Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Haziran '09

 
Kategori
İstanbul
Okunma Sayısı
912
 

Tüm zamanların şehrine yine...

Tüm zamanların şehrine yine...
 

İstanbul bir modern zamanlar şehri. Modernliğe duyduğum özlem, hergün biraz daha yaklaştırıyor beni ona. Misafiri olduğum şu süreç içerisinde; gözümde kurduğu taht yetmiyormuş gibi gönlümde de taht kuruyor Modern İstanbul. Hem öyle ki, modernliğine olan hayranlığımla birlikte; o eski, tanıdık şehrime ne kadar da yabancı kaldığımı daha iyi anlıyorum şimdi. Ve ne yaman bir çelişki, her ne kadar misafir de olsa insanın; tanıdık bir şehirde kendini bütün bütün yabancı hissetmesi. Bir tarafta, şehrin yeni yüzünün büyüsü... Diğer tarafta, büyülendiğim bu yeni yüzde; bir türlü kabullenemediğim yabancılığımı gidermek adına o bildik, eski şehri aramak...

Perdeler çekiliyor üzerine şimdi , İstanbul' un !
Zaman tüllerinden yapılmış; incecik, dantel dantel perdeler ...
Savruldukça rüzgarda ,
Asitane' den efil efil dem gösteren perdeler...

Modern İstanbul' un baş döndürücülüğü içinde, şu yukarıdaki dizelere yaslanıyorum; dengemi bulmak için. Tutunmak için uzandığım satırlardan zamana yapışıyor parmaklarım.

Zaman... Modern şehirlerde zaman daha da bir hızlı mı akıyor, ne? Ne mümkün hızına yetişmek. Ve hızına yetişemediğimiz zamanların içinde; yüzleri yarına dönük bugünün mahallelerinde, sokaklarında, caddelerinde dünden izler aramak boşuna bir uğraş belki. Çünkü herşeyi ama herşeyi çağın gereklerine göre yaşıyor şehirler. Düne rest çeken ama çektiği bu resti unutmuşcasına, yarına bugünden izler bırakmak isteyen çağın gerekleri... Evet, unutmak dünü! Şehirlerin, bu hızlı devinim içinde; sadece ama sadece bugünü yaşaması normal elbette. Modern bir şehirde teknolojinin nimeti devasa akıllı binaların göğe yükselmesi normal. Eski gecekonduların bir bir yıkılarak yerlerine iskansız apartmanların dikilmesi normal. İleri teknolojik ürünlerle donatılmış okulların, hastanelerin, spor komplekslerinin, stadyumların, yolların..., yayalara geçit vermeyen araç trafiğinin şehrin her yanını sarması normal. İtfaiye, cankurtaran, polis araçlarının... siren seslerinin eşliğinde o sıkışık trafikte adım adım ilerlemek normal. Son derece lüks restoranlarda en lezzetli yemekleri yerken, en lüks kafelerde en lezzetli yabancı menşeli kahveleri yudumlarken... şehrin en güzel manzaralarını izlemek normal. İrili ufaklı alışveriş merkezlerinin her geçen gün çığ gibi büyümesi normal. Vapurların, otobüslerin, minibüslerin, trenlerin, taksilerin... her gün ama her gün dolup dolup boşalması normal. Meydanların, caddelerin, sokakların her mevsim ayrı ayrı çiçeklerle bezenmesi normal.

Şehirler kadar insanlar da çağın gereklerini yaşamaya mecbur. Ve bu mecburiyet içerisinde, insanın; sosyal, kültürel, teknolojik... devinimlerin hızına ayak uydurmaya çalışırken, farkında olmaksızın yaşadığı değişimler de normal. Zenginlikle yoksulluğun dip dibe yaşaması normal. Ayakları çıplak, yüzleri kirli küçücük çocukların trafiğin sıkışıklığında dilenmeleri normal. Kendilerine uzatılan o küçücük avuçları görünce, otomobillerin açık camlarının kapatılması normal. Toplu taşıma araçlarında sakatları, yaşlıları, çocukları gören sağlamların; oturdukları koltuklarında uyuyor pozisyonuna geçmesi normal. Başı kesilmiş cesetlerin çöp bidonlarından çıkması normal. Dünün aykırı ve aşırılıklarının bugün için olağan ve yerindeliğe dönüşmesi normal. Dün ahlak dışı olarak nitelenenlere bugün haklı gerekçeler bulunması normal. Bunlar gibi daha pek çok şey normal normal olmasına da yine de gün geliyor; bu normallikler başını döndürüyor insanın. Ve bu sarhoşluk içinde; hızla geçen zamana çarpıyoruz. Hem öyle ki, kalıveriyoruz birden zamanın ortasında. Hele hele o eski, bildik ama şimdilerde misafiri olduğum İstanbul' da; zamanla çarpışmak nasıl da yaralıyor beni. Kanayan yaramı bir nebze de olsun durdurmak için; o, hızına ayak uyduramadığım zamanı avuçlarımın arasına alıp durdurmak durdurmak istiyorum .

Çağın gereği modern bir tramvaya biniyorum Eminönü' nden. Bu modern tramvayın içinde; Sirkeci, Gülhane, Sultanahmet, Çemberlitaş, Beyazıt, Laleli güzergahından geçerken sanki duruyor zaman. Mehter marşları eşliğinde Sultanlar geçiyor önümden. Yine o durmuş zamanlarda Galata Kulesi' ne çıkıyorum. Hazerfan Ahmet Çelebi' nin kanatlarıyla süzülüyorum Boğaz' da. Kız Kulesi' ne iniyorum, yorulmuş kanatlarımı dinlendirmek için. Bir fincan kahve içiyorum Boğaz' a karşı. Biraz dinlenince Üsküdar' a geçiyorum. Bir yağmur yakalıyor beni Üsküdar' da. Tıpkı o meşhur katip gibi benim de eteklerim çamurlanıyor. Bulduğum mendile Hacıbekir lokumlarından dolduruyorum. Bir kayığa biniyorum Üsküdar' dan. Beşiktaş' ın önlerinde Barbaros Hayrettin Paşa' yı selamlıyorum. Az daha ileride bütün haşmetiyle Dolmabahçe beliriveriyor gözlerimin önünde. Sonra... Sonra Haliç' e doğru yol alıyorum. Eyüp' e, Hz. Ebu Eyyub El Ensari' ye, oradan da Piyer Loti' ye gidiyorum. Haliç' i seyrediyorum uzun uzun. Yeterince dinlenmiş kanatlarımla, Boğaz' a süzülüyorum büyük bir tutkuyla yine. Kuzguncuk, Beylerbeyi derken Çengelköy ' e geliyorum. Koca bir çınar ilişiyor gözüme Çengelköy' ün üzerinden geçerken. "Çınar altına kahvaltıya gidelim" diyen yeğenimin sözleri geliyor hatırıma birden. "Burası mı acaba" diye merak ediyorum. Alçalıyorum iyice. Tarihi Çınaraltı çay bahçesinde kahvaltı ederken buluyorum bizimkileri. Çengelköy börekçisinden alınmış börekler lezzetli görünüyor masada. Acıktığımı hissediyorum. Avuçlarımın arasına alıp durdurduğum zamanlardan sıyrılıyorum usulca. Kanatlarımı katlayıp cebime yerleştiriyorum kimseler görmeden. Boğaz' a bakan sandalyeme oturuyorum sessizce. Elindeki çay tepsisi ile masaların arasında dolaşan çaycıdan, küçük bir çay istiyorum. Börekler göründüğünden daha da leziz. Keskin bir yosun kokusu sarıyor etrafı. Gözlerimin önünde masmavi bir deniz, dantel gibi kıyılarda sıralanmış birbirinden güzel saraylar yalılar, kıyıya bağlı irili ufaklı tekneler, Boğaz' ın incisi bir köprü, parlak bir güneş... Bütün bu görsellik içinde çayımı yudumlarken düşünmeden de edemiyorum doğrusu. İster istemez bir soru takılıyor aklıma. "Mekana hapsolmuş zamanlar mı, yoksa zamanda yitip gitmiş mekanlar mı, hangisi daha gerçek?" diye. Gerçek, her ne kadar bu türlü sorularda izafi olsa da yine de karar veremiyorum hangisinin daha gerçek olduğuna.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 11
Toplam yorum
: 191
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1537
Kayıt tarihi
: 29.09.06
 
 

Yazmak bir tutku içimde. Kimi zaman öyle zor ki içimdekileri yazıya dökmek. Bir kelime, bir kelime d..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster