Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Ocak '13

 
Kategori
Resim
Okunma Sayısı
636
 

Tuncay Takmaz resimleri

Tuncay Takmaz resimleri
 

Tuncay Takmaz Resimleri


TUNCAY TAKMAZ RESMİ VE RENKLİ FİGÜRLER KARNAVALI

DURMUŞ AKBULUT

Düz bir tuval. Rastgele serpiştirilmiş figürler. İnsanlar, balıklar, çiçekler, hayvanlar… Kimin neyle ve nasıl bir ilişki kurduğu meçhul. İnsan figürlerinde gözler ve ağız aşırı belirgin, hatta karikatürleştirilmiş. Kedi başlı insanlar ve insan bakışlı kediler her yerde… Doğuştan sakat erkek ve kadınlar… Şizofrenik jestler. İğne atılsa yere düşmeyecek bir kalabalık. Tuhaf bir müziğin ritmiyle her biri bağımsız jestler çizen figürlerden oluşma gerçek bir Ortaçağ karnavalı…

Baştan belirtmekte yarar var; Tuncay Takmaz’ın resimleri her zaman iki tür yoruma gebe: Aşırı yorum ve yorumsuzluk. Gerçekte, Takmaz’ın resimlerinde aşırı yorumu besleyen çok sayıda gösterge söz konusu. Daha ilk bakışta bunun “Art Brut” yani “ham sanat” ürünü bir resim olduğunu söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Basquiat’dan, Dubuffet’den, Chagall’dan, Gümrükçü Rousseau’dan hatta Hioronymus Bosch’tan bile izler bulmak mümkün. Figürlerin naif ve çocuksu görünümleri, resim tarihine ait skala içinde belli bir basamağa oturur kuşkusuz. Ancak, net bir tanım getirmek ve belli bir gruba dahil etmek çok güç. Esasen bir “outsider” resmi durur karşımızda: Klasik resim kurallarının hiçbirine uymayan, profesyonelliği reddetmiş ve hiçbir rekabet güdüsü taşımayan, pür bir resim anlayışı onunki. Ama bu tanıma göre baktığımızda, Takmaz’ın resminde, radikal bir çelişkiyi de görmezden gelmek olanaksız. Figürlerin yalın, çocuksu, pür ve ham görünümlerine karşın; bir araya geldiklerinde ortaya çıkan manzara gerçek anlamda bir kaosu yansıtır. Tam bir kafa karışıklığı. Ve sözcüğün gerçek anlamıyla bir “yığın.”

Ama bu hiçbir sorun yaratmaz. Zira kafa karışıklığının dışavurumu sanatın tüm dallarında ilginç sonuçlar doğurmuştur geçmişte. Dadacılar ve Art Brut sanatçıları, bu kafa karışıklığını, belki de hastalıklı denebilecek bu durumu, Lacanvari bir yöntemle plastik sanatlara armağan etmişlerdir. Sadece plastik sanatlar değil, edebiyat da aynı yöntemi izleyen ürünler vermiştir. Öyle ki, Dubuffet’nin 1948’de kurduğu Ham Sanat Topluluğu (Compagnie de l’Art Brut), André Breton gibi önemli bir yazarı barındırıyordu bünyesinde. Breton ve arkadaşlarının ortaya attıkları “otomatik yazı” hem Dadacılarla, hem gerçeküstücülerle, hem de primitif ya da “ham sanat” türünde eser veren ressam ve heykeltıraşlarla aynı safta yer alıyordu. Beyni hiç yormadan, akla gelen tüm sözcüklerin kağıda dökülmesi, “otomatik yazı”nın en vurucu yanıydı. Bunun, ömrü uzun olmasa da, sanat adına müthiş bir öneri olduğunu kabul etmek gerek.

Dubuffet ve devamcıları açısından bakarsak, işin hastalıklı yanı bambaşka bir gerçekliğe dayanıyordu. Dubuffet, Eiffel Kulesi’nde meteoroloji görevlisi olarak çalıştığı bir dönemde, bulutların şeklini değişik biçimlerde resmetmeye ve açıklamaya çalışan bir akıl hastasıyla tanışır. Akıl hastasının çizdiği mantık bağı olmayan karalamalar ve asimetrik görünümler, kuşkusuz, henüz gerçek şeklini almamış biçim ve suretlerin ilk hallerini yansıtıyordu. Tam anlamıyla gerçeküstücülerin ve dışavurumcuların yapmayı istedikleri şeydi bu aslında. İşte tam bu noktada, Max Ernest ve Paul Klee “deliliğin dışavurumu” teziyle, hamlığın ilkel görünümünü estetize ederek kendi yollarını çizerler. Gerçekte, Dubuffet ve dostlarının yaptığı şey, anlam yaratmaktan çok, anlamı yaratan nesneleri göstermekti; ya da, anlamın ne olduğunu değil, nasıl olduğunu göstermekti hedefleri.

Bu açıdan bakıldığında, Tuncay Takmaz’ın da yapmaya çalıştığı şey çok farklı değil. Onun resimlerinde anlam değil, anlamın oluşum sürecinin izlerini görürüz. Kağıda rastgele dökülüvermiş sözcüklerin oluşturabileceği metin, ya da öykü, Takmaz’ın tuval üzerinde oluşturabileceği plastik öykünün birebir aynısıdır. Bu durumda, Takmaz’ın resimlerine bakan herkes, daha ilk anda, gerisinde nasıl bir beynin yattığını düşünecektir. Karmaşık, nedensiz asi, öfkeli, bohem hatta yer yer hüzünlü bir beyin. Bu anlamda, Takmaz’ın tuvallerinde bazen Goya’nın Üç Mayıs tablosundaki, kollarını açmış beyazlı adam figürüne gözümüz takılırken, hemen çevresine yerleştirilmiş şişme kadın figürü, yaratabileceğimiz olası mantık bağını koparır. Bazen Hieronymus Bosch’un cehennemliklerini ya da zevkler bahçesindeki günahkarlarını andıran tuhaf görünümler dikkat çeker. Ama bu kez, Bosch’un aksine, tüm figürler birer kuklaya dönüşmüştür. Burada amaç, Bosch’la Tuncay Takmaz’ı karşılaştırmak gibi saf ve aşırı bir tutum değil elbette. Ama insan beyninin her dönemde öfke, korku ve karmaşa hallerinde üretebileceği çözümler ve bunların dışavurumu birçok insanı yan yana getirebilir. Afrika sanatındaki figürlerin tuhaflığı, şamanların maskeleriyle bir şekilde benzeşir. Mağara duvarlarında görülen bazen usta işi çizimlerle, gerçek bir akıl hastasının çizimleri çoğu noktada birleşir. Gerçekten de, ham sanat, tüm bunları içinde barındırabilen bir tür olarak çıkar karşımıza. Kendisi naif, kaba hatta çocuksu olsa da, göndermeleri ve bağlamı varoluşun en büyük sorularını sorar.

Tuncay Takmaz da, aslında, dönüştürülmüş figürlerin kolajıyla bir geleneği devam ettiriyor gibi durur. Ama bir farkla: gelenek, hamdan yeni bir hamlık yaratırken; Takmaz, gerçek biçimine kavuşmuş figürleri yeniden ilk hallerine dönüştürmeye çalaışır. Yapılan, belki de basit bir müdahale; ancak plastik sanatlar adına çekici bir fikir olduğunu kabul etmeliyiz. Üstelik hiçbir akademik sınırı ve kuralı yok. Daha da ileri gidelim: Hiçbir sınırı, kuralı hatta anlamı olmasa da yine de bir sınıra ve anlama sahip olabilmek müthiş bir durum. Ve de soyut resmin sınırlarını zorlayan bu durumu, seçilebilen figürlerle yaratmak, zaten tek başına resimsel bir dilin varlığına işaret eder. Takmaz’ın yarattığı resim dili de bundan öte bir şey olmasa gerek. Belli bir öykü anlatmadığı halde, onun resminde, fonetiğin yarattığı sessel anlam belli duygulara karşılık gelebilmekte. Buna bağlı olarak, Tuncay Takmaz’ın resimlerinde bulacağımız duygunun sessel karşılığı, Barok müziğin ahenginden çok, rock ya da metal müziğin kaotik sesi olacaktır. Belki de karnavalı andıran bir resme ve karmaşaya uyacak en iyi müzik.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Resimlerinizdeki renklerin muhteşemliği ve çocuk suratlı kedileri çok beğendim... Sanatınızdaki başarılarınızın artarak devamını dilerim...Sevgi ve saygılarımla...

Mukaddesçe Konuşan Satırlar 
 16.02.2013 14:06
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 80
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2857
Kayıt tarihi
: 13.01.13
 
 

Tuncay Takmaz 1975 yılında Şişli İstanbul’da doğdu. Bugüne kadar 27 kişisel sergi açtı, çok sayıd..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster