Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Haziran '16

 
Kategori
Kültürler
Okunma Sayısı
104
 

Türk Milliyetçiliği üzerine bir analiz

Türk        Milliyetçiliği     üzerine     bir     analiz
 

Merak edenler bir araştırsa, dünyanın her yerinde Irk ve Din Milliyetçiliği yapanların büyük bir çoğunluğunun kökenleri, savunmuş oldukları ırk ve dinin tarihiyle alakası olmayan başka toplumlardan devşirilmiş insanlardan oluşmaktadır.

Çünkü kendi öz kimlik ve kültürünün değerini tadamayan insanlar, başka toplumların kültürlerinin değerini asla anlamazlar. Ve böylece içerisinde bulunduğu toplumun dil ve dinine körü körüne bağlanarak, kendine yer edinme psikolosiyle yaşarlar.

Bu yüzden din ve ırk milliyetçiliğinin, uluslararası konjöktürde hiçbir zaman yeri, kıynmeti ve ciddiyeti bulunmamaktadır.

Dünya toplumlarının milliyetçiliklerinin var oluşlarıyla ilgili kısa bir analiz yaparak, Türk Milliyetçiliğinin nasıl ve hangi temel kaynaklara dayanarak ortaya çıktığını incelemeye çalışalım.

Tek tanrılı dinler ve Milliyete dayalı İmparatorluklar ortaya çıkmadan önce, dünya toplumları Kavim, Kabile, Aşiret ve Geniş Soy Ağacına dayanan birlikteliklerle toplu şekilde yaşamışlardır.

Doğanın koşulları ve insan topluluklarının evrimleşmesi sonucunda, ortaya büyük kalabalıkların çıkması, yeni bir toplumsal birliktelikleri de bereberinde doğurmuştur.

Özellikle Ortaçağla birlikte tek tanrılı dinlerin ortaya çıkmasıyla, eski Kabile, Kavim ve Soya dayalı toplu yaşamların yerini, bu defa Din ve geniş Soya dayalı oluşumlar almışlardır.

O günün koşullarında aktif ve etkili olan ırkların önderleri (Hakan, Hanedan, İmparator ve Kral) ön plana çıkarak, kendi soyuun kültürel değerlerine dayalı yeni bir dini yaşam şekli icat etmişlerdir. Ve bunun devamında çevre ve bölge insanlarının büyük çoğunluğunu asimilasyona uğratıp, kendine tabi etmeyi başarmışlardır.

Ortaçağ'da, temelini dinlerin oluşturduğu İmparatorluk ve Devletler, diğer toplumlar üzerinde din ve ırk asimilasyonculuğunu ileri safhalara taşımaları neticesinde, farklı birçok toplum yeniden ayrılmanın yollarını aramışlardır.

Böylece isyan eden toplumların bazıları, yeni dinlerle kendi ırkını ve toplumunu temsil ederken, bazı toplumlar ise eski dinlerine bağlı kalıp, toplumsal yönetimini daha çok dil, snat ve ekonomik yapı üzerine inşa etmişlerdir.

Ve gelinen noktadan da anlaşılacağı gibi, dil, sanat ve ekonomiyi  geliştirenler ulus devletler şekline dönüşmüşlerdir.

Bazı toplumlar ise her ne kadar Dillerine sahiplenmiş olslarda, en çok dayandıkları nokta, Din ve Irk milliyetçiliğiyle, hala Ortaçağ mantığında yaşamaktadırlar.

Dünya devletlerinin bu iki temel anlayış üzerine şekillenmelerine bakarak bir değerlendirme yaptığımızda, çağının en ileri devlet ve toplumları, Dil, Sanat ve yerli Ekonomik yapıyı temel alanların daha çağdaş ve demokratik olduklarını görmekteyiz.

Tam da bu noktadan itibaren, Türk Milliyetçiliği üzerinde incelemenin önemi ortaya çıkmaktadır. Milliyetçilikğin temel anlamı ifade edildiği gibi, Soy ve Din üstünlüğüne dayanarak var olmuştur.

İşte Türklerin, Türk milliyetçilikleri bu noktada dünyada başka bir örneğine rastlanmayacak şekilde, Türkçe dil ve dinleri olan Şamanizmden koparak, Arap İslam din ve kültürünün üstünlüğüne dayanan bir anlayışla yaşamaya devam etmektedir.

Bilindiği üzere Türkler ilk önce Orta Asya'da dünyaya gözlerini açımışlardır. Mete Han'la başlayıp ve oğlu Teoman'la devam eden, Doğu Hun, Avrupa Hun Devletleri ile Bumin Kağan ve İstemihan kardeşlerin kurduğu Göktürk Devletleri gerçek Türk devletleridir. Bu Türk devletleri kendi öz dilleri olan Türkçe ve Şamanist din kültürüyle yaşamışlardır.

Renk olaraksa, Asyatik tip olan çıkık yanaklara sahip, orta boy vücüt yapılarıyla, buğday ve esmer ten rengine sahiptirler.

Dilleri ise öz Türkçe olup, Resim ve Çivi yazı Alfabesiyle birlikte, Şamanist din kültürleri, özgün bir Türklüğü temsil etmekte idi.

M.S.750 yıllarından itibaren Göktürk Devletinin yıkılmasıyla, Türklerdeki dağılmayı fırsat bilen Emevi ve Abbasi İslam empeyalist yayılmacılığı, Türklerin büyük bir kısmını zorla Müslümalaştırarak kendi hizmetine almıştır.

Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Hanedanları olan Alp Aslan, Ertuğrul Gazi, Alaattin keykubat, Timur Leng gibi sözde Türk Hakanları, Müslümanlığı kabul eder etmez, İslam Dini ve Farsça Dil kültürünü devletlerinin resmi kültürü yapmışlardır.

Selçukluların bu mantığı, yaklaşık üçyüz yıl boyunca İslam din ve Farsça dil kültürüne hizmet etmiş olup, Türkçe dililerini ve şamanist din kültürüni aşağılamışlardır. Ve bunu yaparken de, diğer Türk Boylalarını Müslümnalaştırmak için her türlü baskı ve katliamları uygulamışlardır.

1299 yılından itibaren aynı mantık üzerine kurulan Osmanlı İmparatorluğu daha da ileri giderek, İmparatorluğun resmi dilini Arapça yapıp İslam Halifeliğine kadar yükselmiştir.

Ve bu dönemler içerisinde, Osmanlı'nın Arap İslam din ve Arapça dil kültürünü kabul etmeyen Türkmen, Yörük, Çepni, Kıpçak, Peçenek ve Tahtacı Türklerin üzerinde en acımasız katliamlar hız kesmeden devam etmiştir.

Bu yüzdendir ki, tüm dünyanın Millileşme ve uluslaşma dönemlerinde, her toplum kendi öz değerlerine dayanarak var olmuşken, bu durum Türklerde tam tersi şekilde gerçekleşmiştir.

Türkler bu dönemde kendi Türkçe dil, Sanat, Şamanist din ve Ekonomik yapılarına dayanması gerekirken, Arap İslam kültürüne sahiplenip, bu kültürle Türk Milliyetçilği yapmaktadırlar.

Ve bu durumu aklı başında olan ve kendi gerçek kültürel değerini anlayan hiçbir Türkün kabul etmesi mümkün değildir.

Buraya kadar Hunlar ve Göktürklerin dışında, gerçek bir Türk kültürüne dayanarak yaşamış bir Türk devlet yapısından bahsemek mümkün değildir. 

Osmanlı'nın yok olmasından sonra, Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyeti'ne gelindiğinde, şöyle bir gerçekle karşılaşılmaktadır.

“Yiğidi öldür hakkını yeme” özdeyşinde olduğu gibi, Atatürk gerçek bir Türk Milleti yaratmak için adeta küllerinden yeniden var olur gibi, devletin Resmi dilini Türkçe yaparak işe başlamıştır.

Çünkü Osmanlı'nın Arap İslam Şeriat yönetimi, var olan özgün Türk dil ve kültürünü tamamen yok etme noktasına getirmişti. Bunun farkında olan Atatürk, en büyük devrim olarak, Latin Alfabesiyle devletin resmi dilini Türkçe yapması, taktire değer tarihi bir olaydır.

Daha sonraki gelişmelere baktığımızda, Mustafa Kemal ve Arkadaşlarının tüm siyasi ve politik uygulamalarının hepsi, Anadolu'nun toplumsal ve kültürel değerlerinden tamamen uzak belirsizliklerle şekillenmiştir.

Bunun en büyük nedeni de, Atatürk'ün modern bir Türk Ulusu yaratmak istemesine rağmen, o günün koşullarına uygun gelecek temel bir siyasal felsefi teorisinın olmamasını gösterebiliriz.

Ve en büyük ilkeler olarak bilinen Laiklik, Devletçilik, İnkilapçılık, Cunhuriyetçilik, Milliyetçilik ve Halçılık her türlü karmaşayı ve belirsizliği içerisinde barındırması neticesinde, Osmanlı'nın devşirme ve toplama mantığını aşamamıştır..

Aslında bu anlayış, Osmanlı dönemindeki İttihat ve Terakki'nin devamı olup, Türk İslam Sentezi adıyla İslama hizmetten başka bir pratiği görülmemektedir. Bunu Cumhuriyet yönetimin şu politikalarından biliyoruz.

Şeyhul İslamlığın yerine, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kurulması. 1924 yılından itibaren İmam Hatip Okullarının açılması. Anadolu toplumunun büyük bir çoğunluğunun Laikliğe uygun en ufak bir yapısı olmadığı halde, Batılı emperyalistlerin zorlaması sonucunda, ikame bir Laiklik ifadesinin varlığı.

Ve Kemalizmalist siyaset; Sol, Sosyalist ve resmi İslama karşı olan kitleler üzerinde her türlü baskı katliam ve sindirme politikalarını sürdürmesi. Bunun karşılığında, devletim tüm imkanlarını Arap İslam Din ve Kültütüne sahiplenen Devşirme Türkik Milliyetçilere sunmuş olmasıdır.

Tüm bu vb uygulamalar, Türkiye devletinin kararsız ve karmaşalarla dolu siyasi politikaları yüzünden, gerçek anlamda modern bir ulus topluluk oluşturamamıştır.

Daha öncede ifade edildiği gibi istisnaların dışında her toplum, kendi öz gerçeklikleri olan dil, sanat, din ve ülkenin ekonomik yapısına dayanan kültürel değerler üzerine var olmuşlardır.

Bu yüzden Türkler diğer birçok toplumlardan daha erken devletleşmelerine rağmen, kısmi olarak dış görnüşle birlikte, bazı ithal ikame modernliğin dışında, gerçek anlamda kendi dil, sanat ve yerli üretime dayanan ekonomiyi geliştirememiştir. Bu yüzden Türkiye modern ulusal yapıya hala geçemiş değildir.

Tüm bu eleştirlerimiz, Anadolu gibi her karış toprağı altın olan bu coğrafya'da, yaşayan tüm farklı kültürlerin kendi özgün yapılarına hitap edecek demoktatik bir Türkiye içindir. İşte o zaman Anadolu; tüm anaların evletlarını kucaklamış olacaktır. 

Cemal   Zöngür

Halil Güven (Sökeli) bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Milliyetçilik karşıtı düşünceler isteyen Türklerin kendi soyunun güzelliklerini yaşamalarına engel olmamalı.

Kerim Korkut 
 14.06.2016 7:45
Cevap :
Yorumunuza ve kattığınız değere çok teşekkür ederim. Elbette kişilerin tercihleri çatışmaya dönüşmedikçe yaşamalıdırlar.  01.07.2016 0:27
 

Uluslaşma olamadığından ülkemizde toplumsal diyalektik durmuştur ve daha uzun yıllar da duracak gibi görünüyor kardeş... Toplum diyalektiğinde iş gelmiş prekapitalist basamakta kalmıştır... Milli burjuvazi oluşmamış milli sermaye oluşmamış milli işçi sınıfı da oluşamamıştır. Kapitalist yapıya geçilememiştir yani...Hal böyle olunca böyle b..klu böcek örneği olduğumuz yerde dönüp duruyoruz işte... Atatürk bu belirtilenlere başlamıştır ancak ömrü yetmediği için iş güdük kalmıştır. Sevgilerimi sunuyorum sizlere:)

Halil Güven (Sökeli) 
 03.06.2016 11:27
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 56
Toplam yorum
: 87
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 536
Kayıt tarihi
: 27.03.16
 
 

Eğitim: Yüksekokul, Meslek: Yönetim, İlgi Alanım: Tarih, Felsefe ve Sosyoloji üzerine araştırma. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster