Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Aralık '16

 
Kategori
Dünya
Okunma Sayısı
601
 

Türk eğitim sistemini ben değiştireceğim! Atatürk'ten bu yana eğitimde ne değişti?

Türk eğitim sistemini ben değiştireceğim! Atatürk'ten bu yana eğitimde ne değişti?
 

TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNİ BEN DEĞİŞTİRECEĞİM!

Yıllardır bir klişe haline gelen ve dilimize pelesenk olmuş “sistem çok kötü” söylemi birçoğumuzun bahanesi olmakla beraber aşırı derecede gerçeklik de içermektedir. Bu konu hakkındaki tek eleştirimiz ne yazık ki “ezberci eğitim”dir. Doğru bir tespittir ancak yeterli midir? Kesinlikle değildir.  Ülkemizin acı bir özelliği olarak sıkça tekrara maruz kalan her şey laçkalaşmaya doğru yol almaktadır ve bu konu da artık bu raddeye getirilmiş, ciddiyeti ikinci plana atılmıştır. Genellikle çözümün değilde sorunun bir parçası olmayı başaran toplum üyeleri burada da görevini layıkıyla yerine getirmiştir. Nitekim kafamızı kaldırıp etrafımıza bakınca genellikle şikâyet eden ve yapılması gerekeni söyleyen insanlar koca bir çoğunluğu oluştururken, icraata geçenler bunun ancak ve ancak %10’u kadarını teşkil etmektedir. Bu şekilde bırakın ilerlemeyi, yerimizde bile sayamayız. Her geçen gün gerilerken başka kültürlerin tesiri altında yaşar, benliğimizi kaybederiz ve bu da esarete giden yolun başlangıcı anlamına gelmektedir. Unutmayın ki, bilincini kaybetmiş bir toplumun özgürlüğünü kaybetmesi an meselesidir.

Türk eğitim sistemi benim gözümde ikiye ayrılmaktadır: Atatürk’ten öncesi ve Atatürk’ten sonrası. Atatürk öyle bir dehadır ki araştırmalarınızda derinlere indikçe ona duyduğunuz hayranlık kat be kat artmaya mahkûm hale gelecektir. Takribi 80 sene önce yapılmış birçok devrimin, yeniliğin üstüne eklenmemesi günümüz sistemini yaratmıştır. 1938 senesinde ülkede eğitim durmuş ve nesilden nesle yetişen öğretmenlerin kalitesi azalmıştır. Bu su götürmez bir gerçek olmakla beraber eldeki somut veriler de bunu desteklemektedir.  1923 yılında büyük zorluklarla kurulan bir cumhuriyetin ardından, bu cumhuriyetin temellerini sağlam atabilmek için birçok yenilik yapıldı. 1931 yılında Türk Tarih Kurumu, ertesi yıl da Türk Dil Kurumu’nun kurulması da kültür ve tarih alanında yapılan büyük hizmetlerdi. Madalyonun görünen yüzü bu olmakla beraber arka tarafındaki reformlar çok daha can alıcıydı.

Naziler Alman politikasında başrol oynamaya başladığından beri ülkeden eşcinseller ve Yahudiler başta olmak üzere birçok insan gönderilmiştir. Irkçı bir iktidarın kendine zararı çoktur peki ya çevresine? Bu biraz da çevresinde kimin olduğuna bağlı şöyle ki o dönemde birçok bilim adamı sınır dışı edilmiştir, Atatürk bunlardan haberdardır ve sadece en iyilerini özel izin ve isteklerle ülkeye getirtmiştir. Diğer ülkelerin rağbet göstermediği bu âlimler, Türkiye’de birçok insan eğitmiş ve birçok bölümün kurulmasında öncülük yapmışlardır. 1933 yılında birçok Yahudi kökenli bilim insanı bu nedenlerle Türkiye’ye giriş yapmıştır. Ve Atatürk’ün engin tarih bilgileri sayesinde; Prof. H.G Guterbock Hititoloji’yi, Prof. B. Landsberger ise Sümeroloji bölümlerini kurmuştur. Profesör Kraus ise çivi yazılı tabletler üstüne çalışmalar yapıp, eğitimler vermiştir. Ekrem Akurgal, Sedat Alp ve Mebrure Tosun gibi nice âlimler bu şekilde yetişmiş ve Türk adı altında dünya çapında bilim insanları olmuşlardır. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde açılan bu bölümlerden sonra 80 yıl boyunca başka bir Sümeroloji ve Hititoloji bölümü açılmamıştır! Bunun nedeni talep olmaması değil, öğrencinin dikkatini çekememektir. Her fırsatta suçu öğrenciye atmayı huy edinen öğretmenler ve akademisyenler var oldukça bu düzen böyle gidecektir. Nitekim yine o dönemin müthiş bir ürünü olan Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ yaşadıklarını anlatırken şöyle bir giriş yapmıştır : “  1936 yılında bu bölümlere hiçbir bilgimiz olmadan girdik…” Ve o bölüme girenlerin birçoğu profesör olarak çıkmıştır. Ayrıca ek bir bilgi olarak belirtmek isterim ki, Atatürk’ün yurt dışından getirttiği hocaların maaşı, milletvekillerinin maaşlarının iki katıydı! Çünkü Atatürk, öğretmenlerin iş yapamadığı bir memlekete zamanla vekil olunabilecek bir milletin kalmayacağının farkındaydı.

Ülkemizin en büyük sıkıntısı kalifiye eleman yetiştirememesidir. Zaten 100 öğrenciden 95’i üniversiteye başlarken herhangi bir yabacı dile sahip olmadan başlıyor. Ve üniversitede bu açığın kapanmasını beklerken aksine gedik daha çok büyüyor. 4 sene süren lisans eğitimi yine ezbere dayalı ve istisnalar dışında çok fazla artısı olmayan öğretmenler ile sürmeye devam etmektedir. Öğretmenlerin illaki belli bir bilgi birikimi ve başardıkları şeyler vardır buna söz söylemek bana düşmez ancak birçoğunun kalifiye olmaktan uzak olduğunu vicdanım rahat bir şekilde söyleyebilirim. Konunun derinlerine indikçe bunu daha iyi anlatabileceğimi sanıyorum. Örneğin, bir Osmanlı tarihi hocası düşünün ki, dersi anlatırken Halil İnalcık’ın tezlerini safsata olarak nitelendirsin, bir başka hoca düşünün ki tanrıyla ilgili bir tartışma sırasında “ben anlatırım ama siz anlamazsınız” tarzı vb. aşağılayıcı konuşmalarda bulunsun. Emekli olduktan sonra hala ders vermeye çalışıp yaptıkları tek şey oturdukları yerden sayfa çevirerek kitap okumak olan “akademisyenler”i düşünün. 100 kişilik bir sınıfta dersi dinleyen insan sayısı oldukça azınlıktaysa tüm sorun da öğrenciler de olamaz ya? Ders esnasında: “Çıkışta bizi bulun, boş zamanlarınızda gelin konuşalım, gelecek adına bize danışın, fikirlerinizi tartışalım” gibi söylemlerde bulunup daha sonra yanlarına gittiğimizde bir kovmadıkları kalan(daha öncede söylediğim gibi istisnalar her yerde olduğu gibi burada da mevcuttur) öğretmenler ile nereye varabiliriz ki? Sınavdan beklediğinin çok altında alan bir öğrenci sınav kâğıdına bakmak isteyince notunu düşürmekle tehdit eden bir akademisyenin o öğrenciye nasıl bir katkı yapabileceği düşünülür? Yalnızca hevesini ve girişkenliğini kırar. Öğrenci biraz da teşvik edilmelidir, bu yüzdendir ki Atatürk birçok öğrenciyi yurt dışına göndermiştir. Beklentim bir Atatürk olunması değil, en azından açtığı yolun örnek alınmasıdır. Tarih konusunda en önemli ilmi eserler o dönemden çıkan öğretmenlerin, akademisyenlerin eserleridir. Bunun tesadüf olmadığını sanırım hepimiz anlayabiliyoruz.

Ne der Büyük Atatürk : “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır!”

Bu bölümde işin biraz daha detayına girmek istiyorum örneğin, ilk çağ alanında yüksek lisans yapmak isteyen bir öğrenci 4 yıl boyunca Sümerce veya Hititçe öğrenemiyor. Onun yerine tarihin gereksiz ayrıntıları arasında boğuluyor. Orta Çağ konusunda uzmanlaşmayı düşünen bir öğrenci varsa Latince, Arapça, Farsça bu dillerden birisini mümkünse birkaçı 4 senede öğretilmeli ki bu insanlar âlim olsun. 25 yaşına kadar dil öğrenmeyen kaç tane âlim tanıyorsunuz?  Bu insanın milattan önce binli yıllarda yapılan Kuzi-Teşup’un(Geç Hitit Kralı) seferlerine ihtiyacı yok. Tarih gereksiz ayrıntılar bilimi değildir. Son bir örnek daha verecek olursak, Cumhuriyet Tarihi çalışmak isteyen bir öğrencinin 1000’li yıllarda yapılan savaşları en ince ayrıntısına kadar öğrenmesine gerek yoktur. Zaten yapacağı okumalar ona yüzeysel bilgiler kazandıracaktır. Ama biz ne yapıyoruz her konuda uzmanlaşamazsınız diyip her konuda ders vermeye kalkışıyoruz! Kafası karışık olan, hangi alanda yükseleceğine emin olamayan öğrenciler de mutlaka olacaktır. Ama bu bir bahane kesinlikle değildir. İlk yılın programı oldukça yoğun olur(ki oldukça boş vakit var) her dönem ayrıntısıyla tanıtılır ve herkes ikinci yıla belli bir yönelim ile başlar. Hepsini bir kenara bırakırsak fazladan bir dil bilmenin kime ne zararı olur ki?

Üniversite dinamik bir yer olmalıdır, akılcı olmalıdır, şüpheci olmalıdır. Ama biz bunların hepsinden uzağız. Öğrenci yetiştirilmeli, akademisyenler egolarını bir kenara bırakıp vatan için millet için yeni nesil inşa etmeliler. Bu doğrultuda en büyük görev onlara düşmektedir. Yıllar sonra o mevkiye geldiğimde sistemi değiştiremezsem de, kendi öğrencilerimi yetiştirip, Atatürk’ün büyük mirasının küçük bir parçasını yerine getirmenin vicdani rahatlığına sahip olacağımı düşünüyorum.  Yer yer mübalağa etmiş olabilirim bu yüzden yazıya Franz Kafka’nın o birkaç kelimeyle çok şey anlatan sözüyle nokta koymak istiyorum :

”Abartıyorum, çünkü anlaşılmak istiyorum”

Umut Karadaş

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 24
Toplam yorum
: 27
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2885
Kayıt tarihi
: 06.08.14
 
 

Üniversite öğrencisiyim, ileride Yazar ve Tarihçi olmak istiyorum.   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster