Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Kasım '13

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
2148
 

Trier: Almanya'nın en eski Şehri

Trier: Almanya'nın en eski Şehri
 

Porta Nigra, Trier


Almanya’nın en eski şehri olan Trier, milattan önce 16 yılından bu yana kent yaşamına ev sahipliği yapmaktadır. İçinde bulunduğumuz yılın (2013) Ekim ayında güzel bir gün geçirdiğimiz bu güzel şehri sizlere tanıtmaya çalışacağım. Almanya haritasını incelediğinizde, ülkenin güneydoğusunda kuytu bir köşeye sıkışmış küçücük bir kent izlenimini veren bu şehir, küçük cirmine karşın barındırdığı birbirinden değerli tarihi yapılarla öne çıkmaktadır. Trier şehrini gezmek, şehrin otantik havasını hissetmek için ayıracağınız bir gün, ileride çok güzel hatıralarla birlikte anacağınız bir gün olacaktır.

Trier şehri konum olarak Lüksemburg’a çok yakındır; öyle ki, Lüksemburg ülke sınırı şehrin 10 km. uzağında, Lüksemburg şehri ise yalnızca 45 dakikalık bir tren yolculuğu uzağındadır. Yaklaşık 100,000 nüfusa sahip olan şehre Almanya’nın Köln ve Frankfurt şehirlerinde de kolayca ulaşılabilir. Ben ve eşim, Trier’e Lüksemburg üzerinden ulaştık. 20 Ekim 2013 tarihinde gerçekleştirdiğimiz Trier seyahatimiz için Lüksemburg tren garından kişi başı yaklaşık 10 € tutan “Tagesrückfahrkarte”, yani aynı gün içinde geçerli gidiş-dönüş bileti satın aldık. Lüksemburg tren garında, birkaç vagondan oluşan küçük ancak sevimli bir trene bindik. Günlerden Cumartesi olması nedeniyle, çok sayıda Lüksemburglu da Trier’i gezmek ve alışveriş yapmak için Trier’e gidiyorlardı ve biz trene bindiğimizde, çoktan trendeki yerlerini almışlardı. Tren tam saatinde kalktı, kısa bir süre sonra genç bir kondüktör biletlerimizi kontrol etti. Yolculuk sırasında trenimiz besili Lüksemburg ineklerinin yayım yayım yayıldığı yemyeşil ovalardan, şirin mi şirin köylerin yanı başından, derelerden, tepelerden geçerek Trier’e doğru yol aldı. Trende cam kenarına kurulmuş, gözlerimizin önünden aheste aheste akan bu güzelliklerden bir an için başımı çevirdiğimde, koridorun diğer tarafında cam kenarında oturan Çinli (belki de Japondur, bilemedim şimdi; hepsi birbirine benziyor ne yazık ki) bir genç kızın da, adeta “Dağlar Kızı Heidi” çizgi filmini izlerken kendinden geçmiş küçük bir kız gibi, çekik gözlerini fal taşı gibi açıp, manzarayı seyre daldığını fark ediyorum. Bir düre sonra bizim Çinli kız, sırt çantasından bir not defteri çıkarıyor ve gördüğü her şeyi bu deftere kaydediyor. Kızcağız deftere soldan sağa doğru yazarak ve çok muntazam bir yazıyla not tutuyor. Notları biraz şekil almaya başladığında, yazının hiyeroglifi andıran bir resim yazıya benzediği dikkatimi çekiyor. Bir yerlerde okumuştum zamanında: hiyeroglif gibi bir biçime sahip olan Çince’de resme benzeyen yazı karakterlerine “Hanzi” adı veriliyor. “Hanzi” denen bu karakterlerin her biri bir hece ya da kelimeyi temsil ediyor. Kızcağıza Çinli deyip geçmiyorum. Zavallı kızcağız bu kargacık burgacık yazıyı öğreneceğim derken kim bilir kaç defter eskitmiştir? Eee haliyle akıllı ve sabırlı biri olmalı… Bildiğim şu ki, bu Çinliler bu notları boş yere tutmuyorlar. Yarın öbür gün bu notlar sürükleyci bir romanda bir iki cümle, su gibi okunan bir kısa hikayede güzel bir paragraf olarak karşımıza çıkarsa hiç şaşırmayalım.

Trenimiz Lüksemburg tren garından ayrıldıktan yaklaşık 45 dakika sonra Trier tren istasyonuna varıyor. İstasyonun hemen çıkışında gördüğümüz Alleen-Center alışveriş merkezinin girişinde bulunan bir fast-food restoranında karnımızı doyurduktan sonra şehir merkezine doğru yürümeye koyuluyoruz. Theodor-Heuss-Allee caddesi boyunca şehir merkezine doğru ilerlerken, solumuzda bulunan parkta gördüğümüz insanlar bize “Almanya’da da fakir insanlar varmış,” dedirtiyor. Kısa bir yürüyüşten sonra şehir merkezine varıyoruz. Şehir merkezinde bizi şehrin en önemli tarihi eseri, hatta şehrin simgesi sayılabilecek olan Porta Nigra karşılıyor. Aslına bakarsanız şehri gezmeye başlamak için en ideal nokta Porta Nigra. Romalıların inşa ettikleri Porta Nigra, aslında geçmişi yaklaşık M.S. 180 yılına dayanan bir şehir kapısı. Latince “siyah kapı” anlamına gelen Porta Nigra günümüzde Alp Dağlarının kuzeyinde bulunan en büyük Roma şehir kapısıdır. Aynı zamanda Almanya’daki en eski savunma amaçlı yapı olan Porta Nigra’nın inşa edildiği dönemde Trier şehri surlarla çevrili bir şehir imiş. Porta Nigra, bronz testerelerle kesilmiş büyük taş blokları kullanılarak inşa edilmiştir. Bu büyük taş blokları harç kullanılmadan, demir kıskaçlar yardımıyla birbirine bağlanmıştır. Porta Nigra’nın hemen yanı başında bulunan turizm danışma bürosundan bir şehir haritası edinerek şehri gezmeye başlıyoruz.

Trier’de gezilmesi gereken yerleri görebilmek için kaşık şekline benzer bir güzergah takip etmeniz gerekiyor. Porta Nigra’yı kaşığın sapının uç noktası olarak düşünürsek, bu noktadan Simeonstrasse yönünde ilerleyerek yola çıkmanız gerekiyor. Caddenin adı neden Simeonstrasse acaba? Yunanlı keşiş Simeon M.S. 1028 yılında Porta Nigra’da inzivaya çekiliyor ve 1035 yılında ölümüne kadar 7 yıl süreyle Porta Nigra kapısında ikamet ediyor ve öldükten sonra buraya gömülüyor. Simeon öldükten sonra aziz ilan ediliyor. Neyse, Simeonstrasse’nin bitiminde şehrin ana meydanı olan Hauptmarkt’a ulaşıyorsunuz. Hauptmakt’ta kaşık şeklindeki güzergahımızın hazne kısmı başlıyor. Bu haznenin etrafından dolaşmak için sırasıyla Fleischstrasse, Nagelstrasse ve Brotstrasse caddeleri boyunca yürümeniz sizi yine Hauptmarkt’a geri getirecektir.

Biz yukarıda Simeonstrasse’nin ardından belirttiğim güzergahı takip ediyoruz. Havanın da güzel olması sebebiyle caddeler cıvıl cıvıl. Cadde üzerinde bulunan kafelerde boş masa bulmak neredeyse imkansız. Şehir turist kaynıyor, belli ki Trier şehri Almanlar için de bir cazibe merkezi. Simeonstrasse 54 adresinde bulunan Eiscafe Calchera (www.calchera.de) dışarıdan çok güzel görünüyor. Biraz ileride yan yana bulunan üç adet geleneksel Alman evi güzellikleriyle dikkat çekiyor. Şehir meydanında (Hauptmarkt) meyve-sebze, çiçek ve hediyelik eşya satan tezgahların etrafı ana baba günü. Meydanın bir köşesinde canlı müzik yapan bir grup sokak müzisyeni geleneksel Alman ezgileri çalıyorlar. Caddelerin her iki yanında çok şık dükkanlar var. Dükkanlardan birinin vitrininde bulunan o meşhur tek tüylü Alman fötr şapkaları gözüme ilişiyor. Bilmem Kemal Sunal’ın Postacı filminde Erdal Özyağcılar’ı hatırlar mısınız? Hani şu tek tüy fötr şapkalı Almancı tiplemesi desem? Şapkaların çoğunun markası Mayser. Mayser, geçmişi Leonhard  Mayser’in 1800 yılında Almanya’nın Ulm şehrinde açtığı şapka dükkanına kadar uzanan bir firma. Normal bir tek tüylü fötr şapkanın fiyat etiketinde 99 € yazıyor. Mutlaka “Ben öyle bir şapkaya değil 99 Euro, 5 kuruş bile vermem.” diyenleriniz olacaktır.

Şehri gezip, biraz alış veriş yaptıktan sonra bir kafede oturup biraz dinlenmek istiyoruz. Büyük caddeler üzerinde bulunan kafeler hıncahınç dolu. Biz yan sokaklardan birinde nezih bir restoran keşfediyoruz: Schlabbergass (www.schlabbergass-trier.de). Bu restoranda biraz zaman geçirdikten sonra Trier tren istasyonuna geri dönüyor ve Lüksemburg’a hareket etmek için bekleyen trene biniyoruz. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 42
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1020
Kayıt tarihi
: 13.11.12
 
 

1995 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi İngiliz Dili Eğitimi Bölümü'nde..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster