Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Eylül '12

 
Kategori
Dil Eğitimi
Okunma Sayısı
2162
 

Türkçe öğretimde yöntem/ tartışmalı konular/ basın yayında dil

Türkçe öğretimde yöntem/ tartışmalı konular/ basın yayında dil
 

TÜRK DİLİ, EKİM 1981


Türkçe ve Edebiyat Öğretimi ”  ana başlığı altında :

1 . Yöntem ve teknikler

2 . Dilbilgisinde tartışmalı konular

3 . Basın ve yayında kullanılan dilin eğitime etkileri

Bu üç alt başlıkla konuları sizlere sunacağım. Bu konuları irdelemeye, açmaya çalışarak somut sağlıklı sonuçlara varacağımızı umuyorum.

1 . Yöntem ve Teknikler

Türkçe öğretimde “tanımak” kavramını anlamak, kavramak, algılamak anlamında alıyoruz. Anlamak ve  anlatım birbirine sıkı sıkıya bağlı iki kavram. Yani konuyu anlatabilmek için önce konuyu kavramak gerekiyor. “ Siz kendiniz konuyu kavramadıkça onu başkasına anlatamazsınız.” diyor bir dilci (Bryan).

Tanıma, dili tanımayı, kullanmayı gerektirir. Bunun için Türkçenin anlatım olanaklarını kavratmayı, yazılı anlatımla ilgili teknik bilgi ve becerileri kazanmak gerekir. Sözlü anlatımda da aynı durum geçerli olmakla birlikte biz daha çok yazılı anlatım üzerinde duracağız. Yani okuma parçalarının tanınması üzerinde durup yöntemlerinin ne olması gerektiği bu bölümde verilecektir.

Bir metnin tanınması “anadili iyi bilmek”ten geçer. Anadilini iyi bilmeyen bir öğretmen, bu dilin öğretimi şöyle dursun, öteki derslerin öğretiminde de başarılı olamaz.

 

Demek ki, anadilimizi iyi öğrenmek durumuyla karşı karşıyız.Prof. Dr. Doğan Aksan, “ İlk ve ortaöğretimde ciddi bir anadili öğretimi gereklidir.” diyor. Sonra şöyle sürdürüyor: “ Bir işin başta gelen konularından biri hem nitelik hem de nicelik bakımından yeterli öğretmen kadrosunun yetiştirilmesi, biri de öğrenciye okuma alışkanlığının kazandırılması, ayrıca onun eline iyi ve ucuz kitap verilmesidir.

Okullarımızda Türkçe, dilbilgisi ve kompozisyon derslerinin yeterince okutulduğu söylenemez. Kitap konusunda eksiklerimiz ortada, yükseköğretim kurumlarında, üniversite bitirmiş kimselerde görülen eksiklerde ortaöğretim düzeyinde anadili öğretimi açısından belirgin olan bir yetersizliğin başlıca etken olduğunu söyleyebiliriz.”(1)

Çeşitli olumsuz etkenler yüzünden “ anadili öğretimi”ni okullarımızda gerçekleştiremiyoruz. İlkokul, ortaokul, lise birbirine bağlı olarak “ anadili öğretiminde eksikler taşıyor. Anadilini örenemeyen öğrenci diğer dersleri de izleyemiyor. Oysaki. Bir öğrenci anadilinin anlatım olanaklarından yeterince yararlanabiliyorsa, o öğrenci bütün alanlarda başarılı olabilir. Anadilinin anlatım gücünü bilmiyor ve bundan yararlanamıyorsa hiçbir alanda başarılı olamaz.

Demek oluyor ki, anlama ve anlatım anadilimizi iyi bilmekten, onu doğru uygulamaktan geçiyor.

Bu durumda anadili öğretimi nasıl yapılmalıdır sorusuyla karşı karşıya bulunuyoruz. Bu soruyu yanıtlamak için izin verirseniz yine sevgili Doğan Aksan’a kulak verelim:

 

“ Anadili dersleri bilim değil, sanat gibi öğrenilmelidir.”(2) diyor.

Bu konuyu izninizle biraz açmak istiyorum. Okullarımızdaki anadili öğretimini kural yazdırmak ve onları ezberlemek olarak anlayıp uygulayan öğretmenlerimizi anımsıyor musunuz? Bu yöntemin diğer derslerde de uygulandığını biliyoruz.

Şimdi, biz konumuza dönelim. Yani anadili öğretimi, Türkçe öğretimi. Örneğin, öğrenciye sözcük türlerini mi kavratmak istiyorsunuz, tanımını yazdırıp ezberletir misiniz,. yoksa bu aşamaya gelinceye değin daha önce başka araçlar, yöntemler mi uygularsınız? Öğrencilik yıllarımda kalan bir anımı izninizle sizlerle paylaşmak istiyorum. Türkçe dersinde öğretmenimiz önadları (öğretmenimiz sıfat diyordu)verirken derse şöyle bir tanımla girmişti: “ Varlıkların durumlarını, renklerini, biçimlerini, durumlarını bildiren kelimelere (sözcük değil) sıfat denir.” demişti.

Bu anının üzerinden yıllar geçerken bu tanımın yanlış olduğunu öğrenecektim. “Yeşil, bir, güzel” sözcüklerinin tek başına ad olduğunu öğrenmiştim. Bu yanlışa bir başkasını eklemek istiyorum.” Varlıklara ad olan kelimelere isim denir.” Tanımı da yanlıştı.Eşanlamlı sözcüklerin aynı tümcede yinelenmesinin anlatım bozukluğu olduğunu yine yıllar sonra öğrenecektim. Sanki “ad” ile “isim” başka anlamlarda sözcüklerdi.Bu tanım, Ali’ye Ali denir türünden bir tanımdı.

Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Sizler de yaşamışsınızdır buna benzer yanlışları sanırım. Yukarıda “sıfat”, “isim” olarak yapılan tanımlarda öğretmenin öğrendiğini sandığı – daha doğrusu ezberlediğimizi -  “sıfat” ve “ismi” başka örnek metinlerde bulamıyordum, gösteremiyordum. Ezbere dayanan, metinden kopuk

 

öğretim ezber dışında, öğrenciye bir beceri, davranış kazandırmıyordu. Aynı zamanda,  ezberlenen çabuk da unutuluyordu. Böyle bir öğretim istenilen amacı sağlamıyordu. Öğretmenin elindeki kitap bu yöntemle yazılmıştı, öğretmen de bunu uyguluyordu. 

Peki, yöntem ne olmalı anadili öğretiminde?

Bu çok önemli bir durum, sorun. Öğretimde metinlerden  yola çıkarak tanıma gitmek gerektiğini düşünen olmamış mıydı? Tümevarım yönteminin öğrencinin düşünme, araştırma yeteneğini geliştireceğini öğrenmek için yılların geçmesi mi gerekiyordu. Tümdengelimle dayatılan yargı, tartışılmadan kabul et anlamını taşır. Bunu kırmak, öğrencinin yetenekleri doğrultusunda da gelişmesini sağlayacaktır.

Şimdi bu yöntemle “ad” konusunu işleyelim. Adların çokça kullanıldığı, türlerinin bulunduğu, Türkçenin özenle işlendiği bir metin bulalım. Bu metinde “ad” olan sözcüklerin altları öğrencilerle birlikte çizelim, sonra altları çizilen sözcüklerin neleri karşıladığı, çevremizde bunların bulunup bulunmadığını soralım. Öğrenci buradan yola çıkarak ad’ın  bir varlığı karşılayan sözcük olduğunu bulabilir. Sözlü olarak tanımladığı ad’ı, bu kez de yazılı anlatımla, kısa bir tümceyle, yapmasını isteyebiliriz. Bu çalışmamızın her aşaması tamamlandığında öğrenci kendiliğinden araştırıp, düşünerek öğrenecektir. Bu uygulamayı diğer konularda, derslerde aynen gerçekleştirebiliriz.

Öğrencinin sözlü ve yazılı anlatıma başvurması araştırmasını, düşünmesini gerekli kıldığından öğrenci, yeteneklerinin ayırtına varacak; her başarısında mutlu olacaktır.

Öğretimde yöntem konusunun çok önemli olduğunu bilmem anlatabiliyor muyuz? Öğrenciye sayfalar dolusu yazılar yazdırılıp papağan gibi yineletmenin hiçbir eğitim değeri olmadığını artık biliyoruz. Ezber yöntemiyle yapılan öğretimlerde öğrenciye yönelttiğiniz sorunun yanıtını - yine ezber olarak – alabilirsiniz. Bu, papağana “baba” demesini koşullandırma yöntemiyle belletmek sonucuna götürmektedir bizi. Öğrenci öğrenmemiş, papağan gibi koşullandırılmıştır. Yani, bilinçle söylenen bir yanıt değildir öğrencininki.

İşte, bazı sesleri yineleyerek bir sözcük söyleyen papağanın durumuna öğrenciyi düşürmemek uygulanan yöntemle ilişkilidir.

 Başka bir örnekle başka bir konuyu nasıl işleyebileceğimizi göstermek istiyorum. Örneğin, dilekçe yazmasını öğretmek istiyoruz. Bunu ezber bilgiler vermeden nasıl başarabiliriz. Öncelikle kâğıdın neresinden başlayacağını, başlığı -yazılacak makam- nereye yazacağını paragrafa –Bölümce desek olmaz mı?- başlarken nasıl, nereden başlayacağını, dileğini anlattıktan sonra dilekçeyi nasıl bağlayacağını, tarihi nereye koyacağını, imzasını kâğıdın hangi alt köşesine atacağını ezber değil uygulamalı olarak verebiliriz.

Bunun için başlangıçta şöyle bir yol izleyebiliriz. Örnek dilekçeyi tahtaya yazıp ya da çoğaltıp öğrencilere verebiliriz. Bunu aynen defterlerine yazmalarını isteyebiliriz. Bu örnek dilekçe üzerinde yukarıda sıraladığımız soruları sorarak neyin nereye nasıl yazıldığını öğrenciye buldurabiliriz. Sonra buna benzer, konusu ayrı olan bir dilekçe yazmalarını öğrencilerden istediğimizde işi başaracaklardır.Yazdıkları dilekçe üzerinde öğretmenin yapacağı düzeltmeler konunun eksiksiz kavranmasını sağlamış olacaktır.

Konumu sizlere sunmaya başlarken konuyu tanıma adı altında anlama, kavrama, algılama, beceri kazanma olarak tanımlamıştık. Buraya kadar anlattığımız bölümde anadilin öğretimine, bunu kazandıracak olan yöntem ve tekniklere değinmeye çalıştık. Bu öğretimde ulaşacağımız amaç tüm çalışmalarımızı anlamlı kılacaktır.Bu da öğrencinin yeteneklerini tanıyıp kullanmasını sağlamaktan geçer.

Anadili öğretiminin sağlıklı yapılması, düşünebilen insanlar, kuşaklar kazandıracaktır topluma. Bunu başarmanın yolu anadili öğretiminde metin merkezli öğretimle, bu öğretimde uygulayacağımız yöntemlerden geçer.

Okullarımızda sürdürdüğümüz kitap okuma çalışmalarına ağılık vermeliyiz. Öğretim yılı başında öğrencilerin de katılımıyla belirleyeceğimiz kitapları öğretim yılı boyunca okutmalıyız. Bu çalışmayı yaparken sesli ve sessiz okuma çalışmalarına dönerli olarak yer vermeliyiz.Öğrenci okuduğu kitabı sözlü ve yazılı anlatıma başvurarak arkadaşlarına sunmalı. Bu çalışmayla yazılı anlatımı gelişeceği gibi, bir topluluk karşısında neyi, nasıl sunacağını, sesini nasıl kullanacağını, sunarken yüz eylemlerinin, bakışlarının önem taşıdığını öğrenecektir. Bu becerileri kazanmış öğrenci Türkçe dersinde amacına ulaşmış demektir. Bu noktada okullarımızdaki kitaplıkların nicelik ve nitelik olarak önemi ortaya çıkmaktadır.

Yazılı anlatım çalışmalarında yazım ve noktalama, tümcelerin biçimce, anlamca tutarlılığı, tümceler arasındaki bağlantılar üzerinde durulması gerekenler olacaktır. Örnek metinlerde bölümcelerin(paragraf) nasıl oluştuğunu, bölümceler arasındaki bağlantıların nasıl sağlandığını tümceden yola çıkarak örgüyü çöze çöze öğrenciye kavratmamız zor olmasa gerek.

Öğrenci, metinle karşı karşıya bulununca sözlük, yazım kılavuzu ve diğer kitaplara başvurma gereksinimi duyacaktır.Onlardan nasıl, niçin yararlandığını öğrenecektir. Burada önemseyeceğimiz  konu, seçtiğimiz kitapların, metinlerin Türkçeye özen gösteren türden olmasıdır.

Bunların Türkçe öğretimde temel alınması Türkçede başarıyı artıracaktır. Türkçedeki başarı diğer derslerin başarısına da yansıyacaktır. Daha genel bir söyleyişle, iyi bir Türkçe eğitimi alan kişi düşünen, yargılayan, araştıran bir kişilik kazanır. Böyle bir kişiliğe ulaşan kimsenin seçkinci olacağı, beğenisinin gelişeceği söylenebilir.

Düşünen insan  kendisi için yararlı uğraşlar edinir. Yararlı uğraşlar edinen üretici yaratıcıdır. Tarih boyunca araştırma yapan bilgin ve düşünürlerden Descartes, Durkheim, Ferdinand De Saussure vb. dil-düşünce bağlantısını öne sürmüşlerdir. Türk dilbilimcilerinden Berke Vardar, “ Kelimenin düşünceyi nasıl çözümleyip nesnel kıldığını,kavramı nasıl belirlediğini, onu hem akıl hem de toplum düzeyine nasıl aktardığını bilimsel kanıtlarla göstermiştir son araştırmalar.” diyor.

Ferdinand De saussure, “Düşünce kâğıdın bir yüzü, ses ise arka yüzüdür. Kâğıdın ön yüzünü kestiniz mi arka yüzünü de kesmiş olursunuz.” diyor. Dilde de durum aynı, ne ses düşünceden ayrılabilir, ne de düşünce sesten.

Dil ile düşünce, gelişme yönünden uyum ve koşutluk içindedir. Gelişmeleri birbirine bağlıdır. Biri gelişince öteki de gelişip güçlenir. Bu bakımdan, “Dilin gelişmesi, zenginleşmesi, önkoşul olarak düşüncenin gelişmesine bağlıdır. Söz konusu önkoşul ise, dilin gerçek sahibi olan halkın sağlam kavrayan, çağdaş düşünce ve kavramlara açılımıyla işlerlik kazanır.” diyen Oktay Arayıcı’ya tüm içtenliğimizle katılıyoruz.

 Dil-düşünce bağlantısı, konuyu ister istemez anadiline, o’nun öğretimine götürmektedir. Bu da anadili öğretiminde öğretmenin neyi, nerede, nasıl, niçin öğreteceğini öne çıkarmaktadır. İşte bu noktada, neyi öğretiyorsa iyi öğreten, özendiren, yönlendiren, bilim disiplinine önem veren öğretmeni yetiştirmek sorunuyla karşı karşıya bulunduğumuzu düşünüyorum.

 2 . Türkçe Dilbilgisinde Tartışmalı Konular

Bir dili tüm yönleriyle inceleyen bilime dilbilgisi denir. Bu tanımdan yola çıkarak diyebiliriz ki Türkçenin de kuralları vardır kuşkusuz. Dilbilgisi Türkçeyi -dünden bu yana gelişmesini dikkate alarak-  incelemiş kurallarını koymuştur.

Bugün dilimizde birtakım sorunları, uzlaşmazlıkları birlikte yaşıyoruz. Bu sorunları şu başlıklar altında toplayabiliriz : 

. Yazım sorunu

. Dilde özleşme

. Takısız ad tamlaması

. İlgeç tümleci

. Küçük ünlü uyumu

 Öncelikle yazım sorununu ele almak istiyorum. 1928 İmla Lügatı, 1941 İmla Kılavuzu, 1965 Yeni İmla Kılavuzu, daha sonra da Yeni Yazım Kılavuzu’yla dilimizde bir yazım geleneği kurulmuştu. Bu gelenek 1980’lere değin sürdü. Türk Dil Kurumu’nun kimlik ve el değiştirmesiyle bu yazım geleneğimiz bozuldu.

Bugün bileşik sözcüklerin yazımı okullarımızda, ders kitaplarımızda sorun olmuştur. Sizlerin de bildiği gibi,  “dil bilgisi, yer yüzü, gök yüzü, ceza evi, ön söz, ilk okul, orta okul, ata sözü, ilk bahar, son bahar, buz dolabı...vb.” ayrı yazılmaktadır. Şimdi sizlere soruyorum, bu sıraladığımız sözcükler dilbilgisinin hangi açıklamasına göre ayrı yazılmaktadır.        

Bugün elimizde bulunan Türkçe kitaplarında bu sözcükleri ayrı yazanlar bilmem nasıl açıklıyorlar. Dilbilgisi hangi sözcüğün bitişik, hangisinin ayrı yazılmasının kurallarını belirlediğine göre bunlar neden ayrı yazılmıştır. Bileşik sözcüklerden bitişik yazılanların oluşumunu sağlayan:

. Anlam kayması

. Ses değişimi

. Sözcük türü kayması

bu sözcüklerde bulunmamakta mıdır?

Dilimizdeki yazım geleneğini bozan “İmla Kılavuzu” böyle buyurmaktadır.Oysa bu sözcükler 1980’lere değin bileşik yazılıyordu. Bu kılavuz sayfa on birde “yazmağa, bildirmeğe” eylemlerini bu biçimiyle yanlış yazmaktadır.”Yaz-“ eyleminin sonuna gelen yapım eklerinden “-me” den sonra kaynaştırma harfi “y” gelmesi gerekirken neden “ğ” gelmiştir? Bu soruyu insanın kendine sorması kaçınılmaz oluyor. Aynı durum “bildirmeğe” sözcüğü için de geçerlidir.

“İmla Kılavuzu”“aç gözlü, açık oturum, bal kabağı, lüle taşı, ön sezi, ön yargı, Orta çağ, Orta doğu, kara yel, kara su, kara kulak vb.” sözcükleri hangi dilbilgisel kurallara göre ayrı yazmaktadır? Yapılmak istenen nedir? Dilde yerleşmiş yazım geleneğini bozmak mı? “Bugün” sözcüğünü bitişik mi ayrı mı yazacağız, buna lütfen karar verelim. Çünkü “İmla Kılavuz”u bu sözcüğü de ayrı yazmaktadır.

Sevgili Kardeşim, Aziz Dostum, Değerli Arkadaşım “ mektup başlıklarında sözcüklerin ilk harflerinin büyük olması gerekmiyor mu? Fakat  örneklemeleri aldığım İmla Kılavuzu’nda bu başlıkların ikinci sözcükleri küçük harfle başlatılmış. Neden, niçin diye sormamız gerekmiyor mu? 

İmla Kılavuzu’yla 1981’de basılan Yeni Türkçe Sözlük’te: – iyi ki lügat dememişler- “Çiğnemek:ezme, arınma:temizlenme,atlatmak:engeli aşmak, basmak:yere, bir nesnenin üstüne ayağını koymak,büzmek:küçültmek “ anlamlarıyla gösterilmiş. Bu anlamları örnekleyen tümcelere bakalım: ” On iki milyonluk bir milleti çiğnemek sevdasına kapıldı. Ramazanın bu alışkanlıklardan bir çırpıda arınması düşünülebilir mi? ”Ramazan özel adın sonuna gelen çekim eki kesme işaretiyle ayrılmamış. “ Bir kişiye yapamayacağı bir işi yaptırmak. Köy evinin içine ayak basar basmaz... Herkesin ağzı torba değil ki çekip büzesin.(Elin ağzı torba değil ki çekip büzesin.) olmalıydı. Örnek tümcelerle sözcüklerin anlamları uyum sağlamamaktadır.

İkinci konu başlığımız “Dilde Özleşme”

Türkçe, günümüzden 1300 yıl gerilere dek uzanan, tarihsel bir dildir. Orhun Yazıtları bu savı doğrulayan geçerli baş belgedir. 1072’de Kaşgarlı Mahmut’un Divanü Lügat’it Türk adlı yapıtıyla Türkçeye sahip çıkması, 1910’larda Ziya Gökalp’in, Ömer Seyfettin’in çabaları sonuçlanamıyordu. Çünkü Osmanlı Devleti’nin ulusal bir dil sorunu yoktu.Böyle bir sorunumuzun olduğunu Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla kavradık.

Atatürk kimseye bırakmadan “ulusal dil sorunu”nu üstlendi. 1932’de kendi elleriyle Türk Dil Kurumu’nu kurdu. Kurum, 1932’den 1980’lere değin Türkçenin gelişmesi, özleşmesi doğrultusunda olağanüstü çabalar gösterdi. “Tarama, Derleme Sözlükleri”, değişik alanlarda, türlerde verilen yapıtlar, dilin özleşmesi için sözcük türetmeler Türkçeye soluk aldırdı. Türkçeyle şiir,öykü, bilim kitabı yazılamaz diyenler yalanlandı.  

Türkçenin özleşmesi bazılarını ürküttü, kaygılandırdı. Örneğin, “sözcük, sözlük, seçenek, görenek, örnek, denetmen, öğretmen, sayman, yönetmen, çevirmen, danışman..vb.” sözcüklerinin uydurma olduğunu savundular. Oysa bunların kök ve ekleri Türkçeydi. Bunların neresi uydurmaydı? Bu uydurma diye ileri sürdükleri sözcükleri halk nasıl benimsedi? Oysa, “ came-şuy’dan: çamaşır, guuşe’den : köşe, nerdûbân’dan : merdiven, cehârşenbih’den: çarşamba, pençşenbih’ten : perşembe” (3) türetmek, daha doğrusu uydurmak Türkçenin hangi kurallarına göre yapılmıştı. Türkçenin Sırları adlı yapıtında Nihat Sami Banarlı bu uydurma sözükleri savunurken Türkçenin kurallarına göre türetilmiş eki ve kökü Türkçe olan sözcüklere saldırıyordu.

Bu saldırı bugün de var. Türkçe adına görev yapan bir kurum bugün “İmla Kılavuzu” adıyla bunu doğruluyor.Türkçe ozanların, yazarların, bilim adamlarının elinde tüm olumsuzluklara karşın boy atmaktadır. Değerli ozanımız Fazıl Hüsnü Dağlarca, “ Türkçem benim ses bayrağım” diyor. Bu sevda böyle ozanların yüreğinde oldukça Türkçe boy atacaktır. Dağlarca’nın “ ses bayrağım ” dediği Türkçe altı yüz yıllık Osmanlı döneminde yıkılıp yok edilemedi ki bugün de yapılabilsin. Türkçenin gelişmesi, özleşmesi durdurulamaz.

 Bugün İngilizcenin saldırısıyla karşı karşıya bulunmaktadır dilimiz.İşyerlerindeki tanıtım yazılarında, adlıklarda; sokak,cadde,meydanlardaki  İngilizce sözcüklü yazılarda bunu görüyoruz. Ayrıca, İngilizce dilinde eğitimi savunanlar da dünkü Osmanlıcacıların açtığı yoldan yürümektedirler.

Dilbilgisinde tartışılan takısız ad tamlaması var mı, yok mu tartışması da tartışılan konulardan birisi.Ad tamlamasının şu özelliğini gözden kaçırmamız gerekir. Birden çok ad yeni bir adı anlatmak için anlamca yeni bir sözcük öbeği -kimi kez bitişik-  olarak oluşmaktadır. Oysa, “demir kapı, yün çorap, altın kalem” söz öbekleri yeni anlamlı söz öbeği değil, var olan bir varlığın bir özelliğini göstermektedir.Bu nedenle bu örnekler ad tamlaması sayılmamaktadır. Kısaca takısız ad tamlaması olarak gösterilen bu ya da buna benzer örnekler birer önad tamlamasıdır.

Dilimizde yer alan bir başka tartışmalı konu da ilgeç tümleci/belirteç tümleci tartışması.Örneğin, “Çakı ile parmağını kesti.” tümcesini incelediğimizde “çakı,parmak” sözcükleri ad; “ileilgeç, “kes-eylem türünde sözcüklerdir.Bu tümcede ad ve ilgeç olan iki sözcük öbekleşerek tümcede eylemin hangi araçla yapıldığını göstermektedir.Eylemi sınırlandırıp belirten sözcük ya da sözcük öbeklerinin tümcedeki yaptığı bu görevi belirteç tümleci olarak adlandırıyoruz. Kısaca sözcükler tek başına bir türün adıdır, tümcedeyse yaptığı işlev nedeniyle değişik olarak adlandırılır. “Çakı, ile” tek başlarına değişik adlandırılsa da tümcedeki görevleri belirteç tümlecidir. Bu nedenle ilgeç tek başına kullanılmayıp bir adla öbekleşerek tümcede eylemin hangi araçla, kimin aracılığıyla gerçekleştiğini, ad tümcelerinde yüklem olan adın neye benzediğini gösterir. Örneğin, “Otobüs bulamadığı için eve gidemedi.”, “ Dev gibi adam.” tümcelerinde “için, gibi” sözcükleri tek başına ilgeç, tümcedeki görevlerinden dolayı da belirteç tümleci öbeği içinde yer almışlardır.Kısaca, ilgecin yer aldığı ilgeç söz öbeğini ilgeç tümleci olarak adlandırmak yanlıştır.

 Dilbilgisinde tartışmalı konulardan bir başkası, “ küçük ünlü uyumu “ kuralında düşülen yanlışlık. Küçük ünlü uyumu kuralı ünlüler arasındaki yuvarlaklık düzlük uyumunu içerir. Düz ünlülerle ( a , e , ı , i ) başlayan sözcükler yine düz ünlülerle sürdürülür ve sonuçlandırılır. Sorun olan yuvarlak ünlülerle ( o , ö , u , ü ) başlayan sözcüklerdeyse düz-geniş ( a , e ) ya da yuvarlak-dar ( u , ü ) ünlülerden birisi gelir. İster düz, ister yuvarlak ünlü olsun bir önceki sesin kurala uyup uymadığı aranır. Kısaca düzlük, yuvarlaklık düzlük uyumunda ünlüler sıralanırken önceki ünlüye uyar. Örneğin,“ söylemiş “ sözcüğünde yer alan “ö , e , i “ ünlülerine baktığımızda “ ö “ yuvarlak ünlüsünden sonra düz-geniş  “ e “ ünlüsü, bundan sonra da düz ünlülerden “ i “ gelmiş. Her gelen ünlü önceki ünlüyle uyum içindedir. İleri sürüldüğü gibi sondaki ünlü “ i “ ile baştaki ünlü “ ö “ karşılaştırılarak sözcüğün küçük ünlü uyumuna uyup uymadığı söylenemez.

3 . Basın Yayında Kullanılan Türkçenin Eğitime Etkileri

Bildirinin son konusu olan “ Basın Yayında Kullanılan Dilin Eğitime Etkileri “ konusunda basından, TV’lerden seçmeler sunarak bildiriyi  noktalamak istiyorum.

            “ Siyah bir kamyon sürücüsünün dövülmesi...” (Kanal 6, Haberler, 11 Nisan 1993) 

“Siyah” sözcüğü “sürücü”nün niteliği olduğundan bu tümcede “kamyon”un siyah olduğu yanlışına düşülmüş. 

“Deminden beri bisiklet çeviriyorum.” (İnterstar, yabancı bir filmde çeviri tümcesi, 20 Nisan 1993)          

“Bisiklet çevirmek” diye dilimizde tümcedeki anlamıyla bir sözcük öbeği yoktur. Bu,“ pedal çeviriyorum “ olarak söylenebilirdi. 

“Tabii ki doğal olarak... “ (Kanal 6, Fare Fabrikası, Çeviri 27 Mayıs 1993)

“Tabii, doğal” sözcükleri eş anlamlı olduğundan aynı metinde kullanılamaz 

“Eski adet, gelenek ve göreneklerimizden bahsaçmak, bunlara bağlı kalmanın Batı kaynaklı çağdaş sapıklıklardan koruyucu etkisini vurgulamak şart mıdır her bayramda?” (Cumhuriyet Dergi, sayı 376, sayfa 20, 6 Haziran 1993) 

“Adet, görenek” sözcükleri eş anlamlı olduğundan ikisinden biri kullanılmalı.

 “Cumhurbaşkanının kanunun, yasaların verdiği yetkileri kullanması lazım.” “ ..örf, adet, töre...” (İnterstar,  Açıkoturum, 9 Haziran 1993)

Eşanlamlı sözcükler “kanun-yasa,örf-adet-töre” yine aynı metinde sıralanmış.

 Bu yanlışların nedeni dilbilgisi bilgisizliğinden kaynaklanıyor. Hangi düzeyde bulunursak bulunalım Türkçe bilgilenmeye her zaman gereksinmemiz bulunmaktadır.     

             

 1 .     Anadili,Türk Dili cilt 3, sayı 285, Haziran 1975,     s.432

2 .   Anadili,Türk Dili cilt 3, sayı 285, Haziran 1975, s.432

3 . Türkçenin Sırları,Nihat Sami Banarlı,1972,s.146/1, 291/1

    

Hüseyin Başdoğan bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1064
Toplam yorum
: 308
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 710
Kayıt tarihi
: 24.03.12
 
 

Türkay KORKMAZ, umuda yolculuğu ertelemez. Mermeri delenin damlanın sürekliliği olduğunu bilir. Y..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster