Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Kasım '09

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
469
 

Toprak'tan hayata

Toprak'tan hayata
 


Bir yere ait olma ihtiyacı, insanoğlunun, yaratılıştan gelen önemli bir duygusudur.

Yaşanılan çevrenin yurt edinilmesi, gelenek ve göreneklerin toplumsal hayat tarzıyla olan etkileşim ve ilişkisi, kamu düzeninin otorite ve hiyerarşik yapıya kavuşması; merkezinde toprak olan, önemli safhalardır. İnsanlığın süreduran medeniyet yolculuğunun kadim sahnesi, tarih ve istikbalinin arasındaki köprüdür, toprak… Bir devletin sahip olduğu stratejik ve jeopolitik önem, topraklarının dünya üzerindeki coğrafi konumuyla yakından ilgilidir. Bir ülke ve insanları için hayati değerdeki böyle bir avantajın, o oranda ciddi gelişmelere gebe ve zıt etkilenimli iki sonucu vardır. Ya, güçlü bir iktidar yönetimiyle sahip olunabilecek ekonomik ve siyasi kazanımlar, ya da güçlü devletlerin güdümüne rıza gösteren, toprak ve doğal zenginliklerine yeterince sahip çıkıp değerlendiremeyen aciz bir topluluk hüviyetini kabulleniş.

Toprağın, birbirine yapışma özelliği gösteren parçacıklardan oluştuğu ve bu yapışma kuvvetinin kolayca yok edilemediği, bilimsel bir gerçekliktir. Terkibinde, tamamen birleşmiş olan parçacıkların da bulunduğu, bunların birbirlerinden ayrılmalarının söz konusu bile olamadığı artık bilinen bir olgudur. İnsanların, birlik tesis edip millet payesine ulaşmasının ana etkeni; sahip olduğu bu anlamlı özellikleriyle ülke toprağıdır. Ona gösterilen bağlılıktan; bağımsızlık hasleti ve onur verici kahramanlık destanları hayat bulur. Vatanın emin kucağı, bayrak gölgelerinin sadık refakatçisidir, toprak.

Hayata sarılışın ne güzel ifadesidir, kök salmak deyimi. Ağacın meyvesine, nebatatın yeşiline, yaprakların ferahlandırıcı nefesine nasıl da lazımdır, aziz toprak. Her mevsimle başkalaşan, bazen coşku, renk ve berekete, bazen de sırlı sadeliklere bürünendir… Adımlarımızın her basışına yüksünmeden destek vermesindendir engellere olan direncimiz. Hayatın en özel ve vazgeçilmez mekânları olan evlerin, ticari ve sosyal kullanıma yönelik bina ve işyerlerinin inşasına imkân veren en önemli unsur, temellerin güvenle oturtulduğu sağlam bir zemindir.

Ayaklar altına serilmişliğin bile, tevazu erdemiyle yoğrulduğunda nasıl bir asalet kuşandığı, Hazreti Mevlana’nın bir hikmetli öğüdünde ne güzel anlam bulmuştur. Susuzluktan çatlasa, güneşten kavrulsa da, yüzü daim semaya, gönlü rahmete dönüktür. Sinesine düşen her damlayı; billur pınarlara, dupduru kaynak sularına dönüştürür. Müşfik bağrında, gökyüzüne kucak açan ağaçlar büyütür. Biçimde, güzellikte, yararlılıkta farklı yaratılmış bitkiler; renk, rayiha ve şifa iksirlerini topraktan alırlar. Uçma yetenekleri dolayısıyla özgürlüğüne gıpta edilen kuşlar bile, yorgun kanatlarını dinlendirip boş kursaklarını doldurabilecekleri bir yeryüzü parçasına her zaman muhtaçtırlar. Karıncadan köstebeğe nice canlı türünün sıcak yuvası, ısırgan otundan gülfidanlarına nice bitki türlerinin asla reddedilmeden boy atabildiği cömert bir hayat alanıdır… Denizler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, toprağın eteklerine yüz sürmek, okyanuslar ne kadar derin olurlarsa olsunlar üstünde dinleneceği bir sağlam zemini minnetle kucaklamak durumundadırlar.

Ama her zamanki sadeliği ve şikâyetsiz teslimiyet haline alıştığımız toprağın, fay hatları denilen öfke damarları da vardır. Çapalanıp sürüldükçe, kazılıp deşildikçe güzelleşen ve bereketli hasatların müjdesini taşıyan yüzeyi, şiddetli bir deprem anında derin çatlaklarla yarıldığında, karşılaşılan durum korku, dehşet ve yok oluşun eşiğine varmaktır. Çok katlı betonarme binaların kalın kolonları, ihtişamlı sarayların mermer sütunları bile yıkılışa direnemediğinde, insanlar, o çok muhtaç oldukları sıcak yuvalarına bile bir süreliğine şüpheli ve mesafeli durur. Ama öte yandan, yeryüzünde olagelen bu depremler; yeni petrol kuyuları, doğalgaz havzaları ve kömür yatakları gibi yeraltı zenginliklerinin oluşumuna da yol açmaktadırlar... Başka bir yönüyle toprak, güvenilir bir emanetçi olmak özelliğine sahiptir. Eski medeniyetlerin silinmeye yüz tutmuş izlerini süren arkeologlar, geçmiş zaman kavimlerinin sanat ve kültür miraslarını hâlâ topraktan çıkarıp, müzelerde sergilemektedirler. İnsanoğlunun zenginlik hayalleri, toprağın karanlık derinliklerinden çıkarılan değerli madenlerin ışıltısına muhtaçtır.

İnsanların negatif enerjileri tenlerden ancak toprağa akabilir. Simsiyah yağmur bulutlarının gökyüzünü yırtan ateşten kamçıları, öfkesini sadece toprakla dindirebilir. Hayatımızı kolaylaştıran elektrikli aletlerin sinsi ve ölümcül tehdidi, yine, tesisat topraklaması güvencesiyle denetim altına alınabilmektedir.

Nüfus yoğunluğunun giderek artması, düzensiz yapılaşmanın tümüyle önüne geçilememesi, büyük kentlerin önemli sorunlarındandır. İstanbul’da da kontrolsüz büyümenin olumsuz etkisi, toprak alanların hızla azalmasına neden olmaktadır. Hayatı kolaylaştırma adına asfaltlanan, betonla kaplanan yeryüzü parçaları nefes alamaz, suyun nüfuz edişine geçit veremez duruma gelmektedirler. Yürüyen bir yetişkin ya da koşan bir çocuğun düşüşünde yaşanan sonuç, toprağın müşfik yumuşaklığı değil, donmuş çimentonun yaralayıcı etkisi olmaktadır. Toprakla bütünleşemeyen, eriyerek o harika bileşime katışamayan hiçbir madde, bilim adamlarının ittifakıyla, insana ve çevreye zararlı kabul edilmektedir. Toprakla dost olamayan hiçbir nesne, insan ve diğer canlılarla da olamamıştır.

Gurbet olgusu, insanoğlunun duygusal yanını toprakla ilintilendiren önemli bir hayat gerçeğidir. Özünde kavuşma özlemi taşıyan sıla hasreti, vatanına vardığında toprağı öpen insanların coşkusunda daha bir görünür olmaktadır. Hissiyatın bu derece yoğun yaşandığı bir meselede, edebiyatın yer almaması düşünülemez. Veysel’in, toprak üstüne söylediği unutulmaz şiiri; elbette göz değil, gönül nazarı hazinelerinden mısralara armağan bir şükran ifadesidir. Toprak; sevdasına nail olmakla övünç duyulan diğer sevgililere nazaran, farklı ve değerli niteliklere sahiptir. Yeryüzündeki canlılara sadece veren, alma sözcüğünün anlamına yabancılığını sürdüren âlicenap bir tarafı vardır. Âşık Veysel, dost bildiği insanlardan gördüğü ihanet ve nankörlüğe karşın; bağlılığı, cömertliği hatta kusur gizleyiciliği toprakta bulduğunu söylemiştir. Toprağın esinlediği gizemleri sezebilen bir ruh haliyle; sadece hayattayken değil, ölümünden sonra da kendisini sahiplenecek dostuna şöyle seslenmiştir.

“Her kim olursa bu sırra mazhar

Dünyaya bırakır ölmez bir eser

Gün gelir Veysel’i bağrına basar

Benim sadık yârim kara topraktır”

Orhan Şaik Gökyay, “Bu Vatan Kimin” isimli şiirinde, ölümü hiçe sayan isimsiz kahramanların sıradağlar gibi geçit vermez duruşlarını dile getirmiştir. Toprağın kara bağrı, aziz şehitlerin kutlu bir vakarla girdikleri gül bahçesine benzetilmiştir.

Yunus Emre ise “Hor Bakma Toprağa” isimli şiirinde, bağrında saklamakla şereflendiği nice peygamber ve gönül sultanlarının varlığını hatırlatmaktadır.

“Hor bakma sen toprağa

Toprakta neler yatur

Kani bunca evliya

Yüz bin peygamber yatur”

Toprağın; çekilen acılar ve katlanılamayan hüzünlerin son bulacağı yer olarak arzulanışı, hasta günlerindeki Mehmet Akif’in mısralarında, duygu yüklü bir misale kavuşmuştur.

“ Çöz de artık ömrümün kördüğüm olmuş bağını

Bana çok görme ilâhî bir avuç toprağını “

Tükenmekte olan ömrün hatırlatıcısı kabirler, fanilik gerçeğinin en anlamlı nişanesidir. Sonsuzluğa uğurlanmış sevgili canların, dua ve hatıralara emanet edildiği bir sırlı menzildir. Cenazesine ulaşılamamış nice insanlar vardır ki, geride kalan yakınları bir kabir ziyareti tesellisinden bile yoksundurlar. Şairimiz Yahya Kemal, “Rintlerin Akşamı” şiirinde, bilinen bir yerde bulunmanın nimetini ve kabrine gelecek sevenlerini düşünmüş olmalı ki, bir vasiyet niteliğindeki şu mısraıyla seslenmiştir okurlarına:

“Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül ”

Ülkemizde, 1960’lardan başlayıp 1970’e değin etkinliğini sürdürebilmiş bir edebiyat akımı ortaya çıkmıştır. Hayatiyetini 1950 yılından sonra Köy Enstitülerinden yetişen yazarların yayımladıkları roman ve hikâyelerden alan bu hareket, yazın tarihimizde “Köy Edebiyatı” diye adlandırılan bir mecra oluşturmuştur. Gerçekçi bir anlayışla kaleme alınmış bu tarz roman ve hikâyelerde toprak; iktidar ve imtiyazın ana kaynağı olarak bütün etkinliğiyle öne çıkarılmıştır. Şehir hayatını tanımamış ve medeniyet nimetlerine oldukça uzak kalmış yoksul insanların yaşantılarını, köylerde geçen olaylar bağlamında anlatan bu yazarlar, sosyal, ekonomik ve politik düşüncelerini ideolojik bir pencereden gösterme yolunu seçmişlerdir. Dünyada hızını arttıran sanayileşme ve teknolojik ilerlemeden, ülkemiz de yararlanmaya başladığında, sosyolojilik yapımız bu durumun neden olduğu değişimlerin etkisinden uzak kalamamıştır. Köy insanlarının kentlere yönelimi önemli bir orana yükselince, revaçta olduğu dönemlere nazaran, “Köy Edebiyatı” gördüğü ilgiyi yitiren, üzerinde artık ürün verilmeyen atıl bir alana dönüşmüştür.

Toprağın adı anıldığı, varlığı düşünüldüğünde, akla hemen geliveren 3 kadim dostu vardır. Su, hava, ateş adlarıyla bilinir, birbirlerinden ve topraktan asla ayrı tutulamazlar. Ama ilginç bir gerçek şudur ki; bu üç önemli unsurun ikisi, toprağa karşı gizli bir kıskançlık, hatta düşman bir tavrın içindedirler… Sellerin akışındaki boz bulanıklık, sürüklenmeye direnemeyen toprakların boyun eğişi, çaresiz teslimiyetindendir. Havanın şiddetli rüzgârlara her kapı aralayışı, esip savuracağı topraklar için kötü bir haber niteliğindedir. Erozyon diye adlandırılan bir sinsi felaketin ana etkenleri bu dost görünen su ve rüzgâr ikilisidir.

Üçüncü sırada bahsine yer vereceğimiz gerçek dost; ateştir. Henüz hamur kıvamında ve özenle şekillendirilmiş bir halde olan seramik ve çömlekçilik gibi toprak sanatı ürünleri, dayanıklı ve kullanılabilir hale gelmelerini, ateşe borçludurlar. Toprakta yetişen sebzeler, yine topraktan yapılma çömlekte, en doğal lezzetiyle pişer. O nefis ve besleyici yemekler, porselen tabaklarda pürüzsüz bir estetik ve pırıltılı bir temizliğin kucağında sunulur. Duvarların ve zeminlerin en güzel süsleyicileri; renk, desen ve ışıltının harman olduğu çiniler, seramikler ve fayansların hepsi yine topraktan doğup, hayatımıza karışırlar.

Kuruyup çoraklaşmış bir toprağın çatlak yüzeyi, yaşlı bir insanın buruşmuş teniyle nasıl da yakın bir benzerlik taşır. Özellikleri itibariyle farklı renkleri olan toprak türleri, değişik insan ırklarının hatırlatıcısı gibidirler. O kadar bizden, o kadar bizimledir toprak…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 32
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 622
Kayıt tarihi
: 28.07.08
 
 

1952 yılı Şanlıurfa doğumluyum. Edebiyat ve Türk Sanat Müziği yapabildiğimce- uğraştığım sanat dalla..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster