Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Mart '15

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
469
 

Türkçe'nin Romancısı Yaşar Kemal

MEMİDİK’İN ÖFKESİ

Memidik söğüt yaprağı bıçağını olanca hızıyla kınından çekti, bıçak ay ışığında bir şimşek mavisinde balkıyarak havada geniş bir yay çizdi. Memidik’in bütün bedeni avına atılmaya hazır kaya atmacaları örneği iliklerine kadar gerildi.Olduğu yerde bir sıçradı, sonra gene gergin, gerilmiş bacakları titreyerek öyle kalakaldı. Bedeni tepeden tırnağa ağır bir kurşun külçesine dönmüştü. Öyle kıpırtısız. (..) Çalının içine yumulmuş daha titriyordu. Hem titriyor, hem de söğüt yaprağı sapını var gücüyle sıkıyordu.

“ Bu gece öldürmeliyim şunu. Bu gece, bu gece... Bu gece son... Bu adam ölmezse ben iflah olmam.”

Tabanları, hayaları, dizleri sızlar gibi oldu. Bir de içi bulandı, kusacağı geldi.

Yediği dayak hiç aklından çıkmıyor. Hiç mi hiç... Arkasına takılmış yedi kavak boyunda yedi top ışığı olan, geceleri gündüz eden aydınlık su yüzlü varmış yitmiş de Kırklara karışmış, ermiş Taşbaşoğlu yüzünden yemişti bu dayağı. Sefer’in adamı, zebella boylu Ömer’den yemişti dayağı. Dayaktan sonra üç ay yataktan çıkamamış, kan işemişti. Bir adam da böylesine döğülür öldürülür mü? O canavar Ömer’in bile eli varmazdı bu kadarlığına... Taşbaşoğlu’nun can bir düşmanı Sefer yaptırmıştı bunu.

Komşuları başına birikmiş:

“Bu dert iflah etmez Memidik’i öldürür.” demişlerdi.

“Gavur Sefer.”

Anası hep ağlamıştı.

Memidik ölmedi, ölmedi ama iflah da olmadı. Yataktan çıktıktan sonra köyün içine çıkamadı, kimsenin yüzüne bakamadı. Hep dağlarda, koyaklarda, bozkırlarda dolaşıyordu. Bereket versin avcıydı da dağlarda tek başına av avlıyordu da insan içine çıkmak gereğini duymuyordu. Anasının yüzüne bakamıyordu, utancından.

“ Sefer ölmeyince ben dertten kurtulamam. Onu öldürmeliyim ki insan içine çıkabilmeli, insan yüzüne bakabilmeliyim.”

Söğüt yaprağı bıçağını günlerce bileyledi. Bıçak değer değmez kılı keser oldu.

Karlı kış gecelerinde sabahlara kadar Sefer’in kapısını bekledi. Avucunun içine kan oturdu. Sedef bıçağı elinde buz tuttu. Sefer’le karlı gecelerde çok karşılaştı, çok burun buruna geldi. Titredi, çözüldü, bıçağı elinden karların üstüne düştü. Sefer’e bir şey yapamadı. İçindeki öfke de azdıkça azdı.

Sonunda:

“ Bu kışta kıyamette, bu donda soğukta, insan beklemekten çözülüyor.” dedi. “Çukurova’ya indiğim gün, onu Çukurova toprağına sermek boynumun borcu olsun.”

Çukurova’ya inince, elinin ayağının çözülmeyeceğine inanıyordu. İşte gene çözüldü. Memidik ucu bucağı bulunmaz bir karanlık duvarına geldi dayandı. Umutsuzluğun son ucundaydı.

“ Kendi kendimi öldürmeliyim.” dedi.” Öldüreceğim.”
Ya kendini öldürürken de eli ayağı kesilirse?

Karartının gittiği yöne doğru yürüdü. İki yüz, üç yüz adım gidince bir karaçalılığa düştü. Dikenler bacaklarını daladı, şalvarını azıcık yırttı. Ortalık acı pıtırak kokuyordu. Bir yerlerden bir nane kokusu, bataklık kokusuna karışmış geliyordu. Geceyi kurumuş ekin sapı, sığır kuyruğu çiçeği kokusu almıştı. Kokular, gece, ay ışığı ıpıslaktı. İncecik yoldan dereye indi, sonra da tepeye çıktı. Tepenin öte yüzü bir eski mezarlıktı, gözlerini yumup oradan uzaklaştı. Başını kaldırdığında gene dereye, derenin apak çakıltaşlarıyla döşenmiş büyük, düz bir alan kadar yayılmış geçidine geldiğini gördü, hiç şaşırmadı.

Burada su ancak insanın ayak bileklerine kadar çıkıyor, yanar döner karınları parlayarak yukarılara giden balık sürüleri suyun yüzünden dışarı fırlayacakmış gibi oluyordu. Karartı geçitte büyük bir çakıltaşının üstüne oturmuş ayaklarını suyun içine sokmuştu. Arkası Memidik’e dönüktü. Omuzları amma da genişti! Dev bir adamın omuzlarına benziyordu.

“ Muhtar Sefer bu kadar iri değildir.” dedi Memidik kendi kendine.

“ Allalem ay ışığında böyle gözüküyor, karanlıkta insanlar gittikçe büyür, dört misli, beş misli olurmuş. Şimdi belki ben de on misli büyümüşümdür.”

Bunu üstüste, seslice birkaç kere tekrar etti. Güven geldi.Karartının üst başında bir oylum ağınağacı vardı. Ayaklarının ucuna basa basa ağınağacının arkasına kaydı. Bıçağının sapını kavradı, karartının üstüne atılacakken gene çözüldü, bir titreme sıtmasına tutulup yere çöküverdi.

Karartının önünde büyük bir pullu balık, gümüş karnı ay ışığında parlayarak üç kere suyun yüzüne atladı.Karartı başını kaldırdı balığa baktı. Sonra balığın fırladığı yere bir çakıltaşı attı.

Memidik’in öfkesi arttıkça artıyor, kendine lanetler yağdırıyordu. Ahah, şimdi eli ayağı bir tutsaydı, içi böylesine üşümese, titremeseydi! Şimdi varsaydı, elindeki bıçağını köküne kadar onun sırtına, tam yüreğinin üstüne saplasaydı... Kanı suyun içine akardı. Akan su kızıl kana keserdi.

(Yaşar KEMAL, Ölmez Otu)

AÇIKLAMALAR

Yaşar Kemal’in Ölmez Otu adlı romanından alınan “Memidik’in Öfkesi” Orta Direk, Yer Demir Gök Bakır romanlarıyla bütünleşen bir yaşanmışlığı anlatıyor.

Çukurova’da pamuk toplayan köylülerin güç koşullarda nasıl yaşadıkları kurulan mit üzerinde yükselir. Köylülerce yaratılan bu mit Memidik’in Öfkesi’nde bir cinayet mitine dönüşür. Bu cinayet miti romanın kurgusuna yön verir.

Yazınsal türlerde ( öykü, roman, oyun ) geçen kişileri kavrayarak onların tip mi, karakter mi; temel kişi mi, yan kişi mi olduğunu kavrarız. Bu tür metinlerdeki kişiler somut öğe olduğu için gerçek yaşamdaki kişilerden daha iyi tanır, daha iyi anlarız. Yazar kişileri verirken açıklama, betimleme, konuşturma, eylem içinde yaşatma, karakterlerin birbiriyle ilgili yargılarını verme gibi anlatım yollarına başvurur.

Roman, insanın insanla, insanın kendisiyle, insanın doğal ve toplumsal çevresiyle olan tüm çatışmalarını olay ve oluş bağlamı içinde verir. Olay dizisi okurun merak duygusunu kamçılar. Olay örgüsü de us gücü, bellek gücü ister.

Roman, insana özgü bir insanlık durumunu bulgulamaya, anlatmaya çalışır. İnsan romanın vazgeçilmez öğesidir. Romanda tipleştirme kişiyi kişide simgeleme işi olarak başvurulan anlatım yollarından biridir. Tipleştirme kişiliği oluşturan belli bir eğilimin büyüteçle yansıtılmasıdır.
Karakter çizme ise insanı bedensel, ruhsal, toplumsal yanıyla tanımlamadır.

Bu iki yöntem dışında anlatıcı her şeyi bilen, gören, sezen kişidir. Anlatım olarak romancı özgürdür. Bir romanın içerisinde değişik yazı türlerinin özelliklerinden yararlanılabilir. Mektup, anı, günlük, deneme, gezi yazıları, söylev ve bildiriler gibi her türlü yazının olanaklarını kullanır.

Romanda yer ve zaman öğesi de romanı değerlendirmede önem taşır. Yer, fiziksel, toplumsal, doğal çevredir. Zaman, sürel boyut, tarihsel boyut olarak değerlendirilir.

Roman türleri, Kimi kuramcılar yazın akımları doğrultusunda (gerçekçi, naturalist, romantik); kimileri romanın içeriğine göre (toplumcu, bireyci), kimileri de romanın anlattığı sorunların türüne göre (politik, töre, tarihsel) değişik ölçütler kullanarak romanları adlandırmaktadırlar. Bu değişik ölçütler yerine romanları şu beş kümede toplayabiliriz:

Serüven romanları:

Okuru gerilim içinde tutmak için serüvene ağırlık veren, anlatım ve üslup kaygısı gütmeyen romanlardır. Örnek, Alexandre Duma Pere'nin Üç Silahşörler

Polisiye ve casusluk romanları:

Heyecan, korku, merak duygularını besler. Örnek, Agatha Christie’nin Hercule Poriot; Ahmet Ümit, Sultanı Öldürmek, Kar Kokusu, Bir Ses Böler Geceyi

Yığın romanları:

Düşleri doyurmayı amaçlayan, okuru gerçek ortamdan uzaklaştırıp ona yabancılaştıran roman türü. Örnek, Kerime Nadir, Peride Celal, Esat Mahmut Karakurt

Edebi romanlar:

Romana özgü özellikleri taşıyan, dil ve anlatıma özen gösteren, yazınsal metinlere özgü dil evreni içinde estetik değerleri ahlaki ve toplumsal değerler içinde eriterek veren romanlardır. Örnek, Yaşar Kemal, Tahsin Yücel, Oya Baydar, Orhan Pamuk vb.

Fantastik romanlar:

Anlatılanlar gerçek dışı dünyada geçer.Teknolojinin yerini büyü alır. Örnek, J.K.Powling’in Harry Potter dizileri, J.R.R Tolkein’in Yüzüklerin Efendisi. Bizim Yazınımızda fantastik roman 2000 yılından sonra yazılır. Saygın Ersin’in Zülfikar’ın Hükmü, Erbain Fırtınası; Zafer Sönmez’in Saklı Ülke, Gerdek Kaya, Genç Tanrılar; Barış Müstecaplıoğlu’nun Perg Efsanelerii; Orkun Uçar’ın, Asi; Sadık Yemni’nin, Muska, Yatır, Öte Yer, Çözücü

Haliç Piyer Loti eşimleyim

'TÜRKÇENİN ROMANCISI YAŞAR KEMAL

                                       MEMİDİK’İN ÖFKESİ

          Memidik söğüt yaprağı bıçağını olanca hızıyla kınından çekti, bıçak ay ışığında bir şimşek mavisinde balkıyarak havada geniş bir yay çizdi. Memidik’in bütün bedeni avına atılmaya hazır kaya atmacaları örneği iliklerine kadar gerildi.Olduğu yerde bir sıçradı, sonra gene gergin, gerilmiş bacakları titreyerek öyle kalakaldı. Bedeni tepeden tırnağa ağır bir kurşun külçesine dönmüştü. Öyle kıpırtısız. (..) Çalının içine yumulmuş daha titriyordu. Hem titriyor, hem de söğüt yaprağı sapını var gücüyle sıkıyordu.

        “ Bu gece öldürmeliyim şunu. Bu gece, bu gece... Bu gece son... Bu adam ölmezse ben iflah olmam.”

       Tabanları, hayaları, dizleri sızlar gibi oldu. Bir de içi bulandı, kusacağı geldi.

       Yediği dayak hiç aklından çıkmıyor. Hiç mi hiç... Arkasına takılmış yedi kavak boyunda yedi top ışığı olan, geceleri gündüz eden aydınlık su yüzlü varmış yitmiş de Kırklara karışmış, ermiş Taşbaşoğlu yüzünden yemişti bu dayağı. Sefer’in adamı, zebella boylu Ömer’den yemişti dayağı. Dayaktan sonra üç ay yataktan çıkamamış, kan işemişti. Bir adam da böylesine döğülür öldürülür mü? O canavar Ömer’in bile eli varmazdı bu kadarlığına... Taşbaşoğlu’nun can bir düşmanı Sefer yaptırmıştı bunu.
 
       Komşuları başına birikmiş:

      “Bu dert iflah etmez Memidik’i öldürür.” demişlerdi.

       “Gavur Sefer.”

       Anası hep ağlamıştı.

       Memidik ölmedi, ölmedi ama iflah da olmadı. Yataktan çıktıktan sonra köyün içine çıkamadı, kimsenin yüzüne bakamadı. Hep dağlarda, koyaklarda, bozkırlarda dolaşıyordu. Bereket versin avcıydı da dağlarda tek başına av avlıyordu da insan içine çıkmak gereğini duymuyordu. Anasının yüzüne bakamıyordu, utancından.

      “ Sefer ölmeyince ben dertten kurtulamam. Onu öldürmeliyim ki insan içine çıkabilmeli, insan yüzüne bakabilmeliyim.”

        Söğüt yaprağı bıçağını günlerce bileyledi. Bıçak değer değmez kılı keser oldu.

        Karlı kış gecelerinde sabahlara kadar Sefer’in kapısını bekledi. Avucunun içine kan oturdu. Sedef bıçağı elinde buz tuttu. Sefer’le karlı gecelerde çok karşılaştı, çok burun buruna geldi. Titredi, çözüldü, bıçağı elinden karların üstüne düştü. Sefer’e bir şey yapamadı. İçindeki öfke de azdıkça azdı.

         Sonunda:

        “ Bu kışta kıyamette, bu donda soğukta, insan beklemekten çözülüyor.” dedi. “Çukurova’ya indiğim gün, onu Çukurova toprağına sermek boynumun borcu olsun.”

         Çukurova’ya inince, elinin ayağının çözülmeyeceğine inanıyordu. İşte gene çözüldü. Memidik ucu bucağı bulunmaz bir karanlık duvarına geldi dayandı. Umutsuzluğun son ucundaydı.

       “ Kendi kendimi öldürmeliyim.” dedi.” Öldüreceğim.”
Ya kendini öldürürken de eli ayağı kesilirse?

         Karartının gittiği yöne doğru yürüdü. İki yüz, üç yüz adım gidince bir karaçalılığa düştü. Dikenler bacaklarını daladı, şalvarını azıcık yırttı. Ortalık acı pıtırak kokuyordu. Bir yerlerden bir nane kokusu, bataklık  kokusuna karışmış geliyordu. Geceyi kurumuş ekin sapı, sığır kuyruğu çiçeği kokusu almıştı. Kokular, gece, ay ışığı  ıpıslaktı. İncecik yoldan  dereye indi, sonra da tepeye çıktı. Tepenin öte yüzü bir eski mezarlıktı, gözlerini yumup oradan uzaklaştı. Başını kaldırdığında gene dereye, derenin apak çakıltaşlarıyla  döşenmiş  büyük, düz  bir alan kadar yayılmış geçidine geldiğini gördü, hiç şaşırmadı.

         Burada su ancak insanın ayak bileklerine kadar çıkıyor, yanar döner karınları parlayarak yukarılara  giden balık sürüleri suyun yüzünden dışarı fırlayacakmış gibi oluyordu. Karartı geçitte büyük bir çakıltaşının üstüne oturmuş ayaklarını suyun içine sokmuştu. Arkası Memidik’e dönüktü. Omuzları amma da genişti! Dev bir adamın omuzlarına benziyordu.

         “ Muhtar Sefer bu kadar iri değildir.” dedi Memidik kendi kendine.
 
         “ Allalem ay ışığında böyle gözüküyor, karanlıkta insanlar gittikçe büyür, dört misli, beş misli olurmuş. Şimdi belki ben de on misli büyümüşümdür.”

         Bunu üstüste, seslice birkaç kere tekrar etti. Güven geldi.Karartının üst başında bir oylum ağınağacı vardı. Ayaklarının ucuna basa basa ağınağacının arkasına kaydı. Bıçağının sapını kavradı, karartının üstüne atılacakken gene çözüldü, bir titreme sıtmasına tutulup yere çöküverdi.

         Karartının önünde büyük bir pullu balık, gümüş karnı ay ışığında parlayarak üç kere suyun yüzüne atladı.Karartı başını kaldırdı balığa baktı. Sonra balığın fırladığı yere bir çakıltaşı attı.

         Memidik’in öfkesi arttıkça artıyor, kendine lanetler yağdırıyordu. Ahah, şimdi eli ayağı bir tutsaydı, içi böylesine üşümese, titremeseydi! Şimdi varsaydı, elindeki bıçağını köküne kadar onun sırtına, tam yüreğinin üstüne saplasaydı... Kanı suyun içine akardı. Akan su kızıl kana keserdi.

(Yaşar KEMAL, Ölmez Otu)

                                                   AÇIKLAMALAR

         Yaşar Kemal’in Ölmez Otu adlı romanından alınan “Memidik’in Öfkesi”  Orta Direk, Yer Demir Gök Bakır romanlarıyla bütünleşen bir yaşanmışlığı anlatıyor.

        Çukurova’da pamuk toplayan köylülerin güç koşullarda nasıl yaşadıkları kurulan mit üzerinde yükselir. Köylülerce yaratılan bu mit Memidik’in Öfkesi’nde bir cinayet mitine dönüşür. Bu cinayet miti romanın kurgusuna yön verir.

       Yazınsal türlerde ( öykü, roman, oyun ) geçen kişileri kavrayarak onların tip mi, karakter mi; temel kişi mi, yan kişi mi olduğunu kavrarız. Bu tür metinlerdeki kişiler somut öğe olduğu için gerçek yaşamdaki kişilerden daha iyi tanır, daha iyi anlarız. Yazar kişileri verirken açıklama, betimleme, konuşturma, eylem içinde yaşatma, karakterlerin birbiriyle ilgili yargılarını verme gibi anlatım yollarına başvurur.

        Roman, insanın insanla, insanın kendisiyle, insanın doğal ve toplumsal çevresiyle olan tüm çatışmalarını olay ve oluş bağlamı içinde verir. Olay dizisi okurun merak duygusunu kamçılar. Olay örgüsü de us gücü, bellek gücü ister.

       Roman, insana özgü bir insanlık durumunu bulgulamaya, anlatmaya çalışır. İnsan romanın vazgeçilmez öğesidir. Romanda tipleştirme kişiyi kişide simgeleme işi olarak başvurulan anlatım yollarından biridir. Tipleştirme kişiliği oluşturan belli bir eğilimin büyüteçle yansıtılmasıdır. 
Karakter çizme ise insanı bedensel, ruhsal, toplumsal yanıyla tanımlamadır.

        Bu  iki yöntem dışında anlatıcı her şeyi bilen, gören, sezen kişidir. Anlatım olarak romancı özgürdür. Bir romanın içerisinde değişik yazı türlerinin özelliklerinden yararlanılabilir. Mektup, anı, günlük, deneme, gezi yazıları, söylev ve bildiriler gibi her türlü yazının olanaklarını kullanır.

       Romanda yer ve zaman öğesi de romanı değerlendirmede önem taşır. Yer, fiziksel, toplumsal, doğal çevredir. Zaman, sürel boyut, tarihsel boyut olarak değerlendirilir.

       Roman türleri, Kimi kuramcılar yazın akımları doğrultusunda (gerçekçi, naturalist, romantik); kimileri romanın içeriğine göre (toplumcu, bireyci), kimileri de romanın anlattığı sorunların türüne göre (politik, töre, tarihsel) değişik ölçütler kullanarak romanları adlandırmaktadırlar. Bu değişik ölçütler yerine romanları şu beş kümede toplayabiliriz:

. Serüven romanları: 

Okuru gerilim içinde tutmak için serüvene ağırlık veren, anlatım ve üslup kaygısı gütmeyen romanlardır.Örnek, Alexandre Duma Pere'nin  Üç Silahşörler

. Polisiye ve casusluk romanları: 

Heyecan, korku,merak duygularını besler.Örnek, Agatha Christie’nin Hercule Poriot; Ahmet Ümit, Sultanı Öldürmek, Kar Kokusu, Bir Ses Böler Geceyi

. Yığın romanları:

Düşleri doyurmayı amaçlayan, okuru  gerçek ortamdan uzaklaştırıp ona yabancılaştıran roman türü.Örnek, Kerime Nadir, Peride Celal, Esat Mahmut Karakurt

. Edebi romanlar:

 Romana özgü özellikleri taşıyan, dil ve anlatıma özen gösteren, yazınsal metinlere özgü dil evreni içinde estetik değerleri ahlaki ve toplumsal değerler içinde eriterek veren romanlardır.Örnek, Yaşar Kemal, Tahsin Yücel, Oya Baydar,Orhan Pamuk vb.

. Fantastik romanlar:
 
Anlatılanlar gerçek dışı dünyada geçer.Teknolojinin yerini büyü alır.Örnek, J.K.Powling’in Harry Potter dizileri, J.R.R Tolkein’in Yüzüklerin Efendisi. Bizim Yazınımızda fantastik roman 2000 yılından sonra yazılır. Saygın Ersin’in Zülfikar’ın Hükmü, Erbain Fırtınası;  Zafer Sönmez’in  Saklı Ülke, 
Gerdek Kaya, Genç Tanrılar; Barış Müstecaplıoğlu’nun Perg Efsanelerii; Orkun Uçar’ın, Asi; Sadık Yemni’nin, Muska, Yatır, Öte Yer, Çözücü

Haliç Piyer Loti eşimleyim'
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1064
Toplam yorum
: 308
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 703
Kayıt tarihi
: 24.03.12
 
 

Türkay KORKMAZ, umuda yolculuğu ertelemez. Mermeri delenin damlanın sürekliliği olduğunu bilir. Y..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster