Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Şubat '11

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
24966
 

Turfanda mı yoksa turfa mı?

Yazarı: Mehmet Murat

Mehmet Murat Bey, Mizancı Murat (d. 1854, Dağıstan-ö. 1917, İstanbul), Türk politikacı, gazeteci, tarihçi ve yazar.

Tanzimat ve II. Meşrutiyet döneminin önemli bir fikir adamıdır. Adı, 1886 yılında yayımlamaya başladığı Mizan gazetesi ile özdeşleşmiştir. Hemen hemen tüm kaynaklarda, "Mizancı Murat" olarak anılır. Ülkede meşrutiyetin ilan edilmesi için mücadele verdi. Kısa bir süre liderliğini bile yapmış olmasına rağmen Jön Türklerle'le farklı düşüncelere sahip olduğundan meşrutiyet ilan edildikten sonra İttihat ve Terakki yönetimine muhalefet etti. Devletin resmi ideolojisinin Osmanlılık, kültürel ideolojisi ise İslam birliği olması gerektiğini savundu. Devrinde yetişen yeni nesle tarih bilinci aşılamada etkili oldu.

Özet:

Turfanda mı Yoksa Turfa mı, isimli roman 19.uncu yüzyılın siyasal panoramasını çizen, o dönemde kaleme alınan eserlere tepki olarak yazılmış bir eserdir.

Romanın başkahramanı Mansur, mala, mülke, paraya, büyük bir mevki ve saygınlığa, hatta yerliden yabancıdan bir çeşit uyruklara sahip köklü bir soydan gelmektedir. İbni Galipler denilen bu soy Araplaşmış Türk ve Osmanlı kökündendirler. Mansur'un dedesinin babası 17. yüzyılda Cezayir valisi Abdullah Paşa, emektarlarından Kütahyalı Ahmet Ağa’dır. Cezayir valisi Abdullah Paşa, Ahmet Ağa’yı hizmetini ödüllendirmek üzere güney sınır bölgesinde görevlendirmişti. O zamanlarda sürmekte olan Avrupa savaşları Cezayir ile haberleşme ve mektuplaşmayı zorlaştırdığı için, çocukken Macaristan'dan tutsak olarak gelip Müslüman olan Abdullah Paşa, böyle bir fırsattan yararlanarak, o zaman henüz kapanmamış olan zorbalık yoluna sapmıştı. Ahmet Ağa, o zaman efendisinden ayrılarak sözde devlet adına kendisine verilen bölgeleri kendi başına yönetmeye başlamıştı. Ahmet Ağa’ya 'zorba' dedikleri gibi çocuklarına da 'zorba oğulları' demişlerdi. Ancak bu addan hoşlanmadıkları için onu, 'galiboğlu' olarak değiştirmeyi başarmışlardı.

Mansur'un dedesi olan İbn-i Galib'in dört oğlu vardı. Fransız İstilası sırasında İbn-i Galib'in en büyük oğlu olan Ahmet el-Nasır elinden kaçırdığı beyliği geri almak tutkusuyla bir türlü ülkeden ayrılmak istememiş ve ilk yenilgisinin ertesinden başlayarak Fransızlara yaranma yoluna sapmıştı. İkinci oğlu olan ünlü bilginlerden Şeyh Salih el-Mağribi istilanın ilk zamanında Cezayir’den ayrılarak, ailesiyle birlikte halifeliğin merkezi olan İstanbul’a sığınmıştı. Üçüncü oğlu Mansur'un babası Ebu'l Mansur kendi girişimi ve çabasıyla toplanan ulusal güçlerin başına geçmiş ve saldırılarıyla Fransız tümenlerini birçok kez rahatsız etmişti. Bu gibi saldırının birinde Ebu'l Mansur şehit olduğu zaman, Mansur henüz üç yaşını doldurmamıştı. Başka kardeşi de yoktu. İbn-i Galib'in en küçük oğlu Mehmet el-Muzafferde Ebül-Mansur gibi şehit olmuştu. Onun soyundan da, Mansur’dan bir yıl sonra doğmuş Zehra adında bir kızdan başka kimse kalmamıştı.

Mansur ile Zehra da anneleriyle birlikte Ahmet el-Nasır'ın evine sığınmışlardı. Çünkü Fransızlar ülkelerindeki mallarına el koymuşlar, evlerini yakmışlardı. Buna karşılık, Ahmet el-Nasır'ın aracılığıyla kendilerine Fransız hazinesinden geçinmelerine fazlasıyla yeten maaşlar bağlanmıştı.

Ahmet el-Nasır, tek koruyucuları olduğunu söyleyerek onları evine aldığı gibi, maaşlarını da kendi maaşlarıyla birlikte alır ve harcardı.

Ahmet el-Nasır'ın konağına gelen giden çok olurdu. Özellikle Fransız subaylarıyla madamları eksik olmazdı. Ahmet el-nasır gelen gidenle görüşecek olan 3 çocuğuyla, onlardan ayrılmadığını göstermekten zevk duyduğu Mansur ile Zehra’yı şanına göre yetiştirmek gerektiğini düşünerek bir Arapça hocasından başka, bir matmazel ile bir mösyö daha tutmuştu. Böylece konağın bir köşesinde sanki beş kişilik bir okul sınıfı açılmış bulunuyordu.

O sırada Mansur, yedi; Zehra da altı yaşındaydı.

Ahmet el-Nasır'ın dokuz yaşında olan oğlu ile yedi ve altı yaşlarında bulunan iki kız yaratılıştan sevimli çocuklardı. Olmasalar bile ''Bey çocukları'' olmak dolayısıyla doğal olarak sevilecek, sayılacak, huysuzluklarına varıncaya değin her şeylerine katlanılacaktı.

Bunun için üç kişiden fazla olan bir çocuk topluluğunda yer etmesi doğal olan saldırı ve olaylara zavallı Zehra hedef olmuştu. Önceleri Mansur'u Sarakaya almak istemişlerdi. İlk bakışta ondan uygunu da yoktu. Fakat Mansur'dan gördükleri bir iki şiddetli karşılık, arkadaşlarının bu kanundaki heveslerinden bir eser bırakmamıştı.

Zehra hırçın ve yaramazdı. Üstünü başını iki saat olsun temiz görmek mümkün değildi. Sınıfta otururdu, ama aklı fikri tavuklarıyla kuzularındaydı. Dersi bittiğinde hemen kümese ve ağıra koşardı. Dönüşte, dolaşmasının izleri ellerinde, eteklerinde belli olduğu için öğretmen gelinceye kadar arkadaşlarının hep birlikte şiddetli saldırısına uğrardı. Kimi zaman gözlerinden akan yaşlara karşı koymak ve kendisini korumak zorunda kalırdı. Ama Arapça süren bu savaştan habersiz olan matmazel, gözyaşları gibi uygunsuzluk belirtilerini görünce karışmaya gerek görerek, Zehra'yı hemen sorguya çekmekte gecikmezdi. Zehra bir kere olsun bunun sebeplerini açıklayarak, kendisine saldıranların cezalandırılmasını beklememişti.

Zehra ders konusunda gittikçe açılarak, dille sataşmalarda şimdiye kadar tarafsız kalmış olan Mansur'u bile kızdırmaya başlamıştı.

Mansur küçüklüğünden beri biraz büyüklenmeye, bencilliğe eğilimli olduğunu göstermekteydi. Yaratılıştan yüreği pek merhametli, yumuşaksa da Çerkez dağlarında doğmuştu. İstanbul’da büyüyecek bir ailede büyümüş ve sonra Ebül Mansur gibi kahraman, gururlu bir yiğite eş olmuş olan annesinin üzerindeki etkisiyle, Mansur'un ahlakında bazı uygunsuzluklar görülüyordu. Çünkü annesi, Mansur'un yaşına ve konumuna bakmaksızın, babasının amcasından nefret etmiş olduğu, amcası kendilerini yanlarına almışsa, acıdığı için değil, bağlanan maaştan yararlanarak ve miras payını kendi üzerine geçirmek için aldığı, kendileri için İstanbul'daki amcaları Şeyh Salih Efendi'nin yanına gitmenin daha uygun olacağı gibi bir çok sözler söylerdi.

Bu sözlerin içinde doğru olanı da vardı, olmayanı da. Ama en doğrusu, annesinin alıştığı İstanbul'a her ne olursa olsun gitmek istediği noktasıydı.

Mansur'un annesi Türkçe'yi güzel konuşup okurdu. Bu nedenle Mansur, beşikten beri annesiyle Türkçe konuşarak, doğru Türkçe’yi öğrenmiş, altı yaşındayken yine o sayede Türkçe okumayı başarmıştı.

Mansur Zehra'yı birkaç kere savunmaya çalışmıştı ancak Zehra; ''Ben senin yardımına muhtaç değilim, sermayen varsa, kendini savunmak için saklayıver!'' diyerek engellemişti.

Öğrenimdeki başarısını, işittiği azarlamalara karşı zırh gibi kullanmaya karar veren Zehra, derslerde tam not almaya başlayınca ve hele sevmedikleri Mansur'un önemsiz bir yanlışını bahane eden eğiticiler tarafından Zehra sınıf başkanı olarak seçilince, Mansur'un büyüklenme duygusu ve ağırbaşlılık yanı coşmuştu. Zehra'nın sınıf başkanlığı süresi olan birinci ayda, Mansur bir gün olsun, akşamdan zihni öfkeli duygulardan uzak olarak rahat uyku uyuyamamıştı. Ertesi ayda aynı notları aldıklarından, Zehra yine sınıf başkanı olarak kalmıştı. Kısacası Mansur, sınıf başkanlığını elde edinceye kadar, az kaldı onu yiyecekti. Mansur, Zehra'nın çok üzerine gidiyordu. Zehra'nın artık dayanacak gücü kalmamıştı. Derse devam edemeyeceğini, önce annesine, sonra amcasına kesinlikle bildirmiş; nedenlerini söylememiş, ama gerek ricaların gerekse tehditlerin hiç etkisi görülememişti. Böylece üç yıl kadar birlikte okumuş olan çocuklar ayrılmışlardı.

Mansur henüz dokuz yaşına basmışken annesinden dolayı İstanbul'a ayrı bir sevgi duymuştu. Annesine birlikte İstanbul'a gitmeye hazır olduğunu söylemişti. Annesi epey bir süre Ahmet el-Nasır'a bu konuda ricalar etmişken, ondan bir yarar görmeyince kendisinin aldırılması için Şeyh Salih Efendi'ye mektup yazmıştı. Ne var ki mektubun sonucu görülmeden önce, sıtmadan ölerek Mansur'u büsbütün öksüz bırakmıştı. Annnesinin ölümünden daha önce Mansur, İstanbul'a göç etmek üzere küçücük zihninde kesin karara varmıştı. Hatta bir akşam amcasının sürekli konukları arasında kendisinin çok alışmış olduğu bir yüzbaşı, öğrenimindeki başarısını kutlayarak, öğrenimini Fransa üniversitelerinde tamamlayacak olursa adam olacağını söylediği sırada Mansur düşünmeksizin:

''Ben Fransa'yı istemem. Ben İstanbul'a gideceğim!'' demekten kendini alamamıştı. Yüzbaşı: ''O! Baksanıza! Şimdiden bu kadar bağnazlık ha! Gülerek, sen bu bağnazlıkla kalırsan, demek baban gibi sen de bir gün başımıza bela kesileceksin.''

Ahmed el-Nasır benzi atmış bir halde; ''Genç asker, siz de çocuğun sözüne mi önem veriyorsunuz? Bunlar hem annesi olan cahil Çerkez'in budalalığının etkisidir. Biraz büyüyüp, aklı başına gelirse, budalalıklara kafasında yer kalmayacağı kesindir.''

Mansur böyle bir topluluk içinde, annesinin aleyhinde söylenilen bu sözlerden dolayı öfkelenip, onu şiddetle savunmaya hazırlanırken, yüzbaşının yanıt vermede acele etmesi yüzünden buna meydan bulamamıştı.

Yüzbaşı; ''Ben önem verdiğimden değil, küçük beyefendi benim hoşuma gidiyor da, onun için konuşmaya dönmek istiyorum. Mansur’a dönerek oğlum, İstanbul’a değil, Amerika çayırlarına gidecek olsan, yine de kültürsüz bir iş göremezsin. Zamanımız bilgi ve kültür çağıdır. Kültürsüzler için kuru ekmek bile güç bulunacaktır. Sen bir kez öğrenimini tamamla, adam ol, o zaman dünyanın her bir kapısı senin için açık olur. İşte o zaman İstanbul'da da aç kalmazsın.''

Konuşma burada kesilmişti. Birkaç gün aynı subaya rastgelen Mansur doğruca gidip ''kaç yılda öğrenimini tamamlayabileceğini'' sormuştu. Yüzbaşı da iyice çalışması koşuluyla yedi yıl lise üç yıl da üniversite olmak üzere on yıl içinde tamamlayacağını söylemişti.

Mansur annesinin ölümünden sonra amcasının evinde duramaz olmuştu. Zihninde, öğrenim bahanesiyle Fransa'ya gitmeye ve orada ne zaman fırsat bulursa İstanbul'a göç etmeye karar vererek, Fransa okullarına gitmek için yüzbaşı aracılığıyla amcasından izin istemişti. Amcasıyla derste kendi çocuklarını geçmiş olmasından sıkıntılı olduğu için pek de karşı çıkmamıştı.

Mansur Yüzbaşı'nın uygun görmesiyle devlet okuluna girmeden önce Marsilya'da bulunan tanınmış özel bir pansiyona verilmişti. Mansur bu pansiyonda altı yıl kalarak, kendisine adam sırasına koyacak bir kültür kılığına bürünmüştü. İstanbul'a kaçmak için fırsat gözeten Mansur, öğreniminde ilerledikçe kültürün değerini anlayarak öğrenimini tamamlamaya karar vermişti. Pek çok çalışıyordu, ama asıl görevi olan okul derslerine günde iki saatten çok zaman ayırmıyordu. Yaşı ilerledikçe kitap okumaya meraklı sonsuzcasına artmıştı.

Amcasından her ay gelmekte olan on Napolyon altınını hemen kitap satın almaya veriyordu. Başka bir merakı, başka bir eğlencesi yoktu. Yalnız gazete okumaya merakı pek şiddetliyse de, pansiyona gazetenin sokulması yasak olduğu için vakit bulamıyordu. Pazar günü gezmek için verilen altı saatlik izin süresinin tamamını kahvede gazete okumakla geçirirdi. Kahveci Mansur’u tanıdığından, bir haftalık gazeteleri istemeden önüne koyardı. Hatta Mansur'un parasıyla bir ara abone olmadığı bir gazeteye abone olmuştu. Mansur, bunları okuyor. Memalik-i Şahane ile diğer İslam ülkelerinden söz eden yazıları çok dikkatle yeniden gözden geçiriyordu. Kimi zaman parasını verip gazetelerden birini, ikisini alıyor ve kendince gerekli olan yazıların bulunduğu sütunları kesip cebine saklıyordu. Geceleri herkes yattıktan sonra, Mansur kesilmiş yazıları sandığından çıkarıp yeniden gözden geçirir, kimi zaman düşüncelerini sayfa kenarına not ederdi. Mansur uzun süre pansiyonun müdür ve yardımcılarıyla fazlasıyla hoş geçinerek, kendisini sevdirmişti. Önce bir mum sorunu, müdür ile arasında soğukluk doğmasına yol açmıştı. Müslümanlığına, Bey oğlu oluşuna saygı duyularak kendisine ayrı bir oda verilmişti. Okumaya dalan Mansur kimi zaman sabaha kadar yatağına girmezdi. Arkadaşlarının odalarından mumlar hemen hemen bütün olarak çıktığı halde, Mansur'un mumları nerdeyse bitmiş olurdu. Okul müdürü bundan hoşlanmayıp, okulun disiplini bahanesiyle erkenden yatmak gereğini öne sürmüştü. Mansur abdest, namaz, ders çalışma gibi uğraşlarını dile getirerek özrünü belirtmişti. Müdür buna inanmadığından, mumları kendi parasıyla alacağına ve buna izin verilmezse okuldan çıkmak zorunda kalacağını bildiren Mansur, gece okumalarını sürdürmeyi başarmıştı.

İkinci olay ise bir gün okulun bahçesinde otururken, yanından düzeni sağlayan görevli geçmişti. Müdür, müdür yardımcısı, görevli önlerinden geçerken çocuklar ayağa kalkmak zorundaydılar. Mansur kalkmamıştı; kalkmaması, kurala uymak istememesinden değildi. Mansur, düşünceye daldığı zaman gözü bakar ama görmez, kulağı da kolayca duymaz olurdu. Hatta kimi arkadaşları öyle zamanlarda ''Mansur, Mansur'' diye önce yavaşça, sonra hızlı hızlı seslenirler, gülerler de, yine Mansur'un haberi olmazdı. Yalnız vücuduna bir şey dokunursa sanki uykudan uyanıyormuş gibi birden kendisini toplardı. Görevlinin önünden geçmesi böyle bir dakika ya rast gelmişti. Aksi gibi görevlide yeni gelmiş olup, işine bağlılığını göstermeye fırsat aramaktaydı. Mansur'u henüz tanıyamamıştı. Görevli Mansur'un üzerine yürüyüp onu azarladı. Mansur, ayağa kalkarak saygı ve incelikle ''Affedersiniz mösyö! Gerçekten sizi görmedim.''

Görevli: ''Yalandır! Görmüşken bilerek kalkmadınız!''

Mansur: ''Ben yalan söylemem!''

Görevli:''Doğru söylemeyi git de disiplinde öğren terbiyesiz!''

Mansur ilk kez duyduğu 'Disiplin' ve 'Terbiyesiz' sözleri karşısında şaşkına dönmüştü.

Görevli: Büyük bir öfkeyle ''Disipline demiştim, duymadınız mı?''

Mansur: Benzi kül gibi olarak ''Haksız yere disipline gidemem.''

Sözler hakaret boyutuna varmaya başlamıştı. Görevli elini Mansur'un kulağına götürmek istemişti. Mansur, kulağını eliyle sertçe korumuştu. Arkadaşları toplanmış, iş büyümüş hatta Müdür ve hademeler bahçeye inmişlerdi. Görevlinin tek yanlı şikayeti üzerine Müdür, hademelere seslenerek hala iskemle üzerinde aldırışsız bir tavırla oturmakta bulunan Mansur'u kaldırıp zorla disipline götürmelerini emretmişti. Üç hademe koşup koltuklarından kaldırdıkları zaman Mansur'un başı arkaya doğru omzuna düşmüştü. Öfkeden kaskatı kesilen Mansur bayılmıştı.

Mansur üniversiteye girmek için gereken diplomayı almak üzereydi. Hangi bölümü seçeceğine henüz karar vermemişti. Aslında Tıp Fakültesine gitmek istiyordu. ''Doktor, her ülkede, her toplum için yararlı bir insan olabilir, '' diyordu. Politikaya da düşkündü. Ne var ki politikacılar için toplumda kısa zaman da geçimini sağlayabilecek bir yer edinmenin zor olacağını düşünüyordu. Ayrıca, doğuştan yeteneğiyle ders için pek az zaman ayırarak geri kalan zamanını tarihle iktisatla, hukukla ve çoğu zaman politikayla ilgili yapıtları okumaya karar vermişti. Bunun için Paris Üniversitesinin Tıp Fakültesini seçmekle birlikte, Paris'te eksik olmayan politika konferanslarına da devam edebilecekti. Altı ay sonra Mansur, üniversitede ders veren Paris'in en ünlü hocalarının özellikle dikkatini çekiyordu. Seçkin öğrencilerin en birincilerinden sayılıyordu.

Öğrenimini tamamladıktan sonra, bir süre bekleyip ''doktora'' sınavını vermiş ve kendisine ''övünme sebebi'' gözüyle bakmakta olan hocalar tarafından, derslerinde başarısız olan öğrencilere yardımcı olması için yapılan ve kimi arkadaşları için ideal sayılacak önerileri bile reddederek İstanbul'a doğru yola çıkmıştı.

Mansur, okuduğu yapıtların kenarlarını karmakarışık notlarla doldururdu. Gazete makalelerini kısım kısım ayırıp, her birini masanın ayrı bir gözüne yerleştirirdi. Üzerinde ''Alter Ego'' yani ''Öteki Ben'' yazılmış olan büyük anı defterleri durmadan dolup sandığa konulurdu. İşte o notlar, o okumalar, günlük duygu ve düşüncelerini yazdığı defterler, Mansur'un ruhunun gerçek, canlı bir kopyasıydı. Kendince onlar yaşamın kılavuzu, din ve devlet hizmeti için hazırlanmış akıl defteriydi.

Mansur, kılavuzsuz, yardımsız, öksüz olarak geçen geçmişinde ne gibi kusurlar, savsamalar, kabahatler bulunduğunu bellemek üzere zihninde geçmişe dönerek sık sık düşünüyordu. Çocukluk çağındayken, anlamsız bir çekişme dolayısıyla Zehra'ya sözlü saldırılarda bulunarak, farkında olmadan, onun öğrenime engel olanlarla birlik olmaktan başka vicdanda acıya benzer bir şey bulamadı.

Mansur İstanbul'a ilk kez geliyordu. İstanbul'a vardığında yolcuların çoğu nereye gideceğini bilerek vapurdan inmişlerdi. Mansur nereye gideceğini bile bilmiyordu. Omzuna dokunan bir el ''Amerikan Otelinde güzel manzara, geniş odalar, nefis yemek, pekiyi hizmet; günlük beş frank... Kayık bekliyor, eşyanız varsa götüreyim, '' sesiyle irkildi. Gemiden çıkmak zorunda olduğunu anladı. Nereye gidecekti? Gidecek yeri yoktu. O otele gidecekti. İşte hazır komisyoncu da kayıkta gelmişti. Komisyoncunun sözlerinde ''Beş frank'' Mansur Bey'in hoşuna gitmedi. Nedeni Halifeliğin merkezinin limanda ''frank'' yerine ''kuruş'' sözünü duymak istemesiydi. Bunla birlikte adamın önerisini kabul ederek otele doğru yola çıktı. Mansur'un amcası Şeyh Salih Efendi İstanbul'da yaşıyordu. Otuz odalı iki katlı binada yaşıyordu. Yoksullar için konağın kapısı açık, sahiplerinin elleri açıktı. Şeyh Salih Efendi'nin iki karısı ve iki çocuğu vardı. Çocuk dediğimiz, yirmi beş yaşında evli oğlu İsmail Rüştü Bey ile on dokuz yaşını bitirmiş Sabiha. Şeyh Salih Efendi yüksek meclislerde birinci memurdur. Arkadaşları arasında Fıkıh ve Hadiste sayılı üstadlardandır. Bilim ve kültürden yararlanmak isteyen belli başlı kimseler konağından eksik olmadığı gibi yüce saltanatın bakanlarıyla da her zaman görüşür, devlet büyüklerince de beğenilirdi. Mansur, amcasının konağına gitti.

Amcası onu tanıyamadı ilk başta. Ama kendini tanıtınca çok mutlu oldu. Ne zaman geldiği, niye haber vermediği, nerede kaldığı neler yaptığı üzerine epeyce konuştular. Amcasının Mansur'u bırakmayacağı, konakta yanında kalmasının daha uygun olacağı konusunda tüm ısrarları sonuçsuz kaldı. Amcası Mansur'u konaktaki diğer aile üyeleriyle tanıştırdı. Zehra'da oradaydı, Zehra'nın Mansur'a karşı soğukluğu hala devam ediyordu. Mansur konaktan ayrılırken amcası Şeyh Salih Efendi oğlu İsmail Bey'i Mansur’u konakta kalmaya ikna etmesi için Mansur ile gönderdi. İsmail'in ısrarları sonucunda Mansur bir şartla kabul edeceğini ancak bundan kimsenin haberinin olmayacağını söyledi. Konakta aile doktoru olarak görevlendirilmesi ve hizmetine karşılık ücret yerine konakta bir iki oda ile yemeği kabul edeceğini söyledi. Mecburen kabul ettiler.

Mansur amcasına Tıbbiye Mektebine gideceğim, diplomamı göstereceğim. İmtihanlı, imtihansız, her nasıl olursa İstanbul'da doktorluk yapmak için izin isteyeceğim, dedi. Ertesi gün Mansur'un haberi olmaksızın Salih Efendi, üzerinde ''gizlidir'' notu yazılı zarfı, uşağı arcılığıyla Harbiye Nezareti'ne gönderdi. Mansur Tıbbiye Mektebi'ne giderken, İsmail Bey de birlikte gitmek için ısrar etti ancak Mansur kesinlikle reddetti. Mansur'un kendisine göre düşüncesi vardı. İşinde kesinlikle kayırma olacaktı. Zavallı çocuk! Kayırılma zaten olmuş, hem de kendisinin en istemediği bir biçimde etkisini göstermişti. Bunun için okuldaki işi çabucak bitmişti. O günden başlayarak Mansur hekimlik yapmaya yetkili Osmanlı doktorlarından olmuştu. Haftada iki kez okula gidip, otopsi salonunda bulunacak ve hastaları muayene eden nöbetçi doktora yardım edebilecekti. Tıbbiye Mektebinden çıktıktan sonra Mansur, Göçmen İşleri Komisyonuna giderek, Osmanlı uyruğuna geçiş işlemlerini tamamladı.

Akşamüstü konağa uğradı ve amcasıyla görüştükten sonra Dışişleri Bakanlığının yazı işleri bölümlerinin birine devam etmeye karar verdi. Ertesi gün birlikte gidilip Dış İşleri Bakanına tanıtılacaktı. Çünkü Mansur'un amacı, devlet memurları sırasına geçmekti. Dış İşlerine eğilimi vardı. Doktorluk geçimini sağlayacaktı. Zamanı gelince asıl hizmet Dış İşlerinde edilecekti. Ertesi gün Dışişleri Bakanlığına gittiler. Mansur ilgi ve yakınlıkla kabul olundu. Hariciye Dairesine tekrar gelişinde, Mansur'u doğru tercüman bey'in odasına götürdüler. Kaleme memur olmuştu. Otuzdan fazla genç ve yaşlı efendi ile dolmuş büyük bir odaya gittiler. Böylece Mansur, hem Tıbbiye Mektebi'ne girmiş, hem de Hariciye'ye yerleşmişti. Bu durum, bir yıl kadar sürdü. Mansur'un okuldaki durumu bir ay içinde önem kazandı. Nöbetçi doktorun yanında hastaları muayene ettiği sırada doktorun verem dediği bir hastadan şüphelenerek, hastayı muayeneden sonra ciğerlerinde su olduğunu anladı. Doktor kendi teşhisinin doğru olduğunda ısrar edince, Mansur da haklı olduğunu kanıtlamak ve özellikle gerçeği savunmak zorunda kaldı. Hastayı muayene eden beş doktorun üçü Mansur'un doğru teşhiste bulunduğunu gösterdiler.

Başka bir gün ise, bir hastanın bacağını kesmeye karar vermişlerdi. Ancak yaranın kalçaya yakın olmasından dolayı, ameliyattan sonra yine, yaşayacağı umulmadığından boş yere acı çektirilmemesi uygun görülüyordu. Mansur muayene ederek hastanın kendisine bırakılmasını istedi ve Avrupa'da henüz kullanılmaya başlanmış olan asit fenik iğnesiyle kangrene yüz tutmuş yarayı iyi edip, hastayı ayağa kaldırdı.

Yine bir gün İstanbul'un o zaman en ünlü doktorlarından sayılan Fransız Lakur, devlet adamlarından birini bir ay tedavi ettikten sonra umut olmadığını söyleyerek elini çekmişti. Çaresiz kalan ailesi, okul hocalarından olan Mehmet Efendiye koşmuştu. Mehmet Efendi de Mansur'u teşhise göndermişti. Mansur ciğer üzerinde yara olduğunu ve ameliyatın yapılması için zaman kaybetmemek gerektiğini söyledi. Lakur'un sözü kesin karar demekti. Bu bakımdan henüz bilinmeyen bu ağır ameliyata büyük bir korku ile evet denildi. Göğüs delinip ciğer açıldı, yaralar temizlendi. Hastada iki hafta içinde iyileşmeye yüz tuttu. Bu olaylar sayesinde Mansur'un ünü okul çevrelerinden yüksek tabaka çevrelerine çıkmıştı. Hastaların önünü alamamaya başladı. Harbiye Bakanlığı resmen askerliğe girmesini önerdi. Okul yönetimi de onu en yüksek derslerden vermeyi kabul etti. Mansur, Hariciye'ye girişini öne sürerek askerlikten affını istedi. Cuma günleri saat bire kadar Hamidiye çevresinde ki eczanelerden birinde yoksullara parasız bakacağını duyurdu.

Mansur Hariciyedeki işinde gördü ki üç kişiden başka geri kalanların hepsi fazladır. Mansur sanmıştı ki, odada ki otuz kâtibin otuzu da gerekli, her birinin görevi ve sorumluluğu ayrıdır. Oysa efendilerin yirmi yedisi, ayrı görevi ve sorumluluğu olmayan ''maaşlı müdavimler'' idi. Kendisi de onlardan olacaktı! Mansur'un yüreğine darlık geldi. Kesinlikle o kalemden çıkıp, başka kaleme gitmek gerektiğini düşündü. Ancak bu durumun başka kalemlerde de aynı olduğunu anladı! Bu yüzden daireyle epey sorun yaşadı. Terfiiyi, maaşı reddetti, en son dönmemek üzere Hariciye dairesinden ayrıldı.

Amcasıyla bu sorun üzerine konuşurlarken Salih Efendi: ''Ben sizin daireyle uyuşmadığınıza epeyce itirazlar ettimse de, şimdi yavaş yavaş hak vermeye başlıyorum. Gerçekten ortalık acayip, hizmet etme, takdir olunmuyor. Bir takım ehliyetsizler, ehliyetli ve işini doğru dürüst yapanlara meydan bırakmıyorlar. Ben de devlet hizmetinden vazgeçmek istiyorum, '' dedi.

Mansur: ''Vallahi amca efendi, insan için hizmetsiz durmak güçtür. Çünkü devlete topluma hizmeti olmayan insanın hayvandan farkı kalmaz. Bendeniz, Hariciye'de duramadım, çıktım. Okulda, dışarıda yine devletin ve toplumun hizmetinde bulunuyorum. Hatta daha doğrusunu isterseniz, uygun bir yer bulursam, yine dairedeki memurluğa dönmeye hazırım.''

''Oğlum, memur olarak ne kazandınız ki yeniden istiyorsunuz. Terfiyi, maaşı reddettiniz. Maksadınız nedir? Anlamıyorum.''

''Hizmettir.''

''Aylarca Hariciyede bulundunuz. Ne kazandınız?''

''Maddi yararı kastediyorsanız yorgunluktan başka bir şey değildir. Ama manevi yararım çoktur. İnsanları, yol yordamı, nelerin eksik ve nelere muhtaç olduğumuzu öğrendim. Toplumdaki hastalıklar konusundaki düşüncelerim yanlışmış. Toplumumuzun düzeltilmesi için ben çok şeyler gerekiyor sanıyordum. Toplumdaki bozuklukların sandığımızdan iki kat fazla buldumsa da, onların düzeltilmesi konusundaki çarelerinde tahminimden pek az olduğunu anladım.''

Amcası alayını gizlemeksizin: ''Acaba bulduğunuz çareler nedir?''

''Herkesi okutmak ve eğitmek! Aslında bunlar önemli işler demektir; ama Osmanlıların doğuştan yetenekleri bunu pek kolaylaştırır. Vatan çocuklarına kültür vermeli ve bu kültürün iyi kullanılması çarelerini göstermeli. Yönetim düşüncesine memurlarımızın kafasına sokmak üzere hemen alfabeden başlamak gereklidir. Birkaç aydan beridir mektup kuruluna gönderilen dilekçelere dikkat ediyorum. Dilekçe sahiplerinin doktorluk gibi bir meslekleri varken, hiç biri ben falan işin mütehassısıyım, benden daha iyisi yoksa beni tayin ediniz demiyor; hepsi sanki anlaşmış gibi yoksulluktan ve ihtiyaçlarından çoluk çocuklarının çokluğundan, yardıma muhtaç bulunmaların bahsiyle merhamete, sadakaya sığınıyorlar. İnsan onları okurken, resmi bir memuriyet isteğiyle resmi daireye başvurulduğunu unutuyor. Yoksullar evine ya da zenginlerden bir hayır sahibine başvuruluyor, sanısına düşüyor. Bu garip durumu arkadaşlarıma söylediğimde aldığım cevap, beni hayrette bıraktı. Başka türlü başvurulursa, yani uzmanlık ve ehliyetten söz edilirse dilekçe sahibinin, "terbiyesizliğine" hükmolunacağını söylediler. Bundan büyük bir yakışıksızlık olmayacağını anlamak güç müdür?

''Canım kime anlatacaksınız? Dinleyecek adamları nerede bulacaksınız?”

''Okul sıralarında!''

''Boş düşünce!''

''Boş değildir. Bir gün okulun imtihanlarına buyurursanız, ispatlarını görüp, kabul edersiniz.''

Amcası gülerek: ''Ha, onlar adam oluncaya kadar bekleyeceğiz demek?''

''Beklemeyip ne yapacağız? Babalarımız bu konuda sizin gibi boş boş konuşmayıp bizim gibi işe başlamış olsaydılar, iş bugün çoktan halledilmiş olurdu. Oysa bizde sizin gibi, 'Uzundur, o vakte kadar kim var kim yok... diyecek olursak, istenen sonuca hiçbir zaman varamayız.'

''Önceden düşünülmesi ve yapılması gerekti. Şimdi ortalığın halini görmüyor musunuz? Düşmanlarımız her taraftan bizi sarmış, durmadan aleyhimizde dolaplar çeviriyorlar. Çocuklarımız adam oluncaya kadar adamlıklarından istifade edecek yer kalacak mı?''

''Bence bu gibi umutsuzluk doğuran düşünceler bilgisizlik ve acizliğin sonucu olan kuruntulardan başka bir şey değildir. Hiç yoktan neler yaratılıyor! Küçücük Alman İmparatorluğu az zaman içinde büyük bir devlet oldu. Deli Petro'dan önce Rusya neydi, şimdi nasıldır? Dünkü İtalya ile bugünkü İtalya'ya bakınız. Eğitim görmüş bir toplum, neleri başarmıyor. Hem başka ülkelere gitmeye ne gerek var? Aslımızı düşününüz... Dört yüz çadır halkımızın başardığı işleri göz önüne getiriniz.''

''O zamanlar geçti. Şimdi durum başka.''

''Durum ve zaman başka ise, biz de dört yüz çadırdan ibaret değiliz; üç kıtaya yayılmış pek büyük bir devletiz. Kutsal halifeliği göz önüne alırsak, üç yüz milyon nüfusu pek ala yönetebiliriz. Bugün ileri gitmiş olan Batı devletlerden çoğunun, toprak genişliği bakımından bazı Osmanlı vilayetleri kadar kaldıklarını dikkatinizden uzak tutmayınız''

''Siz bizim dairedeki eski memurlarla biraz daha sık görüşürseniz, bu düşüncelerden vazgeçersiniz.''

Ben onlardan bazılarıyla görüştüm. Umutlarını kestikleri için vakitlerini hoş geçirmeye çalıştıklarını saklamaya gerek bile görmüyorlar. Ama amca efendi, onların sözlerinin ne hükmü olabilir?''

''Onların sözlerinin hükmü olmayıp da, iş başında bulunmayan sizin gibilerin hükmü niçin olsun?''

''Onlar düşünce sersemliği içinde kaybolmuş zavallılardır; düşünceleri kuruntudan başka bir şey değildir. Yüce ve manevi değerler bakımından hayatta kendilerinin yolları, amaçları, istekleri yoktur. Hatta o kadar sersemlik vardı ki, geçenlerde onlardan biri, iyi yapmakla yükümlü olduğu memurluk görevini yapmanın mümkün olmadığını, bu konuda en küçük bir umut kapısı bile görmediğini söylemekten sıkılmadı. O halde ne yüzle devlet hazinesinden bunca lira alıyorsunuz? Dedim de şaşkınlıkla yüzüme baktı; Ne demek istediğimi anlayamadı. Devlet sayesinde geçineyim diye veriyorlar, bende alıyorum, '' dedi. Amca efendi! Diyelim ki bu adamlar cahildir. Bir şeyden haberleri yoktur. Çünkü Müslüman bir toplumda bile dine ve devlete ihanet edecek alçak güç bulunur; ama bazı erdemli insanlar vardır ki, sırf görenek yüzünden ya kendileri de nemelazımcılık ve yiyicilik deryasına dalıyorlar ya da sorumsuz seyirci sıfatıyla maddi çıkarları olmadığı halde manevi bakımdan dünya ve ahiret sorumluluğuna katılıyorlar. Mesela geçen günkü fırtınada komşunun bahçesindeki ağaçtan şuraya yirmi kadar armut düşmüştü. Helal maldan saymadığınız için, toplatıp sahibine yolladınız. Pek güzel! Ama bu kadar ince düşünen zat-ı aliniz her zaman meclisinizde dönen yolsuzluklardan, satın almalardaki hırsızlıklardan söz edersiniz. Önem vermeden gülerek, şunu bunu ayıplarsınız. Sessiz seyirci sıfatında kaldıkça maddi ve manevi sorumluluk yükünden vicdanınızı kurtaramazsınız. Ettiğiniz hareketin Allah katında nasıl değerlendirileceğini sizden soran bir kimse bulunursa, o kadar güzel cevaplar verir, şeriata dayanan sağlam delillerle onları öyle güzel ispat edersiniz ki, dinleyenler ağzınıza aşık olurlar. Ama nasıl oluyor da bu gerçekler sizin gibi dindar ve Allah korkusu olan kimselerde bile yalnız teori... Bu söz için af buyurunuz... Teori bile değil, kuru laf hükmünde kalıyor? Buna ne anlam verebileceğiz?''

''Çocuğum hakkın var. Ama yalnız bir adam ne yapar?''

''Canım amca efendi! Çirkeften eteklerini korumak için, kötü hareketlere katılmamak üzere geri çekilmek o kadar güç bir şey midir?''

''Pekiyi! Ama sen, işte Hariciye'den istifa ettin; bir sonuç çıktı mı? Herkes senin budalalığına, hırçınlığına hükmetti.''

''Doğrudur. Şu kadar ki; o budalalığıma hükmedenler, bu hükmü vermekle birlikte, hareketime vicdanlarının derin bir köşesinde imrenip, ''Keşke biz de böyle yapabilsek!'' demişlerdir. Demin siz ''Ne çıkarın oldu?'' dediniz. Eğer ben yine olan kaleme dönecek olursam, daha önce gördüklerimin yarısını görmem. Artık beni öğrendiler. İster şerre lanet diyerek yapsınlar, ister haklı olduğumu teslim ederek edeplerini tekrar etmeyeceği şüphesizdir. Bizim küçük bir dairede yaptığımızı, siz de kendi arkadaşlarınız içinde yapsanız, arkadaşlarınız arasında daha itibarlı olursunuz, memleket ve hilafetin sahibi olan padişah hazretlerinin yüce katında takdir kazanırsınız.''

''Bu kadar doğruluk gözetir olan bir adam, kabahati yalnız bize, biraz da kendi arkadaşlarına ayırmalıydı. Tahılın kontrolü için kurulan komisyonda ne yaptığını geçen gün sizin sevdiğiniz, beğendiğiniz doktor Mehmet Efendi anlatıyordu. Şikayetlerinizden bir miktar da ona bırakmalısınız.''

''Amca Mehmet Efendi başka bir tip adamdır. Söylediklerine dikkat etmediniz mi? Mehmet Efendi; ben olsam da işi bitirecek, olmasam da. İyisi mi alırım da, hayırlı bir işe kullanırım. Frenge bırakmakta ne fayda var? diyordu. Mehmet Efendi böylece parayla vatanında kimsesizler ve yoksullar için bir hastane yapıyor. Haramı helale katmıyor. Bunun akıllıca ve kabul edilebilir görerek beğeniyorum sanmayınız. Bunun için Mehmet Efendi ile az kavga etmedim; ama Mehmet efendi iki yüzlülük bilmez. Açık ve doğru olarak başka türlü yapamayacağını söyledi.''

Amcası, tavrını sesini değiştirerek, ''Sözünüzden caymayınız, '' dedi.

''Peki efendim, sözümden caymak adetim değildir.''

''Şimdi bizim de elimize davadan dolayı epeyce para geçti. Vatanımız var, vatanın ihtiyaçları var. Ona karşı bazı görevlerimiz var. Onları yapmaya teşebbüs edersem sizin yardımınızdan emin olabilir miyim?''

''Vatandan maksadınız Cezayir olmalı. Her ne kadar bu konuda sizinle tamamen aynı düşüncede değilsem de, mademki Cezayir de İslam dünyasının bir parçasıdır, onun iyiliği için girişilecek hayırlı işlere hem paraca, hem de vücutça katılmayı kendime bir borç bilirim. Yalnız uzun bir süre İstanbul'dan uzaklaşmamam gerekiyor.''

''Ama şartın bir anda yardımın önüne set çekecektir.''

''Siz söyleyiniz, belki bir çare bulabiliriz. Mesela Cezayir çocukları için burada özel bir okul açmak, çağdaş düşüncelerle zihinlerini aydınlatmak, memleketlerinde işe yarayacak sanatlar öğretmek; bunlar güzel şeylerdir.''

''Haydi senin dediğin gibi olsun. İstanbul'da güzel bir okul açalım, adam yetiştirelim; ama Cezayir bugün başkasının elindedir. Onu bırakmak mümkün olabilir mi? Onu kurtarmak üzere biz çalışmazsak, kim çalışacak?''

''Elbette biz de çalışmalıyız. Sadece biz değil, bir Erzurumlu da, Bir Trabzonlu da ona çalışmalıdır.''

''Bizimki başka. Çölden mektuplar alıyorum. Bütün kabileler bizim işaretimize bakıyorlarmış.''

Mansur'un birden yüzü değişti ''Amca efendi! Düşüncenizi tamamıyla anlamadım. Kabileleri ayaklandırarak savaşmak mı?''

''Evet, Vatanımızı kurtarmak üzere savaşmalıyız.''

''Ama amca efendi! Siz bunu iyice düşünerek mi söylüyorsunuz? Haydi saydınız ki ayaklananlar ilk harekette başarılı oldular; hatta tasarınızı, düşman ordunuzu Cezayir'den çekilmeye mecbur etmek derecesine kadar ileri götürdünüz. Ancak, bundan ne çıkar? Umudunuz, Fransa'yı yıldırıp, memleketi terke mecbur etmeye kadar varabilir mi?''

''Geleceği sonra düşünürüz. Allah kerimdir. Biz şimdi ayaklanma fırsatından yararlanmaya bakalım. Tam bir başarı kazanırsak, ne ala! Olmazsa... Çekiliriz.''

''İnandık, buna diyecek yok. Ancak, o kerim olan ulu Allah, Allah kerimdir diyerek, kendinizi kuyuya atmanızı buyurmuyor. Ah amca efendi! Ne kadar kolay söylüyorsunuz. ''Başarı olmazsa çekiliriz!'' Peki! Siz ya da ben çekileceğiz, ama aldatacağımız binlerce can nereye çekilecektir? Yakıp yıktıracağımız evleri kim yapacak? Söndüreceğim ocakları kim tekrar yakacak? bir daha güvenmemeye hak ve yetki kazanacak olan düşmanın en şiddetli askeri tedbirleri altında kalacak olan geridekiler daha rahat mı yaşayacaklar? Cezayir halkına hizmet istiyorsanız, şimdilik büyük hizmet bugünkü haklarını, refah ve huzurunu artırmaya çalışmaktır. Zamanı gelinceye kadar milliyeti, adetleri, dili, İslamiyet’e bağlılık bilincini koruyacak çareleri bulup, ortaya koymaktır. Şu anda geçerli olan anlaşmaların aleyhinde bir hareketin, bir kavmi kışkırtmaktan, o kavme hizmet çıkmaz; tam tersine, kendi hırslı isteklerine o kavmin huzurunu ve esenliğini kurban etmiş olur.''

Salih Efendi öfkelendi. Mansur'u yurtsever olmamakla suçladı.

Mansur ''Kısacası, yabancı yönetiminde bulunan dindaşlarımıza hizmet etmek isterseniz, içlerinizden, elinizden geldiği kadar din adamları, öğretmenler, çiftçiler, doktorlar, mühendisler yetiştirmeye gayret ediniz. Okullar mı açacaksınız, yoksa açılmış olan yabancı okullara adam mı göndereceksiniz; hep bir sonuca varır. Ancak dışarı gönderilecek idealist gençleri bu amaçla kurulacak milli okullarda yetiştirmelidir. Ben kendi payımı, böyle bir üniversite için ayırdım. Tunus'a yazdım. Üniversite'nin Kayruman'da olmasını istiyorum. Küçük yerde olursa hem dikkat çekmez hem de çabuk gelişir. Henüz cevap alamadım. Alırsam size haber veririm.

Canı sıkılan Salih Efendi, buna gerek olmadığını söyledi. Mansur, şaşkınlıkla onun yüzüne baktı.

''Amca efendi! Gücenmeyiniz ama iyi biliniz ki eğer bugünlerde Cezayir'de güvenliği bozacak bir harekete kalkışacak olursanız, bunu yapmanızı engelleyeceklerden ilki ben olacağım! Durumu Fransa'ya ihbar etmek elimden gelmez, ama başka hiçbir şeyden çekinmem. Hatta başka bir çare kalmazsa, sizi suçlayarak yüksek makamlara başvurmaya da gücüm yeter; çünkü yüz binlerce Müslüman felakete uğramasına sebep olmaktan başka bir şey yapamayacağınıza en küçük şüphem yoktur!'' Coşmuş olan Mansur, hemen kalkıp dışarı çıktı. Salih Efendi bir şey söylemedi; ama büyük bir hayal kırıklığına uğradığı belliydi.

Mansur'a göre İslam Birliğinin kurulmasını sağlayacak kılıç değil, bilgidir.

Salih Efendi'nin ikinci eşinin çocuğu olduktan sonra, ikinci eşinin erkek kardeşi miras için Salih Efendi'nin önce oğlunu kaza süsü vererek öldürüyor. Daha sonra kızını ilaçla zehirleyerek öldürtüyor. Mansur tüm olanları onun yaptığını anlayınca Mansur'u öldürmek için konağı yakıyor. Mansur farkına varıyor ve konaktaki herkesi kurtarıyor. Başka bir konağa taşınıyorlar. Tüm bunlara dayanamayan Salih Efendi felç geçiriyor. Amcası tüm malını Mansur'un üzerine yaptırıyor ve vasiyetinde Mansur'un beraber büyüdüğü en küçük amcasının kızı Zehra ile evlenmesini vasiyet ediyor. En sonunda tüm bu olanlara dayanamayan Salih Efendi vefat eder.

Mansur amcasından kalan servetin tamamını yayın işleri ve hayır kurumları için kullanmaya karar vermişti. Önce Kayruvan'da açtırmış olduğu okulu genişletmek üzere Tunus'a gitmişken, Fransız konsolosunun çevirmiş olduğu dolaptan dolayı Tunus Hükümeti okulu genişletmek ve geliştirmek için izin vermedikleri gibi okulu tamamen kapatmış ve yasaklamıştı.

Mansur Beyrut'a gelip misyonerlerin okuluna olan ilgiyi azaltmak için okulu orada açmaya kalkıştı ancak orada da aynı engelle karşılaştı. Daha sonra tekrar İstanbul'a dönen Mansur Manisa'nın bir köyüne yerleşmeye karar verdi. Oranın halkıyla kısa sürede kaynaştı. Orada iki okul açtırdı. Manisa'dan maaşlarını kendisi vererek iki öğretmen getirtti. Köylülerin kısa sürede yaptığı yardımlarla ve ilaçlarının faydası görülmesiyle güvenlerini kazandı. Köylülerin sevgi ve güvenleri tam olduğu için Mansur'un açtığı okula çocuklarını göndermekte tereddüt etmezdi. Öğrencilerin sayısının yüz elliyi bulmasıyla Mansur iki öğretmen daha getirtti. Mansur'un açtığı okul üç yıl içinde büyük gelişme gösterdi. Çocuklar okuma-yazma dışında; matematik, coğrafya, tarih bilimlerinin ilk bilgilerini öğrendiler. Böyle olunca Mansur Okulu ''tarım okulu' na çevirdi. Okul Ziraat Okulu olunca yanına bir ''örnek çiftlik'' kurdurdu ve Hollanda'dan çiftlik müdürü getirtti.

Romanın sonunda Mansur 93 harbine (1878) gönüllü olarak katılır. Ancak dürüstlüğü yüzünden Şam'a sürülür. Ailesinden uzakta ölür.

Sonuç:

Sonuç olarak; Mansur küçüklüğünden beri biraz büyüklenmeye, bencilliğe eğilimli olduğunu göstermekteydi. Ancak bu olumsuz gibi görünen özellikleri onun derslerinde epeyce mesafe kat etmesine yardımcı olmuştu. İdealist bir genç olan Mansur, yazarın bütün olumlu özellikleri -zaman zaman abartılarak- üzerinde topladığı bir tiptir. Devletine hizmet etmeyi en önemli amaç edinmiştir. 

Roman devrinin bütün çarpıklıklarını eleştirir. Devlet dairelerinin durumu, yöneticilerin beceriksizliği, ahlakî bozulmalar, eğitimsizlik hep onun eleştirilerinden nasibini alır. Mansur, siyasal düşünceleri nedeniyle acı çeken, her şeye karşın toplum yararını kişisel çıkarından önde tutan, bu yolda özveriden kaçınmayan olumlu bir kişiliktir. Mehmed Murad, bu kişiliğin siyasal savaşımlarını anlatırken, dönemin ve günümüz gençliğine bir insanlık ve yurttaşlık dersi vermektedir. 

Mansur; haklarını sonuna kadar savunan, haksızlığa boyun eğmeyen, milliyetçi; okumayı seven, bilgili, alçakgönüllü, yeniliklere açık başarılı bir öğrencidir. Mansur tıp öğrencisi olmasına rağmen sadece ders ve tıpla ilgilenmez. Bunların yanında birçok dalda kendini geliştirir. Fransa'da o dönemde kahveler de gazete okunuyor. Yine Fransa'da öğretmene kayıtsız şartsız saygı var. Mansur gittiği her yerde kısa sürede halk tarafından sevilip sayılıyor. 

Mansur, tüm İslam ülkelerini Osmanlı bayrağı altında birleştirmeye çalışan bir vatan severdir. Osmanlı'nın kaybettiği toprakları sadece eğitim yoluyla alınabileceğini düşünmektedir. Mansur Manisa'nın köyünde açtığı okulun yanına uygulama çiftliği yaptırmıştır. 

İdealist, ileriyi görebilen, dindar, dürüst, vatanperver, entelektüel, kararlı, ahlaklı kısacası her yönüyle topluma örnek olan bir insandır. Toplum her zaman Mansur gibi şahsiyetlere ihtiyaç duymuştur 

Turfanda mı Yoksa Turfa mı? İçerdiği fikirler bakımından dönemi için oldukça önemli bir eser ve eserde ele alınan sorunların günümüzde de tartışılıyor olması, onun günümüzde de geçerliliğini sürdürmesine yol açmıştır. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 409
Toplam yorum
: 272
Toplam mesaj
: 97
Ort. okunma sayısı
: 1809
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi Planlaması ve Ekonomisi A..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster