Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Kasım '13

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
544
 

Türk Kadını

Türk Kadını
 

İslamiyet öncesi dönemde, aynı hak ve sorumluluklara sahip olan erkek ve kadın arasındaki eşitlik temel bir kuraldır. Kadınlar, ticaret ve tarımla uğraşır, siyasal, ekonomik ve sosyal alanlarda aynı sorumlulukları paylaşır. Ülke yönetiminde de kadın, söz sahibidir. Güçlü ve etkilidir. Çok eşli bir yaşam yoktur, kadın ve erkek birbirine aittir.  İslamiyetin Türk toplumu tarafından kabul edilmesiyle birlikte, Arap ve Fars gelenekleri Türk toplumuna girmeye başlar. Daha sonra; Tanzimat dönemi (Osmanlı İmparatorluğunun ilk batılılaşma dönemi), Meşrutiyet dönemi ve nihayetinde Cumhuriyet Dönemi yaşanır. Tüm bu dönemler, kadınların toplumsal ortamdaki yaşamı ile ilgili çeşitli aşamaları da gündeme getirmiştir. İslâmiyet dönemi, Türk kadını açısından kritik bir zaman dilimidir. Bu dönemde, kadının toplumdaki statüsü geriler ve kadının rolü, yalnızca aile çerçevesi ile sınırlandırılır. Kadın, Ortaçağ Hıristiyan âleminde olduğu gibi, sadece anne olarak sayılacak ve saygı görecektir. Aslında, bir konunun altını önemle çizmekte fayda var; İslamiyetin yanlış bir şekilde yorumlanması Türk toplumunun, Arap ve Fars etkisi altında kalma olasılığını her geçen gün arttırmıştır. Kur’an-ı Kerim’i on kez okuyan çok değerli bir yakınımın rehberliğinde, tekrar teyid ediyorum.

İslamiyetin kabulü ile birlikte, Türk kadınının Türk erkeği ile eşit yaratılmadığı ve yalnızca kadın olması sebebiyle, zekadan yoksun olduğu inancı yayılmaya başladı. Erkek egemen anlayışın mimarı tutucu ve gelenekçi, dini yaşam biçimine alet eden toplumsal akımlar Ortadoğu'da filizlenerek Anadolu’nun uygarlık yapısına karıştı. Oysa İslam, Arap toplumu kadınını bir eşya konumundan çıkararak haklarını tanımaya başlamıştı. Mesela, İslâmiyet’ten önce Arap toplumunda, kadın ailesi tarafından satılan bir eşya gibiydi ve evlilikten sonra da kocanın malı sayılırdı. Kocalar, kayıtsız şartsız tek taraflı olarak karılarından boşanabilirlerdi.

Zamanla, Türk kadınları, önceden sahip oldukları hakları yavaş yavaş yitirmeye başlamıştır. Erkek çocuklarının, kız çocuklarından daha değerli kabul edildiği Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileyiş döneminde, kadının toplumdaki statüsü tamamıyla değişmiştir. Evlilik ve boşanma konularındaki dinî kurallar kadının aleyhine dönüşmüş, miras ve mahkemede tanıklık etme hakları bile ortadan kaldırılmıştır.

Kadınlar, tek başlarına bile sokağa çıkamaz olmuş, vücutlarını tamamıyla örten ve “çarşaf” ile yüzlerini örten “peçe” takmak zorunda bırakılmışlardır. İslamiyetin kitabında, kadınların örtünmesi ile ilgili böyle bir açıklama da yoktur bu arada! Kadınlar, zamanla nüfus sayımlarına da dahil edilmemeye başlamıştır. Evlerinden bile çıkmamaya başlayan kadınlar, erkeklerle birlikte sosyal hayata da katılamaz olmuştur. Tiyatrolarda ve toplu taşıma araçlarında kadınlar için ayrı yerler ayrılmıştır. Ucubelere ayrılan bir yer gibi. Hayvansı bir algı değil mi? Kaldı ki hayvanları aşağılamak olur böylesi..

Genellikle kadınlar, sadece dua öğrenmek için yedi-sekiz yaşlarına kadar okula gidebildiler. Ondan sonra herhangi bir eğitime hakları olmadığı için, meslek sahibi olamadılar. Türk Kadınları ...

Bir çok yazar ve düşünür, Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal yapısının gerileme nedenlerinin başında, kadınların toplumdan dışlanmasını saymaktadır.

18. Yüzyılın sonlarında, Tanzimat dönemiyle birlikte, Osmanlı İmparatorluğu devlet adamları, sosyal, ekonomik ve kültürel sistemi değiştirmek zorunluluğunu duydular. Bir “Batılılaşma” hareketi başladı. Kadın haklarını savunan ilk reformcular “Genç Türkler” oldu ve onlar, kadınların eğitimini engellemiş olan Osmanlı geleneklerini suçlayarak, bu konunun önemini vurguladılar. 19.yüzyıl başlarında, yavaş yavaş, kadınların eğitimine değer verilmeye başlandı! Elbette, kırsal alanlarda değil ve belli başlı büyük kentlerle sınırlı olarak, kadınlar ve kızlar için ilkokullar ve ortaokullar açıldı. Bu okulları kız sanat ve öğretmen okulları izledi. Mesela, benim 1917 doğumlu babaannem, Olgunlaşma Enstitüsü mezunudur. Harika dikiş dikerdi. Ve kızı olan halam(1939) Dil Tarih Coğrafya Fakültesini bitirmiştir. Rahmetli büyüklerim, aile ağacımda kadının eğitimini hep önemsemişlerdir. 19.yüzyılın sonlarında, büyük kentlerdeki kadınlar, üniversiteye kayıt olmaya ve haklarını fark ederek savunmaya başladı. 1895 yılında “Kadınlar İçin Gazete”, tamamıyla kadınlardan oluşan bir kadro tarafından yayınlandı, tanınan ilk kadın yazar, Fatma Aliye idi. Arkasından ilk tiyatro oyuncusu, ilk dansçı, ilk mühendis, ilk pilot, ilk yönetici olan kadınlar bu yolu takip edecekti. Mesela, yazar Halide Edip Adıvar, aynı zamanda siyasi bir lider oldu ve Kurtuluş Savaşı’na aktif olarak katılan “İlk Kadın Onbaşı” ünvanını aldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında ve hemen ertesinde ortaya çıkan dramatik durum, kadınları evlerine bağlayan eski gelenek ve göreneklerinden sıyrılarak değişimin bir parçası olma motivasyonunu sağlamıştı. Kadınların alışageldikleri değerleri  geçerliliklerini yitirmeye başlamıştı.

Artık kadınlar da, erkeklerin yanıbaşında, dünya kamuoyunun karşısında Türkiye’nin bağımsızlığını savunmaktaydı. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’nun çeşitli yörelerinde kadınlar gönüllü olarak savaşmaktaydı. Yine bu dönemde, Anadolu’da sadece kadınlardan oluşan ve amacı bağımsız bir Türkiye yaratmak ve bu devleti diğer Avrupa ülkelerine tanıtmak olan ilk cemiyetler de kurulmuştu. Mustafa Kemal Atatürk, Bağımsızlık Savaşı sırasında kadınlarla işbirliğinde bulunmasının ve toplam nüfusun yarısını oluşturan kadınların da savaşa katılmasının gereğine inanmaktaydı. 1923 yılında Cumhuriyet’in ilânından sonra, Atatürk’ün liderliğinde, Türkiye’yi modernleştirmek ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak amacıyla gerçekleştirilen kadın haklarının tanınması, en önemli devrimlerden biridir. Böyledir, çünkü diğer tüm devrimlerin başarısı, büyük ölçüde bu devrimin başarısına bağlıdır. 1926 yılında yeni Medenî Kanun’un kabul edilmesiyle de birlikte, Türk kadınının hakları, Türk erkeği ile eşit olarak tescil edilmiştir. Bu haklar arasında en belirgin olanları; Miras hakkı, boşanma ve kocanın izni olmaksızın mal sahibi olma hakkı, tanıklık hakkı sayılabilir.

Büyük bir toplumsal devrim yaşandı Türk insanının tarihinde. Cumhuriyetin kurulması, ihtimali olmayan bir baba ile, annenin plasentasında oluşması bile mümkün olmayan bir bebeğin doğması gibidir. Bu bebek doğmuştur, aslında bu, tüm şartlara meydan okumadır. İçte ve dışta. Tüm şartlara. Bu aşktır. Toplumsal yaşantımız, Cumhuriyetin kurulması ile birlikte bir aydınlanma dönemine girmiştir. Ancak, hayatın matematiğini düşünürsek, hiç bir şeyin aynı kalamayacağını duyumsayarak, karşılaşabileceğimiz zorluklar olabileceğini biliriz. Cumhuriyet bebeğimiz de, güzel bir çocukluk döneminden sonra, çan eğrisinin etkisini hissetmeye başlamıştır. Yine içten ve dıştan her türlü etki, laik ve demokratik yönetim biçimini tehdit etmeye başlamıştır. Çan eğrisi, matematiksel bakış açısında: her çıkışın bir inişi ve her inişin de bir çıkışı olacağının açıklamasıdır. Hayatı matematiksel açıklamak, teselli gibi görünebilir, ancak matematik hayatın kendisidir.

Cumhuriyet bebeğimiz bugün, 90 yaşındadır. Küresel yönetimler tarihine baktığımızda 90 yıl,  bir bebeğin çocukluktan çıkarak ön ergenliğe adım atması gibi tanımlanabilir. 2013 yılındayız, ve bugün, çok partili döneme geçiş yaptığımız 1950’li yılların bakiyelerini, biraz da “kendimiz ettik kendimiz bulduk” biçiminde yaşamaktayız. Bilemezdik. Tek parti, tek lider olan, ama mucizeler yaratmış olan bir lider olan Mustafa Kemal Atatürk sonrası aynı kalibrede bir lider çıkagelemezdi zaten. İnsanların temel benzersizlikleri üzerine düşünürken, belki de en temel tarihi sorunumuz; Amaçlara değil, insanlara bağlanmak olmuştur. Atatürk gibi olağanüstü bir liderin bize bıraktıkları, aslında amaçlarımızdır, stratejilerimiz ya da... Ve hep böyle kalmalıdır.

Son 10 yılda, ülkemiz bu amacın dışına doğru çıkmaya başlamıştır. Türkiye Cumhuriyetinin Vatandaşları, kadın erkek eşitliğini cinsel ayrımcılığı kullanarak dini değerleri laiklik ve demokrasi karşısına oturtan bir toplumsal anlayışa doğru sürüklenmektedir. Aynı, İslamiyetin Türk’ler tarafından kabulü esnasında yaşandığı dönemdeki gibi. Toplumsal özgürlükler kısıtlanmakta ve safi inanca odaklı, fetih kültürünün (ortaçağ) uzantısı bir gelecek planlanmaktadır. Bu gelecekte, ekonomik, hukuki, çevresel, güvenlik, siyasi, üretsel ve her şeyin ötesinde insan değerleri bilinçsizce, oy kurbanı olmaktadır. Bu gelecekte, kadınların toplumdaki rolü, üç çocuk yapan, kocasının arkasında olan anne olarak ikincil dereceye geriletilmek istenmektedir. Kadınlar, aynı mesleki başarılarla bir kamu kurumuna başvurduklarında kılık kıyafetlerine göre inançları değerlendirilmektedir.

Son 10 yılda...  “çoğaltma” politikasıyla toplam nüfusu yaklaşık 5 milyon artan ülkemiz, 2015 seçimlerine 12 milyon artış gösteren “kuşkulu” bir seçmen kitlesiyle girecektir. Bu kitlenin önemli bir kısmı, tekel devlet kanallarının yayınlarıyla uyutulan ve ülkede olup bitenden haberi olmayan, ekonomik tatminle özgürlükler arasında tercih yapmış ve bir de yüksek olasılıkla, T.C. yurttaşlığı verilmiş iç güvesiylerinden, sanal seçmenlerden oluşmaktadır.

 

liderlik ve kadın.1

 

Zehra Nur Sarıoğlu bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 32
Toplam yorum
: 11
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 368
Kayıt tarihi
: 11.10.12
 
 

Mimar Sinan Üniversitesi mezunudur. İnsan kaynakları, eğitim ve gelişim, yetenek yönetimi ve kari..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster