Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Şubat '09

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
Okunma Sayısı
448
 

TÜRKİYE'DE AYDINLARIN İHANETİ

TÜRKİYE'DE AYDINLARIN İHANETİ
 


TÜRKİYE'DE AYDINLARIN İHANETİ


“Pırıl pırıl gençleri yetiştirdim, adam ettim. Şimdi hepsi toplum içinde saygın bir mesleğe sahip. Kimi doktor, kimi mühendis, kimi hâkim, savcı. Ben bu ülkeye karşı görevimi yaptım.”

Ellerinden öperim prof ‘um. Ben Kerim Korkut’ta senin yetiştirmendir; saygım sonsuzdur bu nedenle. Lakin söylediğinde haklı değilsin. Senin görevin sadece bu olamaz. Toplumların önderi aydınlardır. Sen ders verdiğin kitabının sayfalarını kapayıp evine gittiğin zaman bu ülkenin hayat okullarında yani sokaklarda, caddelerde, varoşlarda, insanların yaşadığı her yerde ölümü, gözyaşını, açlığı, sefaleti anlatan kapkara, kanlı sayfalar açılıyordu hocam. Sen sıcacık sobanın başında kahveni yudumlayarak bir sonraki günün notlarını hazırlarken biz Necip Fazıl’ın kaldırımlarında işte bu kapkara sayfaları okuyorduk. Bu sayfalardan birinde Fatih’te bir gece soğuktan ve açlıktan ölen bir genç anlatılırken bir başkasında bilmem hangi ağanın düğününde yağmur gibi onluk yirmilik banknot dolarlar saçılıyordu hocam. Bir sayfada bir başbakan otuz bin kişinin katiline “sayın” diye hitap ederken bir başka sayfada Türk askerinin başına çuval geçiriliyordu. Bir sayfada binlerce kişi bir ekmek alabilmek için yardım dağıtan kamyonun altında kalıyor, birbirlerini eziyorlar, bir başka sayfada beş yaşındaki bir çocuk belediye çukuruna düşüp ölüyordu. Ve bu kapkara sayfalar böyle çevirdikçe devam ediyordu hocam.

Bilim adamı ve aydın bir ülkede yanlış giden her şeyin sorumlusudur.

Ben Kerim Korkut, kendimi de dâhil ederek aydınların sorgulanmasını yetmiş milyon halkın huzurunda tartışmaya açıyorum.

Halkın vicdanı olan mahkeme ülkemizdeki milyonlarca okumuş aydın insanımıza soruyor:

1-) Biliyorsunuz, Atatürk, Cumhuriyeti gençlere emanet etti. Bugün içinde bulunduğumuz bu düzenin Cumhuriyete benzer bir yanı var mı? Peki, sizin genç olanlarınız bu konuda hiçbir şey yapmadıklarına göre emanete hıyanet etmiş olmuyor musunuz?

2-) Bir şeyi bilen insan silahlarını kuşanmış, savaşa hazır askerdir. Dünyamız ve dolayısıyla ülkemiz gerçek anlamda savaşın yapıldığı, yapılmakta olduğu, bitmediği ve bitmeyeceği bir arenadır. O halde bizim savaşmak gibi bir sorumluluğumuz vardır. Fasulyenin faydalarını öğrenmekle aydın olamazsınız. Aydınım dediğiniz zaman da ülkenin sorumluluğu omuzlarınıza biner.

3-) Bu iki soruya da cevap alamadığımıza göre

….. Ya ortada bir sorun görmüyorsunuz,

….. Ya “beni ilgilendirmez”diyorsunuz,

….. Ya da korkuyorsunuz demektir.

Bakalım Türkiye’nin yönetiminde sizin dediğiniz gibi gerçekten sorun yokmuymuş.

*Halkın elinde 20 milyon silah

*Başına çuval geçirilen ordu

*Dünyanın en mükemmel yerinde ve üç tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen çöpten ekmek toplayan insanlar, açlıktan ölenler

*Giyimi nedeniyle yüksek öğrenim hakkı elinden alınan on binlerce genç kızımız.

*Davaların yıllarca sürdüğü, adam öldürmeye bile iki yıl hapis cezası veren, hâkimlerin” vicdanımızla cüzdanımız arasında kaldık”dediği, insanların duruşma salonunu savaş alanına çevirdiği adliyeler.

*500 milyar dolara ulaşan borç ve bu borç için her yıl ödediğimiz 50 milyar dolar faiz.

*İşçilerimize vereceğimiz ücreti bile kendisi belirleyen, kendisine danışmadan ülke bütçesini bile hazırlayamadığımız IMF diye bir kredi kuruluşu

*Başbakanın ihracat yüz milyarları aştı dediği ülkede ne hikmetse milyonlarca işsiz ve boğaz tokluğuna çalışan asgari ücretli

*Hemen bütün insan hakları ihlalleri ile ilgili olarak verdiği, vereceği karar artık bilinen kanıksanmış bu nedenle ilgililerince davaların AHİM diye uluslar arası bir mahkemeye götürüldüğü hukuk düzeni ve mahkemeler.

*Ülkenin tam bir belirsizlik içinde bulunduğu, insanların malına mülküne sahip olamadığı, elinde tapu olmasına rağmen kimsenin yerinin yurdunun güvencede olmadığı bir mülkiyet düzeni.

*Sadece parası olanın, mevki sahibi ve şöhretli kişilerin milletvekili olabildiği bir seçim sistemi.

Dikkat edilirse ben burada uygulama eksikliklerinden ileri gelen sorunları dile getirmiyorum. Yani biz sistemdeki eksiklikleri dile getiriyoruz. Zaten bütün sorunların kaynağı da budur. Elbette çobanın davarı nasıl güttüğüne de bakılır.

Pek inanmak istemiyorum ama bekli de “beni ilgilendirmez” diyorsun. Sömürü düzeninin rüşvet çarkında “büyük adam, önemli kişi, saygıdeğer zat” gibi kendileri beş kuruş etmeyen aptalların uydurduğu kahrolası isim, unvan ve mevkilere sığınarak dünyalığını yapmışsın. Yine olur ya bir Cumhurbaşkanı kitap fırlattığında ver elini Amerika. Benim düzenimde bu şekilde gittiğinde Kapıkule’den dışarı çıkamazsın. Bu ülkenin anasını belleyeceksin sonra Misisipi kıyısında rüya gibi bir hayata. Hem de benim halkımın parasıyla! Yok öyle şey! Bu düzen Fehriye Erdallara, Orhan Asiltürk’lere ve daha nice katillere, vatanı soyanlara güle güle demiş onları getirememiş, getirtememiş olabilir. Ben Atlas Okyanusu’nun dibinden bile alır getiririm, getirtirim.

Belki de korkuyorsun.

Bir profesörün, bilim adamının, siyaset adamının, devlet yetkililerinin hatta asker ve polis yetkililerinin bu ülkedeki yüzlerce katil, cani ve diğer aşağılık adamlarla ilgili kızdığını dahi belli edecek tek bir sözleri tepkileri yok. Durup dururken hakaret ve küfür etmeyeceksin elbette. Ama onların yaptıklarıyla ilgili bir eleştirin olacak. Çiçek mi topluyorlardı bu kimseler? Çok mu seviyorsunuz mafya babalarını yoksa? Birlikte fotoğraf çektirin o zaman.”Zaten hedefteyim. Yarın görevim sona erdiğinde beni öldürürler” diye mi korkuyorsun? Mutlaka böyle bir şey var. Adamlar ülkeyi kana buluyorlar. En küçük bir söz, bir eleştiri yok. Altı yıldır başbakanın, içişleri bakanının ağzından mafya babalarına, silah kaçakçılarına, eroin tüccarlarına yönelik suçlayıcı bir söz duyan varsa bana söylesin. İnsan bunları akraba sanıyor ya! Beyler, korkunun ecele faydası yoktur. Bunlar var olduğu sürece siz onlar için bir şey söyleseniz de söylemeseniz de onlar sizin için de benim içinde halk için de daima tehdittir. Ve sizler bu tehditten hiçbir şeye karışmayarak, sessiz durarak, korkarak, kaçarak, saklanarak kurtulamazsınız. Onlardan kurtulmanın tek yolu onları da bu kahrolası düzeni de yok etmektir.

İçinizden bazılarının halkı kurtarmaya heveslendiğini gördük görüyoruz. Bunlar daha alt kültüre sahip, ezilen tabaka ya da perde arkasındaki sömürünün aktörleri. Niyetlerinin halkımız yararına olduğunu biran için düşünebiliriz. Bence bu, ne yaptıklarını, neyi amaçladıklarını ülkede hiç kimsenin anlayamadığı guruplar yine de evlerinin penceresinden dışarıyı seyreden prof’lardan daha vatanseverler. Yalnız protesto yöntemleri kusura bakmasınlar teröristlerle aynı. Bu nedenle halkın gözünde imajları maalesef sıfır. Araba lastiği yakarak ve polis taşlayarak Türkiye’yi kurtaramazsınız. Hasan amcanın elini öpmeniz ve Ayşe nineye hayırlı günler dilemeniz de gerekir.

Bazılarınız Beyoğlu’nun arka sokaklarında bir kafe ya da barda viskisini yudumlayarak köy romanları yazıyor. Bunun sonucu olarak Anadolu’dan kalkıp İstanbul’a gelen köylüler işte sırtlarında iki yatak, beş çuval, on torba şaşkın bir şekilde arabaların arasında korkudan deli manyaklar gibi o yana bu yana koşuşuyor, vapur düdüğü duyduklarında hop hop hopluyorlar. Ben elli küsur yaşındayım, böyle bir köylü görmedim. Bu, komedi ya da komik film çevirmek amacıyla yapılmış olsa bile köylüyü rencide eden ve aşağılayan bir anlayıştır.

Aydınlarımızın bilgisi arttıkça ve kariyeri yükseldikçe halktan uzaklaştıklarını görüyoruz. Tuhaf insan oluyorlar. Sizinle nezaketen konuşuyorlar ve konuşurken de sanki orda değiller gibi. Beyler kusura bakmayın ama siz bu halk için varsınız. Sizin değerinizi onlar verecek. Eski zaman filozofları Sokrates’ler, Aristo’lar, Eflatun’lar o çağların adamlarıydılar. Belki o zaman tanrılar gibi yalnız yaşamak modaydı. Ama şimdi halkın sorunlarını çözmek için halkın içinde olmanız gerekiyor. Benim tanıdığım bir kadın cinsel korunmayı bilmiyordu. İlkel bir şekilde tavuk teleği kullanıyordu. Rahim kanseri oldu ve genç yaşında öldü. Şimdi sizlerin dünyayı biliyor olmanız bu acı olayı önleyemediğine göre neye yaradı?

Her zaman bir şeyi yaparak değil fakat bazen bir şeyi yapmayarak da ihanet edebilirsiniz.” Derdi olan sorunu olan geldi de kapıdan geri mi çevirdik?” diyebilirsiniz. Teşbihte hata olmaz. Elbette biz koyun değiliz. Ama halk koyun siz de çobansanız eğer koyunlar aç susuz kaldıklarında, bir sorunları olduğunda çobana gitmezler. Çoban koyunlara gider. Yani sizin halka gitmeniz gerekirdi, gerekir.

Kimileriniz ressam oldu. Siz milyonluk açık artırmalarda tablom kaç para eder diye meraktan viski bardağını ısırırken bu âlemin dışındaki insanlar kibrit kutusunun üzerindeki üç kuruşluk bir resme bile imrenerek bakıyorlardı. Oysa onlar ancak sizin sayenizde resmin büyülü güzelliği ile tanışabilirlerdi. Onlara sizi ve sanatınızı tanıma, anlama şansı vermek yerine elinizde viski bardağı, ağzınızda puro tablonuzu yapıp dolarlarınızı saydınız. Nü çizdiniz, bulutlara âşık kızı çizdiniz, uçan balina çizdiniz de bu ülkenin insanlarını resmini bile yapmaya layık görmediniz.

Şaheserler yarattı kimi yazarlarınız. Gerçekten haksızlık yapıldı size. Ayıp ettiler Nobelciler.”Emile Zola’ya neden Nobel verilmedi?” sorusuna bir akıllı “Zola Nobel’e değil ama Nobel Zola’ya layık olmadığı için “cevabını vermiş. Kim bilir beklide böyle düşünmüşlerdir. Sakın şöyle düşünmüş olmasınlar: Kullanılan dil, mekânlar, olaylar sanki Türkiye’de yaşayan insanların içinde geçmiyor gibi. Türk romanlarını anlayabilmek için içerik değil ama yazılış olarak Oksford bitirmeniz gerekir. Bu romanları siz kendiniz okumak için mi yazdınız? Sonra da kalkmış Kemallettin Tuğcu’nun, Yaşar Kemal’den daha fazla okunmasına kızıyorsunuz.

Ya “ kulüp efendilerine” ne demeli? Farklı bir dünyanın insanı gibi arabalarınıza kurulup, şehrin bilmem neresindeki özellikli, herkesin giremediği yerinize kasıla kasıla gidiyorsunuz. Sonra kapıyı kapatıp perdeyi çekiyorlar. Ne yapıyorsunuz orada? Ne konuşuyorsunuz? İki sohbet muhabbet, sonra şak şak okey mokey. Belki parasına oyun. Karşı kahvede de aynı şeyler var. Ama siz beyefendisiniz, onlar serseri. Bu nasıl adalet ya?

Sizin bazılarınız o iğrenç mekânlara girebilir, insanlarla sohbet ederek onları daha güzel bir yaşama davet edebilirlerdi. Ya da “pis kokulu bir pişpirik hastası” nı –ne olur yani dünya mı yıkılır? Kuralları bazen çiğnemek gerekir.-kolundan tutup kulübe sokabilir, o hörp hörp çayını içerken sizde fasulyenin faydalarından bahsedebilirdiniz.

Ülkemizde aydınlar, hele de kalburüstü önemli zevat hep başka dünyanın insanları gibiydiler. Biz onları hiçbir zaman yanımızda ve yakınımızda görmedik.

İmzasını bile atamayan para babası Nakkoş Ağa meclise yürüyüp Atatürk’ün görevini devralırken siz ordinaryüsler Ata’nın hizmetçisi Ali Efendinin yerine geçiyor bahçenizi suluyordunuz. Hele bunu hiç hazmedemiyorum! Affedemiyorum! Hele bu beni kahrediyor! Burnunu silmeyi bile bilmeyen üç kuruşluk insanlar meclis salonlarında lap lap yürürken sen prof’um eklembacaklılar üzerine kahrolası bir konferans veriyordun.

Küçük çocukların eline harçlık verip başlarını okşamayı büyüklük sanan sizlerin bu ülkenin bilinmeyen yerlerinde o sizin başını okşadığınız çocuklar kadar şanslı olmayan binlerce yavrumuzun, daha doğmadan öldüğünden haberiniz bile yoktu beklide. Olsa da bir şey değişmezdi. Çünkü siz sorumluluğu Nakkoş Ağa’ya vermiştiniz. Dört karılı elli çocuklu Nakkoş Ağa için ha üç beş çocuk ölmüştü, ha kümesindeki tavuklar.

“Hedef tahtası yaptın beni, yazar” deme Prof’um. Elbette herkesin sırası gelecek. Herkes bu mahkemede hak ettiğini alacak. Siz sitemlerle kurtulurken belki çarmıha gereceğiz biz kendimizi.

Anladık, hadi devlet düzeni siyaset, miyaset size göre değil. Peki, içinde yaşadığınız toplum düzeni de sizi hiç rahatsız etmedi mi, etmiyor mu? Sanki sapında gümüş varmış gibi, bir türlü anlayamadığım bir nedenle iki liralık armudu altı liraya alırken satıcıya teşekkür ettiniz. Yüzünüzü bile ekşitmediniz. Adam sizi kazıklıyordu oysa. Türkiye’de altı lira edecek bir armut henüz yetiştirilmedi. En kolay kandırılan insanlar dürüst ve kibar olanlardır. Kibar olacağınıza keşke doğruyu söyleseydiniz.

Eleştiri Âdem’den olmalıdır; Kabil’den başlamalıdır aklanma. Çağları es geçip bugünü sorgularsak tertemiz çıkar insanlık. Kirlene kirlene gelmiştir çünkü. Memed Ali parmağını şöyle bir döndürüp”Adam kardeşini boğazlamış, ben ne yaptım ki?”derse verecek cevabımız yoktur. Bugünü hazırlayan geçmişin aydınları da konmalıdır topun ağzına. Fikret “Aşiyan”ı ülkesinden daha mı fazla sevmiş? Jön Türkler Avrupa’ya gitmek zorunda değillermiş de niye gitmişler? Ve sizin bildiğiniz, bizim bilmediğimiz…

Bir “kanlı şafak”yaşadı bu ülke. Neyin geçişiydi, neye geçişti anlayamadık. Camide silah sesleri, sinema afişinde kan, yüreklere kazılan tam beş bin mezar. Sömürü ortaklı satılmış vatan hainleri amacına ulaşmış kardeşi kardeşe düşman etmişti. Sizin bazılarınızın bu utanç tablosunda maalesef demir kapıları arkasına saklanan profilleriniz ya da çığırından çıkmış kalabalıklara yumruğu havada hedef gösteren kimileriniz gözlerimizden kaçmadı.

Ağaç Hareketi düşüncesine göre insanın öldürülmesini gerekli kılacak kendini koruma dışında yeryüzünde hiçbir haklı sebep, hiçbir suç yoktur. Oysa bu, ülkenin alev alev yandığı günlerde bıyığınızın şöyle ya da böyle olması bile ölüm nedeniydi. Halk akıl tutulmasına uğramış, devlet ortada yok ölümüne bir kör dövüşü başlamıştı ülkede. Manav Dursun’mu kurtaracaktı ülkeyi? Elbette umutlar bir kez daha aydınlara yönelmişti. Hep onlardaydı zaten. Ama onlar paltolarıyla yüzlerini gizleyip arka sokaklardan gidiyorlardı evlerine akşamları.

Mozartlığa soyundu bazılarınız. Dünya müzik literatürüne geçen birini aradık. Afrika tamtamları bile listedeyken şöyle alnının akıyla çıkmış bir Türk müzisyenini az kalsın bulamayacaktık. Hadi bir şey yaratamadınız; ne Mozart ne de bir Sophen çıktı içinizden. Bari olanı ihya etseydiniz. Çobanın kavalından “me me” kuzu sesi, düğün dernek iki “yar yar”bir “fidayda”, ”lolo lolo” çaldırdınız bu millete yıllarca. Arabeskin babalarını aforoz ettiniz de ne oldu? Ülkenin bir numaralı kanalı kırmızı halı serdi ayaklarına kralın.

Siz ülkenin neresinde vardınız sayın aydınlar, okumuşlar, mürekkep yalamışlar? Civan birinize devletin bankasını emanet ettik soydu kaçtı. Seller gibi çağlar, dedik. Bizim için ağlar, dedik. Barlarda, pavyonlarda fakirimizin alın terini yedi.

Sizi ben hep bir kentin tepelerinde, gümüş çerçeveli gözlüklerinizin arkasından günışığı ve sisler altında kaybolmuş varoşları umursamaz bakışlarla seyrederken görürdüm. İçinizden birinin o sokaklarda dolaştığını hatırlamıyorum. Sümüklü çocuklar sizden para istemezlerdi misketleri, balonları olmasa da. Belki bir akıl danışan olurdu”Beyim bu ülkenin hali ne olacak” diye.

Öğretmen olanınız kalemi ya da forması yok diye fakir bir öğrenciyi evine yolluyordu kulağından çekerek. Hele o memur olanlarınız var ya memur olanlarınız onlardan bazıları insanlık dışı olaylara imza attılar. Birinde genç pırıl pırıl bir delikanlı. Yeni işe girmiş. İşini iyi yapacak. Kendini gösterecek. Çırpınıyor. Ama karşısında insanlıktan nasibi olmayan, boynundaki kravatın şımarttığı memur müsveddesi çocukcağızı suçsuz yere köpek gibi azarlıyor.”Bugün git yarın gel”e alıştık. Bu başka bir şey. Kim veriyor sana bu hakkı? Kim senin devletin ya? Dünya tersine dönse Ağaç Hareketi’nde böyle bir olay olmaz, olamaz. Bütün daire bir olup el kadar çocuğu dövüyorlardı az kalsın. Resmi dairelerde memur daima haklıdır. Vatandaşın kesinlikle hiç hakkı yoktur. Sahipsiz otorite böyle yerlerde zulme dönüşür.

Tatil yörelerine gidersiniz yazları. Hakkınızdır. Ama burada da “Klasik Türkiye Aydını”na özgü bir davranış sergilediniz hep.Bitlis’in bilmem ne köyünden gelmiş, İstanbul’da memur olmuşsun.Karı koca bir sene çalışır kenara üç beş kuruş para koyar, sonra da Antalya!da bir otelde yer ayırtıp lüks tatil yaparsın.Antalya’da olan her şey senin Bitlisinde de var.Sadece denize girmek için değer mi bu kadar masrafa?Köyüne, iline gitsen. Paran oraya nasip olsa. Memleketin de kalkınsa. Basit bir olay gibi görülüyor bu durum. Belki on milyon kişi bu şekilde zaten yabancı turistin geldiği, yerli turiste ihtiyacı bile olmayan tatil yörelerine sırf “Ben bu yıl Bodrum’a gidiyorum” diye hava atmak için tatile gidiyorlar. Her biri üç beş bin lira parayla gidiyor. Ortalama dört bin liradan kırk milyar lira yapar. Bu para yıllardır Anadolu’ya aksaydı şimdi fakir bir tek ilimiz bile kalmamıştı.

Bu insanlara sorunuz:”Vatan için canımız feda olsun” derler.

Asker olanınız, polis olanınızın artık kimlere ne yaptığını bilemiyoruz.

Hükümet uygulamalarına”Bu böyle olmaz” dediğinizi ben hiç duymadım. Tepki okumamış, kültürsüz insanlara özgü bir davranış şekli galiba.

“Kibardınız, zengindiniz, bilgiliydiniz” denebilir sizler için sadece. Bu meziyetler size yetiyorsa denecek şey yoktur.

Ben Kerim Korkut. Türkiye aydını için söylenecek çok şey vardır aslında. Burada birazcık içimizi döktük. Halkımızla, aydınlarımızla hasbıhal ettik. Bizi hoş görsünler. Kendileri bizim için çok değerli oldukları için, milletin ümidi oldukları için belki satırlarımız onların yüreklerinde bir kıvılcım oluşturur diye yazdık, çizdik.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Kıymetli Kerim Korkut:Yazınız yine güzelin ötesinde bir yazı,haklı nedenleri,vaki olanları yazmışsınız.Bende sizin gibi bir yazının okunup okunmadığını yazılan yorumlarla değerlendirmem,kişi var yazıyı okur yorumu sonra yaparım unutur gider, kişi var yazıya yorum yapacak kelimeler bulamaz,beyefendinin o görüşüne katılmıyorum.elbet yorum bir yazarın sofrasında önemli bir katık, ama yorum olmasa da yazı yazılmıştır.sizi kutluyorum gerçekçi olmak lazım,yorum yazıya katkı yapmalı katkı yapmıyorsa yazılmasında bir fayda da yoktur,Korkut Bu yazınıza 1000 SİZE SIFIIIIIIR..(ELBETTE BU BİNLER YAZININ SAHİBİNEDİR)Selamlar,saygılar, sağlık ve mutluluklar,Kerim efendi,Bingöl çobanlarıyla onur duyuyorum,Asıl sen çobansın,belki de çoban bile olamasın.Haaaaaah.nasıl fırçalar acıtıyor mu?

Mehmet Burakgazi 
 13.09.2012 12:28
Cevap :
Nasıl da efelenmişim ama.Bir de "BENT DERESİ ÇAPKINLARI" önermiştim.Ahlakım bozulur diye bakmadınız herhalde.Zor günler geçiriyorum ama ayağa kalkarsam bir daha yıkılmam.  17.09.2012 19:13
 

Kerim bey, isallah yaziniza yorum yazmak istediginize pisman olmazsiniz. Benim dilim biraz sivridir, rahatsiz eder. Ilk once aydin dediginiz (ben oyle gormuyorum) sifat sahiplerinin egitilmesi gerekiyor. Onlar sahip olduklari sifat ile mutlu bir yasam surerken tasidiklari sifatin sorumlulugunun bilinci icinde degiller. Yazdiginiz gibi aydin kisi onder durumunda olmalidir. Ama ne yazikki sayilari sinirli tasidigi sorumlulugun bilinci icinde olan bilim adamlarinin haricinde, aydinim diye gecinen ogretim uyelerinden ulke icin birsey beklemek umutsuz vakadir. Benim icin aydin yaptigi arastirmanin neticesini gercekleri saptirmadan, korkusuzca soyleyebilen kisilerdir. Ulkemizde cani pahasina bu unvanlari tasimis kisileri rahmetle aniyorum. Saygilar

İsmail Keles 
 01.02.2011 22:17
Cevap :
Diliniz sivri olsun,beni rahatsız etsin; yeterki doğruyu söylesin.  02.02.2011 19:16
 

Sizin profilinizde bulunan öz anlatımı, ben başka bir şekilde ifade etmiştim ilgili yorumumda.Yazıların kitap sayfalarına sıkışıp kalmaması gerektiğini vurgulamışsınız.Ben de bu konu üzerinde durmak istedim. Milliyet Blogda çok önemli yazılar yankı bulmuyor. Mesela " Köy Enstitüleri" hakkında yazılan yazılar oldukça az. Bence devamlı gündemde tutulup, detaylı yeni projeler ortaya atılmalı bence. Oysa bakıyorsunuz hiç önemli olmayan bir konuda onlarca yorum yapılıyor. Şaşırıyorum.Blogdaşlarımız, ciddi ve ülkemiz yararına olan öneri ve yazılarla ilgilenmiyorlar. Sizin yazılarınızın da "gündem yaratması" gerekliliğine inanarak, ben yorum yapmıştım.Herhalde yanlış ifade ettim. Yeni yazılarınızda buluşmak üzere.Saygılarımla.

yılmaz çetingöz 
 26.01.2011 12:04
Cevap :
Benim derdim insanların geçmişini araştırmak değil. Bugün kendilerini nasıl kabul ediyorlarsa ben de onları öyle kabul ediyorum.Herkes ait olduğu kimliğin özellik ve güzelliklerini yaşamak istiyorsa yaşasın.  27.01.2011 21:16
 

Yazınız hakkındaki iddiam,tamamen yazınızı yüceltmek için ortaya koyduğum bir düşüncedir.Ben içerik olarak incir çekirdeği doldurmayan yazılara hiç yorum yazmıyorum.Eğer bir yazı içerik olarak bir değer taşıyorsa yorum yapılmalıdır. Yani emekle ve yoğun fikirle kaleme alınmış bir yazı mutlaka yorumlanmalıdır.Okunma konusuna gelince. Okumak anlamak demektir,faydalanmak demektir, düşünmek demektir.Benim anlayışım bu.Belki yanlış düşünüyorum ,bilemem. Ben Milliyet Blogu bir düşünce platformu olarak görüyorum. Sizin yazılarınız düşündürdüğü için ben yorum yazdım.Sizi rahatsız etmişim. Bundan sonra rahatsız etmem. Özür diler ve esenlikler dilerim.

yılmaz çetingöz 
 25.01.2011 12:51
Cevap :
Aşkolsun Yılmaz bey benim mesajımda beni rahatsız ettiğinizi belirten bir ifadem var mı?Ben sadece kaygılarımı aktardım.Sözlerim genel.Size yönelik değil.Birbirimizi desteklememiz lazım.Siz de özlü bir yazarsınız ve yazdıklarınız anlamı.Doğrusu satırlarınıza çok üzüldüm.Ben sizi okurum.Yazılarınız hoşuma gidiyor.Sizin de beni okumanızı isterim.Ben sadece tıklanma konusunda biraz hassaslık yaptım.Bir an koca iki yıl onca yazıyı boşa mı yazdım şeklinde bir hisse kapıldım.Siz çok değerli bir insansınız.Asıl ben sizden özür dilerim.Çocukluk yaptım.Lütfen yazılarımı okuyun.Eleştrileriniz benim için önemli.  25.01.2011 18:08
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 5503
Toplam yorum
: 14081
Toplam mesaj
: 282
Ort. okunma sayısı
: 650
Kayıt tarihi
: 21.09.08
 
 

Sadece sayfalarda kalan yazılar şaheser olsalar bile önemsiz ve anlamsızdır. İnsanlara ulaşan ve ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster