Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Aralık '06

 
Kategori
Dil Eğitimi
Okunma Sayısı
898
 

Türkçeyi sevmenin onuru...

Türkçeyi sevmenin onuru...
 

Dediler ki: “ Anlat hele, nasıl bir sevgi, nasıl bir sevda bu dil sevdası? ”

Bir an duraladım. Söyleyecek o kadar söz varken nereden başlayacağımı bilememenin verdiği şaşkınlık ve hiçbir şey söyleyememenin ezikliğiyle yutkundum. Suskunluğum onları cesaretlendirmişti. Beni köşeye sıkıştırmış olmanın doyumsuz hazzını paylaşırcasına göz göze geldiklerini ve hep birden bu bakışları bana çevirdiklerini hissediyor, 3-5 saniye içinde yaşanan bu asırlık suskunlukta bakışlardaki o galibiyetin sessiz naralarını duyabiliyordum. Kaba ve küstahçaydı. Aptal ve acizce. Cahil ve entelce. O an, nevri dönmüş kişiliksiz kişileri yanıtlamaya tenüzzül bile etmemem gerektiğini düşündüm.

Oysa dinleselerdi beni, neler neler söylerdim.
Sorardım onlara:
Bilir misin sen Yunusça sevmeyi?
Şeyh Edebalı olup erdemi ilke edinmeyi.
Mevlanaca hoş görüye bürünmeyi.
Mehmetçik olup vatan için ölmeyi.
Ana olup evlat için canından can vermeyi.
Ata olup geleceğe miras koymayı.
Evlat olup bu mirasa namusumdur, benliğimdir, kimliğimdir demeyi.
Ne mutlu Türküm diye Atamı yâd etmeyi…

Sustum. Sustum, çünkü bilirim ki bizi biz yapan değer yargılarımız kendini bilmez densizler aracılığıyla geçmişe gömülmeye çalışılıyor. Toplumda bireysellik almış başını gidiyor ve bana dokunmayan yılan beni ilgilendirmez deniliyor. Oysa bir bilse pusudaki düşmanı. Düşman tetikte, düşman içimizde; yediğimiz lokmalarda, içtiğimiz sularda. Öyle sinsice sarıp sarmalıyor ki yarattığı girdabın dalgaları adeta birilerine kuçak açıyor. Çılgınca içine çekiyor. Bu öylesine çekici bir yaşam ki insanın gözünü kör ediyor. Girdaba kapılanların, kaybettikleri ve kaybedecekleri hiçbir şeylerinin olmadığını; günü birlik yaşamın, sorumsuzluğun özgürlük adıyla satıldığını görüyoruz. Bu satılmışlık öylesine büyük boyutlara ulaşıyor ki sıfır altı kimlik ile sürümsü bir kuşak geliyor. Hem de batının kokuşmuş atık kültürüyle gübrelenerek. Oysa batıdan alınması gereken –eğer muasır medeniyetler buysa- başka şeylerinin varlığını da bilmemiz gerekmez mi? Varsa eğer, günden güne kaybettiğimizi kabullenmek zorunda kaldığımız iş ahlâkı, ilim-irfan, uygarlık değerleri. Hele ki milliyetçilik. Ama nasıl bir anlayış? Hamaset kokmayan, kuru kuruya vatan, millet, sakaryacılık demeden ağırlığını, varlığını hissettiren bir milliyetçilik anlayışı: En büyük milliyetçilik, dil milliyetçiliği. İşte budur işin gerçeği, olması gerekeni. Önce dil. Sesimi duyurduğum, benliğimin, kimliğimin dalgalanan bayrağı. Dilim benim.

Elin adamları, diline toz kondurmaz. Diline el dilini sokmaz. Dilinin kurallarına dil uzattırmaz. Yanlış yazımları, kuralları affetmez. Teknolojinin hızı ona vız gelir. Önünü keser. Üretime uygun sözcüğü türetmeden ve bu sözcüğün kullanımını benimsetmeden, bırakın el dili sözcüğü ürüne bile giriş izni vermez. İşte budur gerçek anlamda milliyetçilik. Neyimiz eksik onlardan bilmiyorum? Nasıl dikmişsen sınırlarına Mehmetçiği, girsin istemiyorsan bozguncuyu, fitneyi, fesadı; işte aynen kuracaksın düzeni, çıkacaksın dilin doruğuna, siper edip göğsünü “Dur!” diyeceksin el diline. Neyin eksik? Dön bak maziye neler göreceksin. Bugün seni yerden yere vurmaya çalışanların, bir zamanlar senin atalarının önünde nasıl diz çöktüğünü; bir selam, bir ulakla kaleleri nasıl teslim ettiğini düşün. Sızlatma onların kemiklerini, yeter artık. Utanma geçmişinden. Düşme tuzağa. Utanma atandan, kanma şatılmışa. Senden beklenen, sana ve geçmişine yakışandır. O da sana unutturulmaya çalışılan onuruna, kimliğine sahip çıkmandır. Unutma! Hainlerin, iş birlikçilerin oyunu hep aynıdır. Bu kara güçler, hedef seçtikleri kitlelere önce geçmişlerini sorgulattırır. Ardından seni sen yapan tüm değer yargılarını dumura uğratarak geçmişinden utanman için ellerinden geleni yaparlar. Sonrası kolaydır: Köksüz, dayanaksız bir fidan gibi en hafif esintide bile yere düşüp oradan oraya savrulmaktan, yok olmaktan kurtulamazsın. Bunu nasıl anlayamıyorsun? Bu kadar mı şaşkınsın? Kurtul gözlerindeki tavuk karası bakışlardan. Gecen de gündüz olsun, geleceğin de. Dilin pak, alnın ak.

Hâlâ anlamadıysan beni, bak sana ne diyeceğim: Tanır mısın, “Ben, Türkçe'nin ezelî bir âşığıyım." diyen Hâlid Ziya Uşaklıgil’i? Kulak ver derim sözlerine. Bak neler söylemiş. Belki içini burup, seni sende gizleyen benliği bulmaya o yardımcı olabilir. Hani bana sormuştunuz ya “ Nasıl bir sevgi bu dil sevgisi?” diye. İşte yanıtı:

“Ben, Türkçeyi, muhtelif devirlerinde, muhtelif elbiselerle, muhtelif şekillerde gördüm ve sevgilimi o libaslar altında, kendi cevherinde sevdim.
Ben eski Babıâli (kâtiplerinden işittiğim süslü dili) sevdiğim gibi, Aksaray'da karpuz sergisinde müşteri ayartmak için çığırtkanlık eden Türk delikanlısının türlü zarafetlerle dolu Türkçesini de sevdim.
Ben, Dîvan Edebiyâtı'nın gazelleriyle mest oldum.
Fakat sevgili İzmir'imin, İki Çeşmelik kızının incir işlerken söylediği türkü ile de mest oldum.
Ben o sevgiliyi, atlas şalvarıyle, başının üzerinde altun işlenmiş takkesiyle gördüm.
Ben onu perişan gönüllü şâirin:

O gül-endâm bir al şâle bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün

beytinde olduğu gibi, bir al şala sarınıp yürüdüğünü görerek de sevdim.
Başında hotozu, belinde kuşağı, sadef kakılı serîri üzerine uzanmış; yâhud Sa'dâbâd'da, Göksu'da seyrâna çıkmış haliyle de gördüm, yine sevdim.
Fakat tabîatte herşey tekâmülden, inkılâptan ibaret olduğu için her devrin zevki de aynı olmuyor.
Ben son devrin, İpekiş'in kelebek kanadı kadar ince, zarif, dört metrelik kumaşıyle giyinmiş, başında küçücük beresiyle, bir rüzgâr gibi, kaldırımlar üzerinde seke seke yürüyen ve rüzgâr mı onu götürüyor; o mu rüzgârı sürüklüyor, diye, insanı şüpheye düşüren haliyle de T ü r k ç e'yi gördüm ve sevdim.” *

Ya bugün! Acaba bugünleri görse ne diyecekti Uşaklıgil?
Eminim mutlaka dilimizi sevmekten vaz geçmeyecek; ona olan sevgisini, dilimizin yok edilemeyecek güzelliklerini sıralayarak yineleyecekti.

Umarım yeterli olmuştur dostum. Var gayrı sen çek tasasını. Hâlâ sindirebiliyorsan içine satılmışlığı, el diline özenip kişiliksiz yaşamayı, diline ihaneti; tek bir sözcüğün bile bu ata mirasına zarar vereceğinin vebalini üstlenmeyi kendine yakıştırabiliyorsan, yolun açık olsun. Ama ne olur “Ben Türküm!” deme. Türk demek Türkçe demek. Vatanı vatan yapan, onu yoktan var eden önce dilidir. Vatana sahip çıkmak istiyorsan, işe diline sahip çıkmakla başla. Bu dilin verdiği onuru gerektiğince yaşa, yaşat ve unutma: BİRİMİZ HEPİMİZ, HEPİMİZ DİLİMİZ
İÇİN.

Tahsin MELAN

* : Birinci Türk Dili Kurultayı bildirilerinden.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 79
Toplam yorum
: 48
Toplam mesaj
: 10
Ort. okunma sayısı
: 2995
Kayıt tarihi
: 07.09.06
 
 

Çankırı doğumlu (1954). İlk ve ortaokulu tamamladıktan sonra liseye Ankara'da devam etti. Özel ti..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster