Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

41 quapot 41 milliyet blogun anarşisti!

http://blog.milliyet.com.tr/alierdikarabalik

18 Eylül '07

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
425
 

Türk solu ve Yök

Türk solu ve Yök
 

Hiç kimse bana eski Cumhurbaşkanı Sezer'i savunamaz, hakkı yoktur savunmaya, hele hele, bağımsızlığını hiç savunamaz. Niye? Özel Kalemi Nesrin Baytok 2002 seçimlerinden önce Baykal'ın özel kalemiydi, seçimden sonra Sezer'e geçti. 2007'de bu sefer aday olmak istedi. Özel kalem zannettiğiniz gibi düz bir kavram değil, danışman kadar önemli. Bunları geçelim kadrolaşmaya gelelim, üniversitelere ait. Bir sürü rektör dekan falan, yargı olayı, yürütme de aynı, taraflı bir gözle olmuştur.

YÖK'e atadığı üyeler de aynı, değişen birşey yok. Ülkemiz Muz Cumhuriyetine doğru tam gidecekken Tayyip Erdoğan'ın siyasi kabiliyeti, zekası, kadro kurma olayı bitirdi işi ve yine Akp aldı seçimi. Yök diyor ki, üniversiteye başörtüsü giremez, niye giremez? Ülkede şeriat sistemi kurulmasına öncülük edermiş de ondan. Eğer benim ekonomi sistemim yoksa, eğitim sistemim yoksa ne yapayım bu sol sistemi? Laiklik onlara göre en önemli şey iken, bazısına göre olmayabilir.

Türkiye'de laiklik tanımı mazoşisizm üzerinedir, diğer tüm ülkelerde ise liberalizm üzerinedir. Enteresandır ki, başörtü yasağı Türkiye, Tunus, Mısır gibi ülkelerde vardır, Amerika, İspanya, Japonya, Rusya gibi ülkelerde ise yasak değildir. Çünkü; bu ülkelerin beyin gücüne ihtiyacı vardır (sanki bizim yok).

Bizde ki laik sistem nasıl? Kamusal alan saçmalığını temel alan sistem. Unutmayalım ki, Atatürk'ün zamanındaki din anlayışıyla şimdiki aynı mı?Günümüzde binlerce ilahiyat profesörü var, %98 i de aydın insanlar. Zamanı şaşırmayalım. Osmanlı yıkılmıştı o zaman, yeni bir sistemi sevdirmek istiyorsanız yıkılan sistemi kötülemek zorundasınız. Mesela; ilk zamanlar Vahdettin'i kötüleyen Atatürk Türk Tarih Kurumunun 1934 senesindeki toplantısında şunları söylemiştir.

-Vahdettin istese bütün orduları, Enver ve Cemal'i arkasına alıp üzerimize daha güçlü bir şekilde gelebilirdi, kaçarken tüm Osmanlı mirasını alıp dünyanın en zenginlerinden birisi olabilirdi.

Kamusal alan saçmalığını yıkmamız gerekiyor. Murat Belge, Mete Tunçay, Ali Nesin, Yılmaz Esmer, Mehmet Altan, Eser Karakaş, Sinan Sertöz, Hilmi Volkan Demir, Abdullah Atalar gibi liberal aydınların ortak bildirisinde şunlar vardır: Türkiye Cumhuriyeti laik; demokrat; özgürlükçü bir devlet ise herkes istediği gibi giyinmelidir, kamusal alan saçmalığına son verilmelidir.

Sol senelerce Deniz Gezmiş, Guevara, Castro ve de en kötüsü de Atatürk gibi liderlerden yararlanarak siyaset yapmadı mı?

Kaldı ki; özgürlük ve özgür düşünce toplumun can damarıdır.

Ali Bayramoğlu ne diyor:
Dengeli ve doğal gelişmenin ana rehberidir. Serbest teşebbüs adımları ve bireysel kararlardan siyasi kararlara, edebiyattan müziğe kadar; özgür düşünce, yaratıcılığın onsuz olmaz atmosferini oluşturur. Yaratıcılık ise kültürel, ekonomik ve siyasi refahın temel koşulunu oluşturur.


Demokrasinin anlamı da burada gizlidir.

Zira, fikir üretimini, düşünceyi, özgür ve rekabetçi tartışma besler; tartışmayı mümkün kılan ise demokrasidir.

Tartışmanın temel işlevi “ötekini” dinlemek ve anlamaksa; anlamak farklı görüşler arasında etkileşime yol açıyorsa; etkileşim de zengin ve yaratıcı bir kimlik üretiyorsa, bu, eşitlikçi, özgürlükçü ilke ve kurallar etrafında şekillenen bir toplumsal mutabakat demektir, demokrat bir zihniyet demektir...

Demokrasiden beslenen ve demokrasiyi besleyen de işte bu mutabakat ve zihniyettir...

İş kelimelere dökülünce basit görünür. Ama pek de öyle değildir.

Bu mutabakatın olmadığı, bu zihniyetin yerleşmediği diyarlarda, demokrasi yalnızca kendi çıkarlarımız adına kullanacağımız bir silaha dönüşür çünkü. Demokratlık, bir siyasi mücadele aracı haline, çıkar savunmak için edinilmiş geçici bir kimlik haline geliverir.

Oysa “demokrasi ve demokratlık, bizde olanın tersine, her şeyden önce kendini sorgulama ve mutlak kılmama çabası”dır. Ve bu çabanın ötekilerin, bizden farklı olanların varlığıyla, talepleriyle ilişki içinde olmasıdır.

Farklı olanı anlamak böyle mümkün olur ve bu, demokratlığın ana koşuludur. Yani farklı olanı anlamak yetmez, onunla birlikte bir şeyler inşa etmek iradesi gerekir. Bu nedenle, demokratın merceği topluma dönüktür; devlete, siyasi merkezlere değil.

Bunun içindir ki, Kürt meselesinden tesettür meselesine, AB üyeliğinden Susurluk meselesine ve askeri vesayete ayrı gözlerle bakıp, meşrebine göre birini öven, diğerine söven bakışa demokrat bakış denemez.

Demokratlık parçalı olmaz.

O tutarlı bir zihniyettir, yani bir bütündür. Demokratlık kimliğe göre, esasa göre şekil değiştirmez.

O, söz konusu kim olursa olsun, sorun ne olursa olsun, önce usullerin, kuralların, ilkelerin dikkate alınmasına demokratlık denir.

Toplumun, medyanın, devletin merkezine bakın…

Solcu olduklarını iddia eden gençlere bakın…

Çağdaş olduklarını söyleyen kesimlere bakın…

Ne yazık ki biz bu şemanın hâlâ uzağındayız.

BUNLAR DA KEMALİSTLER HAKKINDA SÖYLEDİKLERİDİR.

23 Temmuz seçim sonuçları, askeri girişimlerin meşruiyetten yoksun kalması, Çankaya'daki ilk tesettürlü first lady'in varlığını ülkenin yüzde 75'inin doğal karşılaması, AK Parti etrafında oluşan liberal ve demokrat seçmen ittifakı, 12 Eylül rejiminin ve anayasasının sonuna gelinmesi, AK Parti'nin git gide daha reformcu bir güzergâh izlemesi...

Tüm bunlar yeni dönemin anlamlı ve belirleyici işaretleridir…

Ve bunların hiç biri bir anda ortaya çıkmamıştır…

Toplumun değişmesi, bazen, fay hatlarındaki gerilim birikimine benzer. Enerji birikir ve bir anda boşalır. Boşalma anı, değişimin kendisi bize empoze ettiği andır. Toplumsal hayatta bir dönemi diğerinden ayıran, işte söz konusu depremler, yani “değişim dalgaları”dır.

Yeni dalga, 1980'li yıllara hâkim olan “bireycilik” dalgasından oldukça farklıdır. Yeni iklim kimlikler ile bireylerin ve bireyleşmenin yan yana yaşadığı, ama daha çok iç içe geçtiği ve birbirini imha etmeden etkilediği bir yapıya işaret etmektedir. Bu yapı doğal olarak ciddi bir değişim dalgasının varlığını ortaya koymakta, gerek İslami kesimde gerek laik kesimde köklü bir sorgulama, hatta dönüşme süreci yaşandığını göstermektedir.

Dalga, 2000'li yılların başlarında sessiz ve tazeydi.

Bugün ise devasa ve belirleyicidir.

23 Temmuz 2007 seçimleri bu dalganın hem bir kanıtı hem bir sonucudur.

Peki, bu sonuç ve bu kanıt, yani “değişim süreci” bize ne anlatıyor?

Şunları:

1. 1997'de açılan sayfa toplumun merkezi ile çevresi arasındaki mesafelerin azalmasından üreyen bir kriz dönemiydi. Bugün bu kriz önemli ölçüde geride bırakılmış ve çatışma yerine entegrasyon sayfası açılmıştır. Ancak bu entegrasyon bir benzeşme mekanizması üzerine kurulu değildir. Parçalı ve iniş çıkışlı yaşanmakta, en önemlisi gerek bireylerin gerek kesimlerin fayda, tutum, beklenti ve eylem açısından “çoğullaştığı” bir yapı üzerinden gerçekleşmektedir…

Son dönemde toplumun kutuplaşmaya direnmesi, temel olarak bu gelişmede yatmaktadır…

2. Bu değişim sürecini iç dinamikler açısından besleyen çatışmalar ve çatışma dönemi olmuştur. Çatışmalar sırasında toplumsal, kültürel ve siyasi karşılaşmalar, etkileşimler ve deneyimler yaşanmıştır. Değişim dinamikleri açısından belirleyici olan husus, aktörlerin ötekine bakışlarının kendilerine bakışlardan hareketle değişmesidir, yani kendilerine bakışın farklılaşmasıdır. Dolayısıyla değişimde söz konusu olan siyasi bir uzlaşmadan çok, toplumsal bir iç içe geçiş ve buradan kaynaklanan uzlaşmadır.

Son dönemi belirleyen, Gül'e destek olan, tesettürü toplumsal açıdan normalleştiren demokrat ittifak bu gelişmenin bir sonucudur…

3. Değişim süreci, temel olarak toplumun orta kademelerinden doğmuş, bu kademeler tarafından üretilmiş ve sürüklenmiştir. Böyle olduğu oranda, değişim süreci tersten çalışmakta, siyasi tutum ve beklenti açısından bu orta sınıfı yeniden oluşturan unsurlar içermektedir. Nitekim laik kesim ve İslami kesimin önemli bir çoğunluğu demokrasiye, özgürlüğe, haklara bakış açısından birbirine yaklaşmaktadır. Her iki kesimde değişime direnç içinde olan ya da “tersten değişme” yaşayan kutuplar ise zihniyet açısından birbirine benzemeye yüz tutmaktadır.

Kemalistlerin anlamadığı da işte budur.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ayrıca Ulu Önder'e karşıtsan, ki öyle olduğun ulu ortadır, varlığını inkar ediyorsun demektir. Kendi varlığını inkar eden, yok sayanı, hiç kimse önemsemez, var saymaz, umursamaz...

turgenyev 
 14.10.2007 12:15
 

Kimse savunamazmış! rte başkanın gibi atıp tutmaya, meydan okumalara, ulu orta boş konuşmaya, memleketten gitsin, bizden olmayan defolsun demeyi pek güzel öğrenmişsin. yobazlık taraftarlığın - ki bu hükümet yardakçılığıdır- hayırlı olsun. asan, sakalın, takken, cübbenle de tam olursun.

turgenyev 
 14.10.2007 12:13
 

ama sakal bırakmamışsın. oldu mu şimdi? hehehe

Canan Öz 
 21.09.2007 12:05
Cevap :
Akp dediğin gibi şeriatçıysa; neden 1-)Ertuğrul Günay 2-)Zafer Çağlayan 3-)Dengir mir mehmet fırat 4-)Yusuf Ziya İrbeç 5-)Şaban Dişi 6-)Cemil Çiçek 7-)Murat Başesgioğlu 8-)Mehmet Aydın 9-)Kürşat Tüzmen 10-)Mehmet Şimşek 11-)Veysel eroğlu gibi akp de yer alan sol ve sağ liberal,dikkatiniziçekerim,liberal geçmişlerinde chp,shp,dyp ve anap ta siyaset yapmışlar,araştırın laf yapmayın fazla. Peki,ufuk uras,baskın oran,ibrahim kaboğlu,ali nesin,murat belge,eser karakaş,mehmet altan gibi sol çoğu sosyalist liberaller neden akp'yi destekliyor? Hepsi anayasa profesörü olan ve çoğu cumhuriyetçi,laiklikçi(sizin gibi mazoşist ve muzcu değil) Ergun özbudun,zühdü aslan,yavuz atar,fazıl hüsnü erdem,levent köker,serhat yazıcı'ya bu anayasa hazırlatılmıştır.Akp ile uzaktan yakından alakaları yoktur. Ayrıca,yakında sakalları bzi mi takarız,yoksa sizin .................... onu bilemem.  21.09.2007 18:35
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 14
Toplam yorum
: 24
Toplam mesaj
: 12
Ort. okunma sayısı
: 1605
Kayıt tarihi
: 17.08.07
 
 

Öğrenciyim, matematiği ve edebiyatı severim. Neo-liberalim. Yaratıcı hayatı daha çok severim. Düzeyl..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster