Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Şubat '09

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
512
 

Türk edebiyatı kayıplarına ağlıyor...

Türk edebiyatı kayıplarına ağlıyor...
 

Ölüm, kapıyı çaldığında artık sessizce çekip gitmek kalır. Onlarda ölümün buyruğuna razı olup sessiz bir şekilde çekip gittiler. Arkalarında yüzlerce eser, yılların bilgeliği ve yüz binlerce okur bırakarak...

Geçtiğimiz aylarda Türk Edebiyatı, yaşayan en büyük ozanı Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı kaybetti. Edebiyatımız Dağlarca’nın kaybıyla yakınını kaybeden bir çocukmuşçasına sahipsiz kaldı. Sahi, çocuk dedim de şiirlerinde çocuklara en çok yer veren şairlerdendi o. ”Çocuk severliğim şiir severliğime eşittir” diyecek kadar çok sevdi çocukları. Belki de bu yönüyle bir yanı hep çocuk kaldı ve şiirleri de hep çocuklar gibi yalın, içten, sıcacık ve sevgi dolu oldu. Sanat anlayışında hep insana, insan yaşamına, insan emeğine saygıyı temel alan şairimiz; sanat görüşünü şu cümlelerle çok güzel bir şekilde ifade etti: "Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir."

“Edebiyatımızın çınarı” şeklindeki değerlendirmeleri fazlasıyla hak eden şairimizi, Savcıya adlı şiirinden bir bölümle uğurlamak istiyorum. Işık içerisinde yat, edebiyatımızın hiç büyümeyen çocuğu. “Savcı, nedir düşündün mü?/ Yazıları suçlu kılan?/ Usla, yürekle büyümüş, gündüzler geceye karşı/ Ama nedir çağlar üzre/ Beni senden güçlü kılan.”

***

Tabiî ki 2008 yılı içerisinde kayıplarımız sadece Dağlarca ile sınırlı değildi. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın aramızdan ayrılışına yeterince ilgi gösteren basınımız, bu yaz kaybettiğimiz bazı isimler için aynı ilgiyi maalesef göster(e)medi. Hâlbuki onlar bu ülkenin en büyük aydınlanmacılarıydılar. Yürekleri hep bu toplum için çarptı. İnsanımızın bilinçlenmesi, gelişmesi için tüm güçleriyle çalıştılar, ömürlerini yazarak ve üreterek tükettiler.

Edebiyatımızın bu çok büyük isimlerinin kaybını belki de çoğumuz bir magazin sanatçısının düşüp ayağını burkması kadar duymadı. Belki çoğu haber bültenlerinde de yer almadı onların kayıpları. Bu dünyadan sessiz sedasız gittiler bir akşam alacasında... Tıpkı Yunus’un “Bir garip ölmüş diyeler” dizelerinde belirttiği gibi...
Ama onların kayıpları her ne kadar sessiz bir şekilde olsa da edebiyatımız için bu değerli adların kaybı oldukça trajik oldu, her bir yazarıyla edebiyatımız bir uzvunu daha yitirdi.

***

Bu yaz aramızdan sessiz bir şekilde çekip giden isimlerden biri, ünlü şairimiz Erdem Beyazıt’tı. Türk şiirinde “Diriliş” şairi olarak tanınan Beyazıt, şiirlerinde ölümü en çok işleyen şairlerdendi. “Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm/ Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm” dizelerinde ölümün yakınlığını ifade etti. Erdem Beyazıt, güçlü bir sese sahip olsa da “Ben iyi bir şair değilim” diyecek kadar da tevazu sahibiydi. “Biliyorum yaklaşıyorsa her an/ biliyorum oruçlu doğar insan ölümün iftar sofrasına” dizelerinde ölümü bu kadar sarsıcı bir biçimde tanımlayan kaç şair çıkar acaba?

***

Bu yaz edebiyatımızın diğer bir kaybı Ağustos’un son günlerinde yitirdiğimiz ikinci yeni şiirimizin öncüsü ve savunucusu “İlhan Berk’”di. Cahit Sıtkı’nın “Her mısrada bir cigara yaktırıyorsun” dediği, Necatigil’in “Şirimizin uç beyi” diye tanımladığı; Mehmet Fuat’ın “Elini sürdüğü her şeyi şiire çeviriyor” diye andığı ozan İlhan Berk, artık aramızda değil.

M.H. Doğan’ın “İkinci yeninin yol açıcısı” diyerek selamladığı şairimizde sessiz sedasız aramızdan çekip gidenlerdendi. “Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz/ Bu yeryüzünü olduğu gibi görmeme engel olan/ Ve bana bu yeryüzünü cehennem eden/ Bu yazmak eylemi” dizesinde mutlu insanın yazamayacağını söyleyerek yazmanın ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu bizlere haykırdı. Ama bu çığlığı birçoğumuz hiç duymadı.

En popüler şiirlerinden olan bu popülerliğini de ancak şarkı olarak bestelendiğinde kazanan “Ne Böyle Sevdalar Gördüm Ne Böyle Ayrılıklar” şiiri çoğumuzun diline, gönlüne seslendi. Hele de zihnimde büyük bir yer edinen: “ Ne zaman seni düşünsem/ Bir ceylan su içmeye iner/ Çayırları büyürken görürüm” adlı dizeleri duymayanımız var mı?

***

Bu yaz aramızdan ayrılan diğer bir yazarımız da Varlık Dergisi Ağustos sayısında Veysel Çolak’ın yazısındaki tanımla “Dil Olmuş Bir Adam: Ali Püsküllüoğlu” ydu.

Daha çok sözlükleriyle, dilciliğiyle ve Türk Dil Kurumu’na yaptığı büyük hizmetlerle adını duyduğumuz, Türkçeye çok büyük katkılar sunmuş Püskülllüoğlu’nun şair yönünü Veysel Çolak’ın yazısından sonra fark edebildim. Onu Arkadaş şiirinden dizelerle yâd edip bu eksikliğimin bir nebzede olsa affını dilerim. Güle güle şiirimizin ve Türkçemizin bilgesi. “Arkadaş, iyi bir günü/sakla kötü günlere/ iyi dostu da öyle/ güleç bir yüzü de sakla/sakla yiğitliği korkaklığı sevgiyi/kini sakın saklama

Ağaç dik, sula çiçekleri/ Çocukları görünce gülsün gözlerinin içi

Üç günlük dünya/ De, bağışla herkesi/ Söz götüreni, söz getireni

Kalleşi hayını sakın bağışlama...”

***

Bu şairlerimiz dışında Türkiye dışı Türk Edebiyatının önemli isimlerinden hepimizin “Selvi Boylum Al Yazmalım” hikâyesinin filme uyarlanması ile tanıdığı büyük romancı Cengiz Aytmatov’u Haziran ayında Almanya’da kaybettik.

O, sadece Kırgız Edebiyatı’nın değil Türkçemizin ve Dünya Edebiyatı’nın en önemli romancısı olarak tanınmıştı. Hele de Aytmatov’un Cemile’sini, Toprak Ana’sını, Elvada Gülsarı’sını tanımayan, bilmeyen yoktur sanırım. Büyük romancımızda şairin “Bir gün akşam olur/ biz de gideriz” dizelerini doğrularcasına bir akşam vakti çekip gitti aramızdan...

***

Hep bu yaz kaybettiğimiz, yitirdiğimiz yazarları, şairleri ele aldığım bu yazıda edebiyatımızda eleştiri denildiğinde hatırımıza gelen en önemli isim olan Fethi Naci’yi de anmadan geçersem haksızlık etmiş olacağım. Bu yaz kaybettiğimiz değerli yazarlarımızın arasına Fethi Naci’de katıldı. Fethi Naci yazınımızda çok da ehemmiyet verilmemiş eleştiri türünde kendini çok iyi yetiştirmiş ve eleştiri türünün edebiyatımızda kalıcı olması için çaba sarf etmiş bir aydınımızdı. Bu büyük düşünce insanımızın kaybı da edebiyatımız için oldukça acıydı. Hele de edebiyatçı olup da “100 Soruda Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme, Yüzyılın 100 Türk Romanı, Gücünü Yitiren Edebiyat ve Eleştiride 40 Yıl” adlı eserlerini bilmeyenimiz var mı?
Bu saydığım eserler ve yazarın diğer kitapları edebiyatımızda hep başvuru kitabı olarak kabul edildi, edilmeye de devam edecek.

***

Bu yazıda uzun zamandır bir köşeye not ettiğim ve hep yazmayı düşündüğüm yazarlarımızın birer birer aramızdan ayrılışlarını ve bu ayrılışlarla ne kadar büyük bir boşluğa düştüğümüzü anlatmaya çalıştım. Bu yazı sonrası bazılarımızın “ne kadar da büyük yazarları kaybetmişiz de haberimiz olmamış” şeklinde diyaloglarını duyar gibiyim. Evet, maalesef geçtiğimiz aylar edebiyatımızın kayıp ayları oldu. Her bir yazarımızın kaybıyla biraz daha yüreğimiz yandı. Onların yokluğuyla kışa hazırlanan bizler biraz daha erken üşümeye başladık.

Ünlü Ozan H. Hüseyin’in “Haziranda Ölmek Zor” adlı şiirini bir kez daha okuyup yüksek sesle “Temmuz’da, Ağustos’ta da ölmek zor” diyorum. Tüm yitirdiğimiz yazarlarımızın ruhları şad olsun...

M.YÜCEL ÖZMEN

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 43
Toplam yorum
: 66
Toplam mesaj
: 37
Ort. okunma sayısı
: 2043
Kayıt tarihi
: 01.07.07
 
 

Edebiyat ilgi alanım... Şiir, kitaplar, denemeler ve lezzet durakları hakkında benim de bir çift ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster