Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Kasım '07

 
Kategori
Kültürler
Okunma Sayısı
907
 

Tümevarım!

Tümevarım!
 

Matematiksel bir yaklaşım ya da formüle edilmiş teoremler üzerinden bir açılımla zihninizi bulandırmak niyetinde değilim...

Yaşadığımız ya da yaşatılmaya çalışılan hayatın bireyler üzerindeki bıraktığı izleri takip ederek nerede toplandığını tespit etme gayretindeyim...

Anlamak için çaba sarf ettiğim kavram > basitçe; aynı zaman diliminde, aynı/yakın özelliklere sahip canlıların, belirli bir olay ya da olaylar zincirinde verdiği ya da gözlemlerine dayanarak, sonrasında vereceği tepki ya da uygulama biçimindeki " Tıpa tıp " benzerliğin oluşması ve yaygınlaşması, hatta başka bir yerde de aynısının yaşandığı varsayımı ya da kesin tespitinin aktarımından ibaret...

Güncelden yola çıkarsak;

Ayşe türban takıyor, Ayşe'nin annesi'de türban takıyor, ablası türbanı baş örtü gibi biçimlendiriyor ama türban olarak adlandırmak mümkün, komşusunun kızı ve annesi'de türban takıyor, teyzesi ve halası da türban takıyor, oturdukları mahalle de türban takmayanlar, takanlara göre az oranda ve geriden gelen değişim süreci gösteriyor ki, onlarda bir süre sonra türban takacaklar..!

Kullandığım -yor ekinin şimdiki zaman vurgusunu netleştirdiğini varsayarsak, fiil ve özne gurubu da netleştiğine göre; Geldiğimiz nokta sonuçlar üzerinden konuşmak olduğu için, eğer bu bir " Tümevarım " durumuysa, nedenleri üzerinde kafa yormanın daha net tespite ulaştıracağına inanıyorum.

Örneklemede özne olarak kullandığımız Ayşe'yi gözlemlediğimizi varsayalım...

Yaşadığı alan içerisinde hemcinslerinin tamamına yakını bu davranış/yaşam halini sürdürürken, gördükleri saygı-sevgi-ilgi ya da huzur ve rahatlık ne derseniz deyin; "Hııım, demek ki benim de tercihim bu yönde olmalı " diyerek, gözleminden ve uygulamasını güncel hayatına aktarırken de kendinden son derece emindir.

Veya...

Karşı cinsinin bu davranış bütünü içerisinde olduğu takdirde ona/onlara sağladığı hayat tarzının işleyişini gözlemlediğinden; " Hııım, demek ki benim de tercihim bu yönde olmalı " diyerek doğruluğunu kabul etmiş, gözleminden ve uygulamasını güncel hayatına aktarırken de kendinden son derece emindir.

Veya...

Ama hemcinsinin ama karşı cinsinin, onun hayatını idame konusunda seçeneklerini belirlerken, aksi yönde tercihlerin, sosyal ve/veya ekonomik olarak planladığı hayatın idam (e) şeklinin yarattığı korku ya da endişe sebebiyle; " Hııım, güncel-çağdaş-modern-abartısız-marjinal olmayan, bireysel olarak kendimle barışık bir ruh halini karşılar nitelikte, özgün, beni yansıtan, öz kültürümden uzaklaşmadan, belirli bir çıkar dayatmasının yaklaşımını reddeder bir tavır/davranış biçimini benimsediğim takdirde, bu beni çıkmaz sokakta tek başına güvencesiz bırakacak " diyerek doğruluğunu kabul etmiş, gözleminden ve uygulamasını güncel hayatına aktarırken de kendinden son derece emindir.

Veya, veya, veya...

Nedenler kendi içerisinde o kadar çok alt başlığa sahip ki, kolaycılığın getirdiği yaklaşım sebebiyle, sonuç üzerinden hareketle, konu üzerinde oluşan/oluşmuş kesin (?) yargının yarattığı açmazı aşmak da gün geçtikçe zorlaşıyor...

Ayşe'ye sorduk, ben kendim isteyerek, kendi gözlem ve kararlarıma dayanarak, bu davranış ya da hayat tarzını seçtim, dedi...(Ne diyecek ti..?)

Bunu söylerken; Nedenini ya da neden altındaki alt başlıkları da yüksek sesle dile mi getirecekti, sonra da hayatını nedenler ya da alt başlıkların arasında yaşamak zorunda olduğundan; " Hıım ki ne hııım, hay çenem tutulaydı da etmeyeydim o lafları, ne yapacağım ben şimdi " diyerek, büyük bir çoğunluğun yoksun olduğu güven duygusunu hepten kaybedip, "Tıpa tıp" duruma "Tıpış tıpış" mı gidecekti...

...........................?

Sadece bu gözleme dayanarak ya da gözlemlediğimizden emin olduğumuz örneklemeye dayanarak başka mahalle-köy-kaza-kasaba-kent-şehir-büyük şehir-bölge-ulus hatta uluslar böyledir diyebilir misiniz?

............................?

Eğer diyebiliyor ve uygulamada da böyle ise; O zaman bu konuda büyük ölçekte bir " Tümevarım " söz konusudur...

Yani?

Sonuçlar üzerinden birbirine yabancılaşarak bir yere/yerlere varamıyorsak ki mümkün değil, nedenler üzerinden yola çıkarak, sorunları tek tek aşarak, ideal anlamda bir " Tümevarım " yakalamak mümkün müdür?

Mümkün mü?

Osmanlı imparatorluğunu yıkıma götüren en önemli etkenin; "Sonuç" üzerinden, "Neden" sorgulamasını yapmadan, günü kurtarmanın "Ehveni Şer" olmasından hareketle, almış olduğu kararların ve nihayetinde sonuçlarının sürüklediğini üç aşağı beş yukarı hepimiz biliyoruz...

Türkiye Cumhuriyetinin kurulması ve kurulmasının olmazsa olmazı, "Kurtuluş Savaşı", sonuçların nedenleri üzerinde yapılmış ince tahlil ve analiz üzerinden alınan kararlarla başarıya ulaşmıştır ki; Tüm dünyanın parmaklarını ısırmak bir yana, adeta yercesine kıskançlıkla seyrettiği bu başarı hikayesi, Türk Halkının "Tümevarım" anlamında, tüm dünyaya "Beşeri Bilimler" açısından ders olarak okutulması gereken bir durumdur...

O zaman olup da şimdi eksik olan ne..?

Güzel, sonuçlardan değil nedenlerden sohbet edebilir hale gelirsek, sonuçlar başkalarının istediği gibi değil bizlerin idealize ettiği gibi gerçekleşir, biraz az- biraz fazla ama bize ait olur...

Radikal birkaç örnek verelim..!

Adolf Hitler; Alman megola idealinin sapkın diktatörü ve yakın dünya tarihinde tekrarı kabus kabul edilebilecek mezalimin önderi. Hitler de " Tümevarım " > peşindeydi... Yöntemleri, sonuçları itibariyle tüm dünyada nefretle anılsa da durum bu. Nedenlerine baktığınızda ise içinden tek bir nedeni bile çekip almak yeterli olabiliyor...

Çelik..!

Bu kıymetli madenle "Araba, tencere, tava, bina, ......................." yapmak da mümkün, "Tank, top, zırhlı, tüfek, bomba, ............." yapmak da mümkün.

O dönemde bu çelik stokunun, ne amaçla, o yoğunlukta talep edildiğini satanlar bilmiyorlar mıydı..?

Nüfusunun ve hatta Avrupa’nın tamamına, 50 yıl her türlü "İnsani" sanayi ürünü karşılayacak ölçüde bir çelik alımını yaparken, satanlar > Hitler'in planladığının, Avrupa'yı insani sanayi ürünleri ile değil, "Harp/Şeytani" sanayi ürünleri ile deli divane ya da delik deşik edeceğini bilmiyorlar mıydı..?

Pek tabi ki biliyorlardı..!

Peki, ola ki Hitler bu megola idealini başarıya ulaştırsa idi; Bu günkü dünya otoriteleri, Hitler'den; Sapık/Sapkın bir diktatör diye mi, Alman Nasyonal Sosyalizminde "Tümevarım" başarısının mimarı diye mi, konuşuyor ya da takdir belirtiyor olurlardı..?

................?

Stalin; Hitler'den farklı olmasının sebebi, karşısından ateş eden olmak dışında bir açılım sunmuyorsa; Sovyet Rusya'sında uyguladığı iç politikalar sebebiyle farklı adlandırılsa da, sapkın diktatör, hastalıklı bir beklenti içerisindeki "Tümevarım" yaklaşımın sahibi değil miydi..?

................?

George W. Bush; Öncesindekiler ve örneklerin dönemi ve sonrasındaki gelişmelerde yer alan farklı aktörlerde dahil, farkı ne..?

Farkı; nedeni kendi yaratıyor, sonuçlarına katlanacaksınız diyor, her hangi siyasi-politik megola ideal peşinde değil, dünyadaki ekonomik düzenin hakimi olmak istiyor, yöntemlerinde iki seçenek öne sürüyor...

Bağımlık ya da Bombardımanlık..!

Bunu yaparken her ne kadar ortağı gibi görünse de aynı zamanda rakibi A.B. ile istediği seviyede dost, istediği seviyede düşman oluyor. Dostluğu paylaşırken, düşmanlığı onun paylaşmak istemediklerinde paylaşılacakları azaltarak yapıyor.

Rusya/B.D.T, Çin, Japonya zaten bağımlı... Ama sonuçta > "Düşman" yaratmak da bir sanat; Gerek Amerika gerek A.B. bu konuda geçmişin getirdiği birikim sebebiyle harika "Sanat" eserleri yaratmaya devam ediyor...

"Ayetullah Humeyni" "Usame Bin Laden" v.s..................................................

Tümevarım dedik, güncelden yola çıkarak Ayşe dedik, türban dedik, sonuçları ve nedenleri dedik, günceldeki gidişimiz Osmanlının sonuçlar üzerinden nedene bakmadan gidişine benzer halde, Kurtuluş Savaşı bunun arkasından geldi dedik, verdiğimiz diğer örneklerin nedenleri ve sonuçlarına baktığımızda, bizdeki tümevarımın temelden farklılığını da iyice netleştirmiş olduk.

Eksik olan ne demiştik ama..!

O zaman da " Uygarlık " yani satın alınabilen çağ araç-gereç v.s. üreten ya da satanı değil alanı idik, ancak; O zaman büyük bir çoğunlukta " Kültür ", " Milli şuur/ Hars " sahibi idik...

Şimdi?

Güncelden yola çıkarsak;

Ahmet, türban takmıyor, tesettür de takılmıyor, bu iki kavramı kabullenmeyen-uygulamayan-uygulatmayan ya da reddedene takılı kalıyor, takıntısını yakınında ya da uzağında uygulanan kılmak için, tarikata takılıyor/katılıyor, şeyhin-şıhın dediği hep aklının (?) bir köşesinde takılı kalıyor, aslında bu takıntısının temelinde Ayşe ile aynı nedenler mevcut iken, ilave nedenler, erkeğe has nedenler devreye giriyor, bir takıldı mı bırakmıyor, kurtulmak istese de takıntı peşini bırakmıyor, dedesini bırakmamıştı, babasını bırakmamıştı, amca-dayı-abi-kuzen-oturduğu yerdeki komşu hemcinsini, mahalledeki hemcinsini, köy-kent v.s............... bırakmamıştı, bırakmıyor, bu gidişle de bırakmayacak..!

Ayşe'de Ahmet'de nedenlerin sayısının çokluğu bir tarafa, hani biraz evvel bir neden üstünden yorumladığımız durum var ya, benzer bir yaklaşımla devam edelim...

Güven..!

Ayşe güven mekanizmasında "Ahmet" olgusu üstüne bir bina inşa etmiş; "Ahmet müteahhit, iyi kazanıyor, eksiğimiz yok Allah’a şükürler olsun, benim kocam/Kardeşim/Dayım/Babam/Amcam" diyerek toplum içindeki konumunu da net olarak ortaya koyuyor, bunu sadece Ayşe değil, Helga'da yapıyor, Maria'da yapıyor...

Yani bize has bir durum değil, Batıda da böyle; "Merhaba ben Maria, Borsacı Gomez'in eşi, selam, öylemi ben de Galerici Hans'ın eşi Helga" şeklinde devam eden bir süreç. Batıda da bizde takılan ya da takıntıların farklı modelleri oluşsa da içtihat aynı... Orda da Hans / Gomez kiliselere, tarikatlara, kapalı guruplara, konuşan bilgelere, üstün kişilere, keşişlere, rahiplere, v.s. takılıyor, kavramı reddedene takılıyor, takıntılı kalıyor...

Şöyle kabaca irdelediğinizde, Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık diye sıraladığınızda, Musevilik kendi içinde bir kapalı > kutu, Hıristiyanlık; katolikti, protestandı, ortodokstu, anglikandı, evangelikti derken kaç kümeden ve neden bu kadar bölündüğü anlaşılmaz bir halde iken, sonuçta hepsinin Hz.İsa'nın çarmıha gerilmiş haline takıntılı olmaları, bunu da kendilerince "Tümevarım" da sembol kabul ederek yol almaları ne kadar anlaşılır değil ise, Müslümanlıkta da "Akıl dini" olan İslamiyetin; Sünni, Alevi, Şafi, Kadiri, Nakşibendi, Şii, Süleymancı, Nurcu v.s. derken ve neden bu kadar bölündüğü anlaşılmaz bir halde iken, sonuçta türban-tesettüre takıntılı olmaları, bunu da kendilerince "Tümevarım" da sembol kabul ederek yol almaları bir o kadar anlaşılır değildir...

Yaşadığımız çağ, doğu-batı-güney-kuzey hepsi bir güven arayışı içerisinde...

Bu öyle bir hal aldı ki, insanlar asgaride yaşadıkları yakın tarihteki olaylar üzerinden yaptıkları çıkarım sebebiyle özgürlüklerinden, kişisel dünyalarından, hayatlarının şu andan sonraki halinin şartlarından, aslında istedikleri ile hiç örtüşmese de, içlerine yerleştirilmiş " Neye kime güveniyorsun " korkusu ile kabul ediyor yada kabule zorlanıyorlar, ya da doğrusunu söylemek gerekirse insanlar kolaylarına geldiği için bu yönde hareket ediyorlar...

Niçin "Kolaycılık" diyorsun..?

Çünkü; "Kurtuluş Savaşı" ve mirasını bu kadar çabuk tüketmenin başka türlü bir açıklaması olamaz..!

O dönemin insanlarının hayat şartları, kendinden sonraki nesiller için verdikleri mücadele, bağımsızlık konusundaki inançlı ve sebatkar çalışmaları, gayretlerinin verdiği meyveleri gururla seyrederken söylemekten de gurur duydukları marşları dillendirmeleri, bizlerin ise o dönemden de geriye gitmekteki acınası ısrarımız...

"Uygarlık" bizimle cephe savaşı yaparak kazanamayacağını bildiğinden;

"Biz sizin dostunuzuz, bakın sanayi-teknoloji-v.s., alın tüketin, üretmeyin, ham madde ve madenleri bize verin, karlı işletmelerinizi de bize verin biz işletir, size hizmet (?) ederiz, karşılığı mı, > dolar verir işi çözeriz"...

Şekli farklı ama başarılı bir biçimde içimize yerleşti, rehavet-atalet-kolaycılık ya kaybedersem > korkusu,

"Kültür" kavramını hepten geriletti,

" Milli şuur / Hars ", onların deyimi ile

"Gereksiz-anlamsız-yanlış-kafatasçılık-v.s" hale getirilip,

" Ilımlı İslam " benimseyin, kadınlarınızı köreltin > ki biz "Tümevarım" başarısı yakalayalım diye açık açık dile getirmeseler de, sürekli benimsenmesi yönünde her yolu denedikleri bir hal aldı...

Çünkü; Cumhuriyetin devamlılığını sağlayan en önemli güvence "Kültür" / "Birikim" / "Milli şuur / Hars" kavramları sürekli erozyona uğratıldı, 301. madde üstündeki ısrar bile bu sebeptendir ama kolaycılık görmemeyi/anlamamayı gerektirir olduğundan,

"İlgileniyor, bir çıkış noktası arıyoruz sayın batı, az müsaade" halini aldı, korkulan; eldeki cep telefonu, alttaki araba, cüzdandaki kredi kartı, bankadaki döviz tasarruf hesaplarının kaybı v.s. , yani uygarlık nimetleri olduğundan, kültür son elli yıldır artan bir erozyonla yıpratıldığından, uygarlığın kazanmasına ramak kaldı..!

Kişisel olarak güvenceyi "Uygarlık" da görebilirsiniz ama söz konusu Cumhuriyet olduğunda, "Kültür" hem kişisel güvenceniz hem de Cumhuriyetinizin güvencesidir.

Ne yapalım " UYGAR KÜLTÜRSÜZ " bir hayat kaçınılmaz olduysa..?

Bunun cevabı sizin içinizde saklı..!

Saygılarımla


*********************************************************************************************

Bu gün 10 Kasım, en derin yasım... Türk Ulusunu; Paramparça, yok kabul edildiği bir kara parçasında, Tüme vardıran o özel insana...

Bütünleştiren değer

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=56782

10 kasım yaklaşıyor...

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=57684

10 kasım yaklaşıyor, ikinci bölüm...

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=57840

********************************************************************************************

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Tümevarım ve tümdengelim felsefi düşüncenin çok önemli kavramlarıdır. Ancak gördüğüm kadarı ile "tümevarım" kavramını çok yanlış yorumluyorsunuz. Tümden kasıt bütünün görülüp ondan sonuçlar çıkartarak tekil içinde geçerli olan kurallar oluşturabilmektir. Ancak Ayşe'nin türbanına baktığınızda da türban konusunu bütünlüğü içinde görmek gerekir. 20 nci yüzyılın başında hemen hemen Türk kadınlarının tamamı kapalı giyinirdi. Bu gün ise kapalı giyinenlerin oranı % 60 lar civarında. Bu da kapalı giyinenlerin sayısının giderek azaldığını ortaya çıkarır. Oysa siz Ayşe örneğinde sadece Ayşenin etrafını göreceli bir şekilde değerlendirerek tersi bir sonuca varıyor ve türban takanların çoğaldığını iddia ediyorsunuz. Sizin iddianız Türkiye genelinde kapalı giyinenlerin sayısının azaldığı gerçeğine aykırı. Tümevarım yönteminden faydalanabilmenin ilk koşulu öncelikle bütünün gerçekliğini çarpıtmadan görebilmektir. Saygılar ve sevgiler.

Matilla 
 14.11.2007 12:19
Cevap :
Sayın Matilla, "Çarpıtma"değil, çarpıklığın seslendirilmesidir yazım. İnsan sosyolojik bir varlık olduğu kadar ekonomik tercihler/gereklilikler üzerinden, genelde de yakın çevresinin hareketlerini gözlem/taklit ederek yaşıyor ise; ilkeler yok sayılıyor, törpüleniyor, beklentiler gerçekleri gölgeliyorsa, "sayı"/"yüzde" istatistik için bir şey ifade edebilir."Açık-kapalı(?)" İran modelini bir incelemenizde fayda var! Ben tümevarıldı demedim! Tümevarım için seçilen, uygulanan, halende sürdürülen çirkin mücadelenin toplum içerisindeki mevcut halini betimledim. Yazımda bir de Ahmet var! Bakışınız; tümevarım olmuş mu, olmuş, nasıl olmuş, yani sonuç. Yazım, hedefe kitlenmiş bir yapıya hizmet edenler, nedenler ve beklentilerindeki"olası tümevarım"da, ara sonuçlar ve nedenleri aktarıyor. Nihai sonuç tarih yazanlara gerekir! Siz, uçurumdan atlayan bir koyun arkasından tüm koyunlar atladığında, "Evet hepsi atladı ve öldü" şeklinde bir yazı beklemişsiniz.. Yorumunuz için teşekkürler, Saygılarımla  14.11.2007 16:10
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 72
Toplam yorum
: 53
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 1652
Kayıt tarihi
: 09.08.07
 
 

"Beklentiler denizinde boğulmaktansa, gerçekler ve gerçekleşenler nehrinde yıkanarak arınmayı tercih..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster