephoros’un (802-811) Bulgarlara karşı bir sefer düzenleyerek Hadrianopolis’i aldığını, fakat aleyhinde bir ayaklanma hazırlandığını anlayarak başkente geri döndüğünü anlatmaktadır. Bulgar çarı Krum’un akınlarına devam ettiğini, 813 yılının sonbaharında uzun bir kuşatmadan sonra Hadrianopolis’i tekrar ele geçirerek kent nüfusunun önemli bir kısmını Tuna Nehri yakınındaki Bulgar bölgesine yerleştirdiğini de yine Theophanes nakleder. Bulgar çarı Krum’un 814’teki ani ölümünden sonra tahta geçen Omurtag (814-831) ise Bizans ile 30 yıllık bir barış antlaşması yapmış, bu anlaşmaya göre Hadrianopolis yine Bizans İmparatorluğu sınırları içinde yer almıştır. Ancak Hadrianopolis için Bulgar tehlikesi yüzyıllar boyunca devam etmiştir. Yapılan anlaşmaların ihlali ya da Bulgar çarının Bizans tahtını ele geçirme planları sonucu çıkan savaşlarda kent payına düşen belayı almaktan maalesef hiç kurtulamamıştır. Örneğin, 15 Ağustos 1003’te, Koimesis yortusunun kutlandığı gece Bulgar çarı Samuel, Hadrianopolis’e girerek kenti yağmalamış ve halkı kılıçtan geçirmiştir. Bunun üzerine Bizans İmparatoru II. Basileos Bulgarlar üzerine askeri bir sefer düzenleyerek 1014 yılında Samuel’in kuvvetlerini büyük bir bozguna uğratmıştır.

10.yüzyılda ise Hadrianopolis, I. Ioannes Tzimiskes (969-976) ile Rus Svjatoslav’ın savaşlarına sahne olmuştur; bu savaş sırasında silahlar ve askeri teçhizatlar Meriç Nehri üzerinden Hadrianopolis’e yollanmıştır. 11. Yüzyıldan itibaren de, Hadrianopolis için en büyük tehlike Peçeneklerden gelmeye başlamıştır. 1086 civarında imparatorluğun batı sınırı Hadrianopolis olarak belirlenmiştir; bu tarihten itibaren şehir Peçeneklere karşı düzenlenen seferlerin de hareket noktası olmuştur. 11.yüzyılda kent için tehlike oluşturan bir diğer topluluk ise Kumanlardır. Kent özellikle 1094/ 1095 yıllarından itibaren Kumanlarla yapılan savaşlarda askeri üs olarak kullanılmıştır.

Hadrianopolis bir taraftan dış akınlarla uğraşırken bir taraftan da Bizans İmparatorluğu’nun iç mücadelelerine sahne olmuştur. Örneğin, İmparator Konstantinos Monomakhos (1042-1055) zamanında gerçekleşen bir ayaklanma teşebbüsü Hadrianopolis’te oturan Leon Tornikos tarafından idare edilmiştir. 1047 yılında kentlilerin ve gözden düşmüş olarak burada yaşayan komutanların da yardımıyla güçlenerek ayaklanan asiler, Hadrianopolis’i harekatın merkezi yapmışlar, Tornikos’u imparator ilan ederek İstanbul’u kuşatmışlardır. Ancak Tornikos’un son anda cesaret edemeyerek vazgeçmesi üzerine şehir kurtulmuştur. İmparator VII. Mikhael Dukas (1071-1078) dönemindeki bir ayaklanmada da Hadrianopolis’in rolü büyüktür. Draç (antik Dyrrhakkion) dükü  Nikephoros Bryennos 1077 yılında kendisini imparator ilan ederek törenle Hadrianopolis’e girmiş, burada yaşayan Frankların da yardımını alarak Konstantinopolis’e bir ordu göndermiştir. Bu sırada Hadrianopolis’i kuşatma altında tutan Peçenekleri de hediye ve paralarla ikna ederek kentten uzaklaştırmıştır. Aynı dönemde Anadolu’da da Nikephoros Botaniates (1078-1081) kendisini imparator ilan ederek İstanbul surlarına dayanmıştır. Botaniates’in surları aşarak Konstantinopolis’e girmesi üzerine Bryennos’un yandaşları Hadrianopolis’e sığınmıştır. İmparator Mikhael’in komutanlarından Alexios Komnenos (1081-1118) bu isyan hareketini de bastırarak 1081’de Hadrianopolis’te kendisini imparator ilan etmiştir.

1096 yılından itibaren kent Haçlı Seferleri’nin de uğrak noktası olmuştur. Birinci Haçlı Seferi’nin Gautier-Sans-Avoir komutasındaki dalgası 1096 yazında Belgrad üzerinden Bizans topraklarına girmiş, Sofya ve Philippopolis’ten geçerek Hadrianopolis’e gelmiş, buradan da Konstantinopolis’e gitmiştir. Aynı seferin Pierre L’Ermite idaresindeki diğer dalgası ise Hadrianopolis’te 24-25 temmuz günlerinde dinlenmiş, burada Bizans elçileri ile görüşmüşlerdir. İkinci Haçlı Seferi sırasında (1145-1149) III. Konrad emrindeki Germen kuvvetleri ile Hadrianopolis’ten geçmiştir. III. Haçlı Seferi sırasında 22 Kasım 1189’da I. Friedrich Barbarossa komutasındaki haçlıların bir bölümü Hadrianopolis’e girmiş, ancak halkın çoğu kenti terk etmiş olduğu için bomboş bir kentle karşılaşmıştır. Haçlı ordusu 1190 yılının mart ayına kadar kalarak kışı burada geçirmiştir.

1204 yılında, başkent Konstantinopolis’in IV. Haçlı Seferi’ni idare eden batılı şövalyeler tarafından alınması Bizans İmparatorluğu tarihinde bir kesintiye neden olur. İmparatorluk parçalanır ve toprakları Venedik ile Haçlı Seferi’ne katılan liderler arasında paylaşılır. Konstantinopolis ve çevresinde ‘Latin İmparatorluğu’ kurulur. Bizans’tan arta kalan aristokratlar ise İznik (Nikaia) İmparatorluğu, Epiros Despotluğu, Trabzon Rum İmparatorluğu gibi ufak özerk devletler  kurar. (Yine dip not parantezi açalım: Bizans İmparatorluğu Ortodoks’tur, Haçlılar ya da Latinler ise Katolik… Ortodoksluğun o dönemki en önemli merkezlerinden biri olan Ayasofya Haçlılar tarafından yağmalanır, hatta bir rivayete göre kilisede dansöz bile oynatılır. Sonrasında bir Katolik katedrali haline getirilir. Bu aşağılayıcı davranış, kentin yağmalanışı ve sonrasında yaşanan esaret yılları iki mezhep arasındaki uçurumu derinleştirir. Uzun yıllar sonra, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u kuşattığında, batıdan yardım geleceği vaadi üzerine, Ortodoks Grandük Lukas Notaras’ın “Şehirde kardinal külahı görmektense Türk sarığını yeğlerim” sözünün bu acımasız geçmişin etkisiyle söylendiği bilinir). Hadrianopolis ise bu toprak paylaşımında Venediklilerin payına düşmüştür. Kentin özellikle 11. ve 12. yüzyıllardan itibaren Bizanslı ve Venedikli tüccarların uğrak yeri olduğunu ve giderek bir ticaret merkezi kimliğine büründüğünü düşünecek olursak, ticaret erbabı Venedikliler’in Hadrianopolis’i başkasına bırakması düşünülemezdi zaten. Şehrin bu dönemdeki akıbeti karmaşıktır, çünkü tabiri caizse elden ele gezmiştir. Örneğin, 1225’te Latinlerin egemenliğinden kurtularak İznik prensi III. Ioannes Dukas Vatatzes’in (1222- 1254) eline geçer. Ancak aynı yıl içinde Epiros Despotluğu’nun başındaki Theodoros Angelos (1224- 1230) tarafından fethedilmiştir. Theodoros’un, 1230 yılında  Meriç Nehri kıyısındaki  yenilgisinden sonra kent Bulgarların eline geçmiştir. 1255-1256 yıllarında ise İznik prensi Theodoros Laskaris’in (1254- 1258) Bulgarlara karşı düzenlediği seferlerde üs olarak kullanılmıştır.

Konstantinopolis’in 1261’de, İznik imparatoru VII. Mikhail Palaiologos tarafından ele geçirilmesinden ve Bizans İmparatorluğu’nun yeniden kurulmasından sonra, 1263 yılında kent yine Bizans-Bulgar sınırında yer almaktadır. 13. yüzyılda yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen önemli bir ticaret yolu üzerinde olan Hadrianopolis ticaret merkezi olma özelliğini sürdürmektedir. Kent özellikle kumaş ticareti merkezidir ve birçok Avrupalı tüccar burada yaşamaktadır.

1261-1453 yılları arası Bizans İmparatorluğu’nun da son evresidir. Bizans, tarihi boyunca Osmanlı İmparatorluğu gibi tek bir hanedan tarafından yönetilmemiştir. Justinianos Hanedanı, Heraklius Hanedanı, İsaurioslar, Makedon Hanedanı, Komnenoslar, Angeloslar gibi, dönem dönem değişen farklı aile ve soylar tarafından idare edilmiştir. Son evresinde ise Palaiologoslar Hanedanı tahttadır. Bu dönemde de Hadrianopolis yine bol atraksiyon yaşar. 1304 yılının sonbaharında, babası II. Andronikos tarafından ortak imparator ilan edilen IX. Mikhail Palaiologos, Bulgarlara karşı kullanılmak üzere Katalanları çağırarak Hadrianopolis civarına yerleştirir; ancak daha sonra Katalanlar imparatora karşı cephe alıp 1307 yılında Hadrianopolis’i kuşatarak kent ve çevresini yağmalamışlardır. Bu sırada Hadrianopolis sarayında bulunan IX. Mikhail’in ölüm döşeğinde olması da Katalanları cesaretlendirmiş olmalıdır. Katalanlar 1308’e kadar tüm Trakya’ya dehşet salmışlardır. Bizans’ın bu son yılları, uzun süreli taht kavgalarına da sahne olmuştur. Ve ne hikmetse, neredeyse her kendini imparator ilan edenin yolu Hadrianopolis’ten geçmiştir. Misal; Mikhael’in küçük oğlu ve II. Andronikos Palaiologos’un torunu III. Andronikos Palaiologos dedesine karşı isyan ederek (1328- 1341) 19 Nisan 1321’de Konstantinopolis’ten ayrılıp Hadrianopolis’e yerleşmiştir. İki Andronikos arasında uzun süren bir taht kavgası yaşanmıştır. II. Andronikos’un 1328’deki ölümüyle sonuçlanan kavganın sonucunda tahta III. Andronikos geçmiştir. Bütün Trakya’yı ele geçiren taze imparator, Bulgarlarla anlaşma yoluna gitmeyi tercih etmiş, bunun en iyi yolunun akrabalık kurmak olduğunu düşünerek kızlarından birini Bulgar çarının oğlu ile 1336 yılında görkemli bir düğünde evlendirmiştir. Düğünü nerede mi yapmıştır? Tabii ki Hadrianopolis’te :) Andronikos 1341’de öldüğünde devleti dokuz yaşındaki oğlu V. Ioannes Palaiologos’a (1341-1391) bırakmış, naip olarak da saraydaki yöneticilerden biri olan Ioannes Kantakuzenos’u (1347-1354) göstermiştir. Ancak, Kantakuzenos naiplikle yetinmeyip kendisini Dimetoka’da imparator ilan etmiştir. Başka bir kentin adını görüp hemen sevinmeyelim, çünkü asıl kavga yine Hadrianopolis’te patlak vermiştir. Kantakuzenos’un imparator olduğunu bildiren mektup Hadrianopolis’e ulaştığında, halk  genç imparator V. Ioannes Palaiologos’un tarafını tutarken soylular   Kantakuzenos’un yanında yer almıştır. Bu ayrılık sonucu Hadrianopolis’te büyük bir ayaklanma çıkmış, kentteki zenginlerin malları yağmalanmıştır. Ayaklanmanın kısa sürede bütün Trakya’ya yayıldığını gören Kantakuzenos Türklerden yardım istemek zorunda kalmış, Umur Bey ile ittifak yaparak ayaklanmayı bastırdıktan sonra, 1346’da Hadrianopolis’e girerek burada Kudüs başpiskoposu Lazaros’un elinden imparatorluk tacını giymiştir. Türklerin de yardımıyla 3 Şubat 1347’de İstanbul’a giren Kantakuzenos VI. Ioannes olarak bir kez daha imparator ilan edilmiş ve ufaklık V. Ioannes’in yanında on yıl süreyle devleti yönetmesini kabul etmiştir.  Aynı yıl oğlu Matthaios’a Hadrianopolis ve Dimetoka civarının yönetimini vermiştir. Matthaios 1352’de Palaiologoslar tarafından kuşatılmış, bu kuşatmadan ancak babası VI. Ioannes ve Türklerin yardımıyla kurtulabilmiştir.

1354 yılında Süleyman Bey’in Gelibolu kalesini alması ve Trakya’da akınlara başlaması Kantakuzenos’u zora sokmuştur. V. Ioannes’le de anlaşmayı başaramayınca tahttan vazgeçerek rahip olmuş, böylece imparatorluk V. Ioannes’in eline kalmıştır. Ancak, dönem Bizans İmparatorluğu’nun artık bitip okeye döndüğü dönemdir.  V. Ioannes’in de çöküntü halinde olan imparatorluğu kurtaramayacak durumda olması Trakya civarının Türkler tarafından fethini hızlandırmıştır. Hadrianopolis’in Türkler tarafından ne zaman ve hangi koşullar altında fethedildiği tam olarak saptanamamıştır. V. LAURENT’in 1939 yılında, Echos d’Orient adlı süreli yayında yayınladığı, kentin metropolit listeleri konuyla ilgili konuyla ilgili fikir verir niteliktedir. Bu listelerdeki son metropolit Polykarpos olarak gözüktüğüne göre, kent onun metropolitliği sırasında, olasılıkla 1369’da Türklerin eline geçmiş olmalıdır. Kent fethedildiğinde metropolit serbest kalınca Konstantinopolis’e iltica etmiştir. Daha sonra, Nikephoros Melissenos’un, orada Türkler ile anlaşma yolları bulmak amacıyla 1401’de piskopos olarak patrik tarafından Hadrianopolis’e tayin edildiği bilinmektedir. Ancak bu proje Melissenos’un ani ölümü ile daha başlangıç aşamasındayken aksamıştır. Artık Türk dönemini yaşamaya başlayan Hadrianopolis’te Bizans’la ilgili son olaylar ise son Mora despotu ile son Trabzon prensinin ülkeleri Osmanlı İmparatorluğu idaresine geçtikten sonra bir süre burada yaşamalarıdır. Son Trabzon prensi David ile çocukları 1461’de Hadrianopolis’e getirilmişler ve Uzun Hasan ile savaşmalarından dolayı idam edilmişlerdir. Son Mora despotu Demetrios ise ülkesi 1460’ta fethedildikten sonra bir süre Hadrianopolis’te yaşamış ve 1470 yılında burada ölmüştür.

Kent fethedildikten sonra hızla Türkleşmeye başlamış ve Bizans döneminin izleri de zamanla silinmiştir. 1373 yılında I. Murat (1362-1389) tarafından başkent olarak seçildikten sonra Osmanlı padişahlarının  ikametgahı olmuştur. II. Mehmet’in (1451-1481) İstanbul’un fethinin planlarını da Edirne’deki sarayında hazırladığı bilinmektedir. İstanbul’un 1453’teki fethinden sonra imparatorluğun yeni merkezi İstanbul olmuş; ancak Edirne bulunduğu konum nedeniyle önemini korumuştur.

Erdal Ceyhan bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Teşekkürler. Çok ilginç..

Erdal Ceyhan 
 05.05.2017 13:56
Cevap :
Ben teşekkür e derim Erdal bey...Yazının devamını da bugün yayınlayacağım.   05.05.2017 15:50
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 15
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 456
Kayıt tarihi
: 02.01.14
 
 

27 Kasım 1981 tarihinde Bursa'da dünyaya geldim. 1984 yılından beri Ankara'da yaşıyorum.1998 yılınd..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster