Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Aralık '11

     
    Kategori
    Felsefe
    Okunma Sayısı
    261
     

    Toprak kokulu düşler

    Toprak kokulu düşler
     

    Toprağa bir tohum düşerek başladı benim varoluş hikayem... Toprak ana o yüce kutsallığıyla ilk tohumun kendi rahminde kök salmasını ve yaşam bulmamı sağlarken bütün evrene hayat vereceğinden belki de habersizdi... Yavaş yavaş ilerliyordum yerin zeminine ve kendime nefes alabileceğim, köklerimi salabileceğim bir zemin arıyordum aniden önüme çıkan bir kayaya çarpmak üzereyken bir anda beni saran sıcak bir eli gördüm ve bir ses, o kayaya zarar vermeden kendimi ona sevgiyle işlemem gerektiğini söyledi. Bu ses yabancı değildi; sevecen, sevgi dolu ve barışçıl bir sesti. Kendimi var etmek istiyorsam, varolan dengeyi bozmadan, başka bir varlığın yaşam alanını sınırlamadan bunu gerçekleştirmem gerektiğini söyleyen bir sesti. Köklerim yavaş yavaş yer edinmişti ve ben artık kendi şeklimi alacağım evrene ulaşmanın o erişilmez tutkusuyla bir an önce başımı göğe değdirmek istiyordum. Toprak ana  köklerimi sağlamlaştırmadan, kendimi bulmadan varoluşumun bir anlam kazanmayacağını söylerken binlerce yıllık yangınların küllerini üzerinde taşımanın bilgeliğiyle ani çıkış yapmamın önünü kesti. Herşey bir döngü içerisinde işliyormuş, benim de hayat bulmamın da, hayat vermemin de bir zamanı varmış… Bana anlatılan her masalda bunu damarlarıma işlemem gerektiğini bilerek tek bir kelimesini kaçırmadan dinledim toprak ananın anlattığı bütün masalları. Bir gün dedi ki “artık kendin olmanın, başkalarına hayat vermenin zamanıdır, filizlenmeye başla ve yapraklarını aç yeni doğacak güne… Güneşi yakala ki varlığın ısıtsın heryeri, ölümün soğuk yüzünü yaşayan bütün canlılar seninle hayat bulsun ve sende yeni hayatların yeşereceği yer ol ol ki doğa ve yaşam döngüsü durmasın…

    Ve ben, rüzgarın esişiyle başlayan ritmin tınısıyla beraber  toprakla tutkulu bir dansa tutuşarak anlamlı çıkışımı gerçekleştirirken toprak ananın sancıdan delirircesine attığı çığlıklar bütün evreni inletmeye başladı. Öyle bir çığlıktı ki bu yer ve gök bir olmuş kulağını bu sese tıkamıştı. Bu çığlık bir tek bana ninni gibi geliyor ve şiddeti arttıkça benim çıkışım hızlanıyordu. Yüzüm güneşin ilk ışığını gördüğü gibi anladım yeryüzüne eriştiğimi ve güneşin ilk ışığı kanımın sıcak devinimini arttırmaya başladı. Göz kapaklarım ağır ağır açılırken bütün masalların resmini bir anda karşımda buldum. Ucu bucağı görünmeyen, içine girdiğinde kaybolacakmışsın hissini veren sonsuz bir orman, binlerce yıllık medeniyetlere kalkan olmuş dağlar ve binlerce türden oluşan canlılardan meydana gelen bir evren vardı önümde. Ben neresinde yer alacaktım bu evrenin, her işleyişin içinde doğal bir fonksiyonu olan bunca varlığın içerisinde benim yerim neresi olacaktı?  Bu sorular beynimde uçuşurken bir an içimi tarif edilmez bir korkunun kapladığını hissettim ve anlamlı bir yer edinmek için mücadele etmem gerektiği hissi bir güç tarafından içime işlendi. Toprak ana bir gün benimde başka yaşamlara gebe kalacak bir dünya taşıdığımı anlatırken kendi masalını anlatıyormuş meğer.” Sende can vereceksin ve öyle bir dünyan olacak ki bütün sancılara gebe bırakılacaksın” diyordu ve bunu söylerken bu acı süzgecinden geçirilmiş bilgisini öyle işlemişti ki bana yaşayacağım her yangında güneşin sıcaklığını, her ölüm soğukluğunda da ayın ışığını kendime işlememin bilincini nakış nakış işlemişti. Toprak ana, güneş, ay ve ben… Ben ki rahmimde yeni hayatları barındıran bir kutsallık abidesiydim. Toprağı işleyen, bütün insanlığı ve doğayı katıksız sevgimle ve saflığımla topraktan besleyen, güneşe her gün ellerimi açıp doğaya canlılık verişini kutsayan ve ayın ışığıyla gecelerin çekilmez iniltilerini dindirendim .Her ne kadar özüm ve kutsallığım zayıflıklarının arkasına iktidar gücüyle saklanmış olan maskeli yüzlerin tahribatına uğramışsa da ben yine özümü ve kutsallığımı yaşama tutkumu esir etmeyeceğim bu maskelere ve onların gölgesinde saklanmayacağım diyordum kendi kendime... Onlara öylesine işleyeceğim ki, yabancılaştıkları  doğayı ve kadını, kaybolmuşlukları bulmada onlarda bu dansa eşlik etmeleri gerektiğini kendi çıplaklıklarında görecekler... Güneşli günlerse umud ettiğimiz, insanı doğayla anlamlı kılan varolma mücadelemiz, ben en başat yerime, toprak anamın sesine kulak verecek onun masallarında düşlerimin yolculuğuna döneceğim. O düş ki işgal edilmiş toprağın, doğanın ve evrenin kalbinin attığı, birbirine yabancı olmayan nefeslerin birbirine karıştığı ve bütün derinlikli anlamlara mekan olan anların durağı…

    SEMRA ÇAĞLAR
     
     

    Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

     
    Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
    Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
    Toplam blog
    : 1
    Toplam yorum
    : 0
    Toplam mesaj
    : 0
    Ort. okunma sayısı
    : 261
    Kayıt tarihi
    : 01.12.11
     
     

    Bitlis'in Liirt (Kayalıbağ) köyünde doğdum. İlkokul ve lise öğrenimimi Antalya'da tamamladım. 90'..

     
     
    Yazarı paylaş
    • Tümünü göster