Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Ağustos '09

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
1942
 

Türkiye’de kitap yayıncılığı - Yayın dünyası, toplumsal seyir ve okur

Türkiye’de kitap yayıncılığı - Yayın dünyası, toplumsal seyir ve okur
 

Ne körü körüne inanmak, ne konuşmalarına konu bulmak için düşünmek ve incelemek için oku


Türkiye’de yayımcılığın güç kazanamamasının veya kısa aralıklarla sürekli bunalım içinde yaşamasının nedeni, genellikle okur davranışlarına bağlanır. Yayımcı-yazar-okur ilişkisinin karşılıklı etkileşimi göz ardı edilerek, okuru suçlayıcı yönde göçebe özelliklerimiz ağır bastığından dolayı okumayı sevmeyen bir toplum olduğumuz öne sürülür. Oysa bütün toplumlar yazılı kültür aşamasına sözlü kültür geleneğinden geçerek ulaşmıştır. Bu durum anlık bir tercih değil tarihsel bir süreçtir.

Bu süreç içerisinde Türk toplumunun İslâmiyet'i kabul etmeden önce yani 10. yüzyıla kadar okuyan ve okumayı seven bir toplum olduğunu söylemek epeyce zordur. İslâmiyet'i kitleler hâlinde kabul ettiğimiz 10. yüzyıla kadar Türkçe bir bilim, tefekkür ve edebiyat dili olma fırsatını bulamamıştır. 10. yüzyıla kadar, milattan sonra 732-735 yıllarında dikilmiş Orhun Âbideleri ve Budizm'e âit bazı dinî metinlerden başka elimizde yazılı eser yoktur. Bu durum, Orta Çağ bilginlerinin de dikkatini çekmiştir. 11. yüzyılın Endülüslü bilgini İbni Said'in Tabakatü'l-Ümem adlı kitabında dünya milletleri ikiye ayrılır: a- Bilimle uğraşan milletler (Hintliler, İranlılar, Yunanlılar, Romalılar, Araplar) b- Bilimle uğraşmayan milletler (Türkler, Moğollar, Çinliler)

İbni Said Türkleri, bilimle uğraşmayan milletler arasında sayar. Aynı eserde müellif, bilimle uğraşmayan milletlerden kulağına herhangi bir fikir veya felsefe ulaşmadığına da özellikle işaret eder.

İslâmiyet'i kabulden 17. yüzyıla kadar olan süreçte nispeten okuyan, düşünen bir toplumla karşılaşıyoruz. Kitaba, ilme, âlime büyük değer veriliyor. Ülkemiz medreselerle ve hemen yanlarına açılan kütüphanelerle doluyor. Nizamü'l-Mülk, Fatih, Yavuz Sultan Selim gibi devlet büyüklerinin en önemli özellikleri bazen günde 8 saate kadar okumaları. Bu devirde Mevlâna Celâleddin-i Rumî, Evliya Çelebi, Kâtip Çelebi gibi çok okuyan aydınlarımız yetişiyor. Devrin sosyal şartları içinde okuma-yazma oranı çok yüksek değilse de, kulağa dayalı, yani dinlemeye dayalı gelişmiş bir kültür var.

17. yüzyıldan günümüze kadar ise durum yavaş yavaş değişir. Türk toplumu tekrar okumayan, fazlaca düşünmeyen, bilgi üretmeyen bir toplum hâline gelir. Matbaanın Türkiye'ye girişi olan 1727’den 19. yüzyılın sonlarına kadar, basılan kitap sayısı beş bin civarındadır. Bu sayı ancak 20. yüzyılın başlarında 35–40 bini bulmuştur.

Dine dayalı kurallarla yönetilen toplumlarda okumanın amacı dinin, dolayısı ile toplumun yönetiminin inceliklerini öğrenme etkinliğidir. Bu yüzden de yazı ve okuma, bir ayrıcalık olarak yüzyıllar boyunca yönetenlerin tekelinde kalmıştır. Matbaanın kullanılmaya başlaması bu ayrıcalığın maddi temelini ortadan kaldırdı. Ancak gene de okumanın yaygınlaşması uzun mücadeleler sonucu 17. yüzyılda eğitim, öğrenim özgürlüğünün elde edilmesiyle başlayabildi. Bu arada ilköğretimin zorunlu hale getirilmesi sayesinde okuryazar nüfus oranındaki artış, arz-talep ilişkisi içinde yayımcılığın gelişimini olumlu yönde etkiledi.

Dini kurallarla yönetilen bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu’nda eğitim ve öğretimin yaygınlaşması yönünde ilk adımlar 19. yüzyılın ilk yarısında atıldı. Okumayı halkın anlamadığı karmaşık bir dille ve sadece dinin izin verdiği belli alanlarda sürdüren seçkinler dışındaki halk, sözlü kültürün etkisindeydi. Dindışı öğrenim kurumlarının devreye girmesi ve dili sadeleştirme çabalarının önem kazanması okur sayısının artmasına yol açtı.

Cumhuriyet devrinde ise durum şöyledir. 1930–1932 yıllarında bir kitap üç yüz adet basılırsa sevinilirdi. Devrin ünlü gazetecisi Ziyad Ebuzziya 1933'te bir kitaptan beş yüz adet bastığında, bunun hayretle karşılandığını anlatır. 1933'te Semih Lutfi küçük cep kitapları çıkarmaya başlayınca baskılar bine doğru yükselmiştir. 1940–1946 yılları arasında Türkiye'de gazetelerin bile toplam tirajı II. Dünya Savaşı gibi toplumu ilgilendiren çok önemli bir hâdise olduğu hâlde 30 bin civarındadır. Bu tiraj ancak 1947'de 70 bine doğru çıkar. Son yıllarda yapılan araştırmalar, Türk toplumunun sosyal, ekonomik ve siyasî şartlarında önemli değişiklikler olmasına rağmen, kitap, gazete, dergi ile arasının iyi olmadığını, toplumumuzun okumayı bir alışkanlık ve hayat tarzı hâline getirmediğini göstermektedir. Millî Eğitim Bakanlığı'nın 1993 yılında yaptırdığı bir ankete göre, gençlerin % 61'inin son bir ayda hiç kitap okumadığı, % 13, 4'ünün ise bir kitap okuduğu ortaya çıkmıştır. Yapılan bir başka araştırmaya göre, ülkemizde okumaya aday ilk grubu oluşturan üniversite gençliğinde okuma oranı % 37, 1'dir.

Cumhuriyetin ilk on yılında eğitim sisteminde gerçekleştirilen değişiklikler, düzenlenen okuma yazma seferberlikleri, okuryazar oranının sürekli olarak ama belli bir oranda artırdı. Bu gelişmeler karşısında yayımcılığın gelişmemesinin nedeni, yayımcıların piyasa koşulları yerine devletin yayın politikasını izlemeyi tercih etmeleri olmuştur.

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren devlet, ‘kültürlü insan yetiştirme’ temel politikasıyla seçkinlere yönelik kitap yayımına ve çeviri etkinliğine hız verdi, bu doğrultuda yayımcılığı da yönlendirdi. Belirlenen program çerçevesinde Doğu ve Batı klasikleri yayımlandı. Kitaplar, sayısı hızla artan kütüphanelere hızla gönderildi. Ancak gene de halkın en çok ilgi gösterdiği kitaplar, ilkel yöntemlerle çoğaltılmış halk hikâyeleri, şifalı bitkilerle tedavi reçeteleri veya dini ihtiyaçlara cevap veren kitaplardı. Çok partili yaşama geçildikten sonra durum değişti. Hem yayımlanan kitap sayısı, hem de toplam kitap üretimi artmaya başladı.

1960’lı yıllardan itibaren bu artış, yayımlanan kitapların konu çeşitliliği, başlık sayısı ve toplam üretimini açısından katlanarak gelişti. 12 Mart askeri müdahalesiyle içine girilen süreçte devlet çeşitli siyasal gereçlerle kitabı ve kitap okurunu adeta suçlu ilan etti. Yayınevleri kapatıldı, kitaplar toplatılıp yakıldı, yasak kitap bulunduranlar cezalandırıldı. Hepsinden önemlisi daha sonraki yıllarda da süren bir uygulamayla kitap, devletin suçlu saydığı insanlarla birlikte medya organlarında suç unsuru olarak gösterildi. Bu dönemde yapılan değişikliklerle eğitim sisteminde araştırmacılık yerine ezbere dayalı yöntemler egemen kılındı. Yayımcılık sektörünü besleyecek yeni okur kanalları tıkandı.

Gerçek sorun, okuma sorunudur. Sayıları milyonlara varan üniversite ve lise mezunlarına her yıl yüz binden fazla üniversiteli ve birkaç yüz bin liseli katıldığı halde, ne gazete ne kitap tirajlarında artış olmaması düşünülmesi gereken bir konudur. İstatistikler; 1960’da bir potansiyel okuyucuya 21, 8 kitap düşerken bunun 1970’de 27, 8’e çıktığını, sonrasında ise hep düştüğünü gösteriyor. 1975’de 13, 3, 1980’de 5, 7 ve 1985’de 5, 3. Bu sürede nüfusun 28 milyondan 50 milyona yükseldiğini, bugün ise 70 milyonu aştığını hatırlatmamızda rakamları değerlendirirken göz ardı etmemiz gereken bir husustur.

Yayımcılık kesimi ülke ekonomilerinde çok sınırlı bir yere yani GSYİH’nin yüzde 1’inden az bir dilime, kültür alanındaysa belirleyici bir role sahiptir. Batı ülkelerinin çoğunda ülke nüfusunun belki yarıdan çoğu okumayı genel kültür edinmenin en iyi aracı olarak kabul etmektedir. Ne yazık ki Türkiye’de durum hiç de öyle değildir. Yayımcılık ekonomide önem taşımadığı gibi kültür alanında da zayıf bir role sahiptir.

Okur davranışlarını etkileyen bir diğer gelişme yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada yaşanmaktadır. Gündelik yaşamın artan ritmi ve okumaya ayrılan zamanın daralması, okuru, taleplerini daha kolay ve ucuz elde edebileceği, her an elinin altında bulunan görsel-işitsel iletişim araçlarına yöneltmektedir.

Toplumların gelişmişlik düzeyi birçok ölçüte bağlı olarak değerlendirilmektedir. Toplam nüfus başına karşılaştırma yapıldığı zaman İngiltere, Almanya ve Türkiye nüfus olarak birbirlerine yakın sayılır. Ancak söz konusu ülkelerin gelişmişlik düzeyleri, insani kalkınmışlık ölçütleri endeksine göre karşılaştırdığında Türkiye`nin önemli derecede ayrıştığı görülmektedir. Bunlardan bir tanesi de tükettiği kağıt miktarı özelde de okunan kitap sayısıdır. Bu konuda sık sık sorulur, biz kitap okuma yönünden dünyada neredeyiz diye. Veya ne kadar okuyoruz. Ancak mevcut verilere ülkemizin kitap ve kütüphane ile karşılaştırıldığında başta Batı Ülkeleri ile aramızda 10 kat farkın olduğu görülmektedir.

Türkiye`deki halk kütüphanelerinin sayısı 1.300 civarında. Kütüphaneye kayıtlı üye sayısı 427 bin. Toplam okuyucu sayısı 20.706.526. Türkiye`de 50 bin kişiye bir kütüphane düşerken, Almanya`da 7 bin, İngiltere de 13 bin, Finlandiya da 4 bin, AB ortalaması 7 bin 558.

Okumak hiçbir zaman televizyon izlemek kadar genelleşmiş bir etkinlik olmadı. Eğitimin laikleşmesinin ve zorunlu kılınmasının üzerinden bir yüzyıl geçtikten sonra, basın, politikacılar, hatta yayımcılar zaman zaman insanların çok az okuduğundan yakınmaktadırlar. Kuşkusuz nüfusun göz ardı edilemeyecek bir bölümü hiç okumuyor, çünkü bu kesim, anlamını anlayarak basit bir cümleyi yazmayı veya okumayı bilmeyen eğitim görmemiş insanların oluşturduğu kalabalıklardır.

Okuyabilen ve gelişmiş ülkelerde nüfusun ezici çoğunluğunu kişilerin durumları arasında büyük aykırılıklar vardır. 1980’li yılların sonunda Fransızların yüzde 25’i yılda bir kitap okuyordu; yüzde 32’si birle dokuz kitap arasında, yüzde 25’i ya da bir-iki kitap, geri kalanı da (yüzde 18) daha fazla kitap okuyordu. Demek ki Fransızların dörtte üçü az ama çok düzenli olarak kitap okumaktaydı.

Fakat artık okumanın biricik ve ayrıcalıklı aracı, kitaplar değildir. Hiç kuşkusuz 20. yüzyılda gelişmiş ülkelerde okuma konusunda meydana gelen en önemli değişiklik budur. Bugün okumak, aynı zamanda gazete okumak, sıradan dergiler veya bilimsel dergiler veya siyasi haber dergilerini okumaktır. Dergi ve gazete okuma, kitap okumayla hemen hemen ters orantılıdır; yerel gazeteler çiftçiler veya tüccarlar, küçük ilçelerde veya kırsal kesimlerde yaşlı kişiler tarafından daha çok okunmaktadır. Bunlar kitap okuyucularının tam tersi özelliklerdir.

Okuma konusunda yapılan anketler kültürel etkinliklerin sayısı gibi okumanın yoğunluğunun da sosyokültürel katmanlaşmayı izlediğini göstermektedir: üst ve orta düzey yönetici ve memurlar, işçiler ve çiftçiler arasında diplomalılar, diplomasızlardan daha fazla okumaktadır. Ama istatistiklerin özel durumları gizlediklerini de unutmamak gerekir. Mesela batı toplumlarında uzmanlaşmış işçilerin üçte biri hiç okumazken, dörtte biri çok iyi okuyucudur ve her 15 günde bir kitap okumaktadırlar.

Tablo 4: Unesco 1999 yılı ülkelere göre yayıncılık verileri

Ülkeler

Nüfus

Milyon

Kütüphane Sayısı

Ödünç Alınan Kitap

Basılan Kitap sayısı (1999)

Kitap Sayısı (Milyon)

İngiltere

65

21.849

460.010.000

110.965

121.000

Almanya

72

12.134

325.555.424

78.042

Romanya

12

3.246

36.841

7.874

İtalya

59

10.127?

257.961.734

32.365

Slovenya

2

60

18.600.000

3.450

7.800

Avusturya

12

2.153

17.260.000

9.854

12.320

Türkiye

76

1.292

4.052.868

2.290

12.00

Bilincimizin gelişmesini, kültürel alt yapımızın zenginleşmesi ve sanatsal bakış zenginliğimizi kavratılmasında önemli rolü olan kitap "genç kuşağı yönlendiren ve geleceğe hazırlayan önemli bir seçenektir. Girmeye çalıştığımız AB ülkelerinde 7.500 kişiye bir kütüphane düşerken bizde 51 bin kişiye bir kütüphane düşmektedir. Buna rağmen okuyor muyuz? Japonların bir karşılaştırmasına göre kişi başına yılda 4 kitaptan az ise okunmuyor, 4–10 az okunuyor, 10–20 okunuyor, 20 kitabın üzerinde kitap okuyan bir kişi çok okuyor sınıfına alınmaktadır.

Japonya`da bir yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılırken, Türkiye`de ise 23 milyon 500 bin kitap basılarak nerdeyse Japonya’da bir günde basılan kitap sayısı kadar kitap bizde bir yılda basılan kitap sayısına eşittir. Kalkınmış ülkelerde kişi başına 7-8 kitap düşerken, Türkiye`de kitaptan dahi söz edilememektedir. İstatistikler Türkiye`de her yüz kişiden 4-5’inin kitap okuduğunu işaret ediyor. Yine Japonya`da bir kişi yılda 25 kitap okurken, bizde 6 kişi yılda bir kitap okuyor. Kitap okuma sayısı kütüphane sayısı kıraathane sayısı ile karşılaştırıldığı zaman çok çok gerilerde olduğumuz ortaya çıkmaktadır.

Ülkemizdeki okuma oranı ile ilgili bir diğer istatistikse; toplumun düzenli kitap okuma oranı % 0.1, kitap toplum yaşamında 235 sırada, toplumun %75`i kitap okumadığını, % 40’ının hiç kütüphaneye gitmemiş olduğunu gösteriyor. Kütüphaneye gidenlerin önemli bir kısmı da okul kitabı veya ders kitabı için gittiğini belirterek, zorunluluklar dışında tercihen kütüphane gitme oranının hemen hemen hiç olmadığını ortaya çıkarıyor.

Bu denli önemli etkisi olan ve insanın zenginliği olan kitap okuma alışkanlığı neden oluşmuyor. Nedeni yalnızca kitapların pahalı olması mı? Yoksa popüler kültür olarak topluma benimsetilen kültürsüzlük mü aşılanmaktadır? İTO’nun yaptırdığı bir araştırmaya göre ülkemizde halkın satın alma sıralamasında kitap satın alma 116 sırada geliyor.

Önemli bir konuda satılan kitapların tamamının okunmadığı gerçeğidir. Maalesef bizim gibi duygusal ve gösterişe meraklı toplumların okumaktan çok vitrine önem verdiği hepimizin kabulüdür. Evinde misafire gösterilecek kitapları olduğunu, raflarda hiç açılmamış bir iki moda kitabın bulundurulması, makam odalarında bir iki ansiklopedi ve kitap bulundurmak son yıllarda moda olmaya başladı.

Kütüphanelerimizin yetersizliği yanından kütüphaneden yararlanma oranı da kitaba olan ilgimizin ve okuma alışkanlığımızın gelişmiş batı ülkelerine göre de çok yetersiz olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda kütüphanelerimizdeki kitap sayısı da çok yetersizdir. Fransa’daki halk kütüphanelerinde 144 milyon derleme eser mevcut iken Türkiye’de 12 milyon kitabın bulunması aradaki farkın de ne denli önemli olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.

Türkiye’de 15 yaşının üzerinde okuma kapasitesine sahip yaklaşık 52 milyon insanın her biri bir kitap okuru olarak çok büyük bir rakam oluşturmaktadır. Ancak satılan toplam kitap sayısına bakıldığında, okuyucu sayısı ile kitap arasındaki oran sınırlı sayıda kişinin kitap okuduğunu işaret etmektedir. Okuma ile ilgili olarak 1 milyon civarında gazetenin satıldığı ve çoğunun da spor ve magazin kasımının gözden geçirildiği de ülkemizdeki okuma alışkanlığının yetersizliğinin bir diğer kanıtıdır. Ayrıca Internet üzerinden gazete okuryazarlığının da halen yaygın olamadığı bazı makalelerin okunuş sayısından çıkarabilmektedir. Internet’in okuma düzeyini düşürdüğü biliniyor ancak yinede gelişmiş ülkelerdeki Internet kullanıcıları ile kıyaslandığında ülkemiz halen OECD ülkeleri arasında gerilerde bulunmaktadır. İnternet kullanımındaki durumumuz kendi içerisinde bir eksiklik oluşturmasının yanında kitap okumama alışkanlığımızın bahanesi de olamamaktadır.

En son veriler ışığında Türkiye, Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu’nda kitap okuma oranında Libya, Tanzanya, Kongo ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu geri kalmış ülkelerin bile gerisinde yer alarak 86. sırada bulunmaktadır. Rapor neticesinde bir Japonun yılda ortalama 25 kitap okuduğu, bir İsviçrelinin 10, Fransızın ise 7 kitap okumasına karşılık, Türkiye’de ise bir kişi 10 yılda ancak bir kitap okumaktadır. Aynı zamanda Türkiye’de bir kişinin kitap okumak için ayırdığı zamanın 300 katını bir Norveçli, 210 katını bir Amerikalı, 87 katını ise bir İngiliz ayırmaktadır.

Farklı bir araştırma üniversitelilerinde okumadığını gösteriyor. Prof. Dr. Çağatay Özdemir`in "Türkiye`de Öğretim Elemanları" çalışmasında üniversitelerin %16`sı hiç kitap okumuyor, %72`si 1–2 kitap okuyor, %11` 3–5 kitap, % 1, 4’de beş kitaptan fazla okumaktadır. Dünya iyi kitap okuru olarak sayılmak için yılda minimum 10-20 kitap arasında okuyor olmuş olmak gerekiyor. Bu durum öğretim üyelerinin çok az okuduğu ortaya çıkmaktadır. Yapılan bazı anket çalışmaları, çoğu üniversiteli gündüz zamanın önemli bir kısmını Internet üzerinden gazete okuyarak geçirdiği veya diğer konu dışı alanlarda gezindiği ön plana çıkıyor.

Kitap okuma ile ilgili olarak 1965 yılından bu yana yükseköğretim görenlerin oranının 14 kat artmış olmasına rağmen kitap okuma oranının aynı oranda yükselmemesi eğitim politikalarımızın da tekrardan gözden geçirilmesi gerektiği gerçeğini gözler önüne sermektedir.

2008 yılının son aylarında Bağımsız Eğitimciler Sendikası tarafından Pİ Grup’a yaptırılan ve 18–30 yaş aralığında, 1019’u erkek toplam 1861 kişinin katıldığı ankette genç nüfusun okuma alışkanlığı üzerine sorular soruldu. Yüzde 5, 8’i ilkokul mezunu, 64, 2’si ortaöğretim mezunu, yüzde 22, 7’si üniversite, 4, 3’ü lisansüstü mezunu veya öğrencisi olan bu örneklem Türkiye’nin geleceği olarak belirtilen genç nüfusun kitap okuma alışkanlığı ve bu alışkanlıkla ilgili fikirleri üzerine çarpıcı sonuçlara imza attı. Araştırma sonucunda düzenli olarak kitap okuyanların oranı yüzde 11, 2, düzensiz kitap okuyanların oranı ise yüzde 63, 9 olarak belirlendi. Bu olumsuz tabloya dair ortaya çıkan neden ise verilen cevaplar akabinde boş zamanların televizyon izlenerek geçiriliyor olması ve okuma alışkanlığının verilen eğitim sistemiyle kazandırılamıyor olması olarak tespit edilmiştir. Dolayısı ile gelişen teknoloji bağlantılı olarak oluşan kolaycı toplum kitap okumak yerine daha kolay bir eğlence yöntemi olarak televizyonu tercih ediyor. Televizyonun gerçekleştirdiği iletişim bombardımanı sonucunda sığ bir insan yapısına bürünen toplumlar kısa süreli popülarite ve moda seyirliklerin peşinden koşarak kitaptan uzaklaşmaktadır. Bunun yanı sıra diğer bir hususta devletin yönlendirdiği eğitim politikasında karşımıza çıkmaktadır. Küreselleşme sürecinin oluşturduğu insan yapısının hizmetinde araştırmayan, olayları farklı boyutları ile irdelemeyen, olgular yerine olalar üzerinde duran bir insan oluşturmakla suçlanan eğitim politikası okumaya yönlendirmediği için eleştirilmektedir. Araştırma aynı zamanda sektörel bazda da yayıncılık için bazı bulgular elde etmekte ve insanların kitaba çok az bir bütçe ayırdığını ortaya çıkarmaktadır. 1 yıldan daha uzun bir süredir kitap almayanların oranı yüzde 45, 6 iken, korsan kitap alanların oranı yüzde 86, 7 gibi yüksek bir düzeydedir. Ayrıca ankete katılanların yüzde 56, 6’sı Türk insanının okumadığını kabul ederek, yüzde 88, 7’lik bir oranla da eğitim sistemi bu durumun sorumlusu olarak belirtilmiştir.

Ayrıca GFK Panel Araştırma şirketince birçok ilimizde yapılan bir araştırmada 15–24 yaş arsındaki gençlerle her altı ayda bir yapılan bir değerlendirmede gençlerin okumadığı ortaya çıkmaktadır. Gençlerin yüzde 61’i son okuduğu dergiyi, yüzde ellisi son okuduğu kitabı hatırlamıyor. Aynı araştırma süreli yayınların okuma oranının daha düşük olduğunu ortaya koyuyor.

Enteresan, üzerinde düşünülmesi gereken bir konu da 1973–1975 yılları arasında Türkiye'de 30 bin kitapçı var. 1993 yılında ise üçbinbeşyüz. Onlar da, kaset, oyuncak, kırtasiye satarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Bir başka ilginç durum ise, 1983'te Türkiye'de 7.180 çeşit kitap basıldığı hâlde, bu 1992'de 6.151'e düşüyor. Aynı yıl, yani 1992'de çeşitli ülkelerde basılan kitap sayısı (çeşit olarak) ise şöyledir: Fransa'da 37.308, İngiltere'de 48.069, Almanya'da 64.761, Japonya'da 42.217, ABD'de 85.121 Günlük gazete satışlarında da, Türkiye ile diğer gelişmiş ülkeler arasında benzer uçurumlar dikkati çekiyor. Türkiye'de verilen bütün hediyelere, yapılan bütün promosyonlara rağmen gazetelerin toplam tirajı üç milyonu bir türlü geçmiyor. Toplam tiraj Japonya'da 68 milyonu, ABD'de ise 63 milyonu geçiyor.

Millî Eğitim Bakanlığı'nın 1993 yılında yaptırdığı bir ankete göre insanımızın okumama sebepleri oran olarak şöyledir: 1-Kitap okuma alışkanlığının olmaması: % 50, 2, 2-Yeterince zaman bulunamaması: % 16, 6, 3-Boş zamanlarında yoğun olması: % 10, 6, 4-Tv, video ve sinemanın tercih edilmesi: % 10, 5, 5-Kitap fiyatlarının yüksek olması: % 4, 6, 6-Dersleri sebebiyle okuyamama: % 3, 4, 7-Diğer sebepler: % 1, 9, 8-Cevap yok: % 2, 27. Görülüyor ki az okumamızın en önemli sebepleri okuma alışkanlığının olmaması, tv, video ve sinemanın kitap okumaya tercih edilmesi. Fakat bu konuda Türkiye'de özellikle belirli kesimler, yıllarca daha çok, kitap fiyatlarının ülkemizde yüksek olmasını en önemli sebep olarak ileri sürmüşlerdir. Hâlbuki yapılan araştırmalar bunun doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Hem yukarıdaki ankette kitap okumama sebepleri içinde sayılan, kitap fiyatlarının yüksek olması % 4, 6 gibi küçük bir oran teşkil etmekte, hem de TÜYAP'ın 1992 Kasım'ında İstanbul'da düzenlediği kitap fuarını gezenlerin % 56'sının aylık gelirinin son derece düşük olması, aylık geliri ortalamanın üzerinde olanların oranının ise yüzde değil binde sekiz civarında olması bu görüşü çürütmektedir.

Hâlbuki 21. yüzyıla, bilgi çağına girerken, eğer Türk toplumu dünya üzerinde iyi, güzel bir yer edinmek istiyorsa, okumak, düşünmek ve buna bağlı olarak tartışmak, sorgulamak ve eleştirmek ve bilim üretmek zorundadır. Ancak bunları gerçekleştirdiği zaman gelişecek, çağdaşlaşacak ve yeryüzünde tekrar ecdadına lâyık olduğu yeri alacaktır.

Bacon’ın şu sözleri okuma ile ilgili tarih boyunca söylenenlerin belki en anlamlısıdır: “Ne körü körüne inanmak, ne konuşmalarına konu bulmak için düşünmek ve incelemek için oku”. Gerçekten kitaplar insanı yaşama yaklaştırır, gerçeği çok yönlü algılama fırsatı verir. Kitaplar dönüştürücüdür. Bu anlamda eğitim kurumlarında yapılması gereken donmuş kalıplar içinde insanı uzaklaştıran bilgiler değil, duyarlılığına katkıda bulunacak ve yöntem olarak düşünmeyi öğretecek bir eğitim metodu geliştirmektir.

Türk toplumu gibi okumayı gündelik modalar çerçevesinde algılayan toplumlarda kavramların netleşmesi adeta olanaksızdır. İnsanlar savundukları ilkelere bile yabancıdır. Toplumumuzda son dönemde çok yoğun bir biçimde tartışılan ifade özgürlüğünün önemi yadsınamaz ancak bundan daha önemlisi düşünme özgürlüğüdür. Düşünme özgürlüğü için ise ön şart bilgidir. Aksi halde ifade özgürlüğü serbestisinde demagoji ile bireylerin sürüklenip totaliter rejimlere yol açılması ve düşünme özgürlüğünün yitip gitmesi olanaklıdır. Toplumumuzu ufak tefek istisnalar dışında kendi çıkarları dışında sıradan insana hiçbir üstünlüğü olmayan entelektüel donanımdan yoksun, duyarlılıkları gelişmemiş yöneticilerin yönetmesinin altında da bu gerçek gizlidir. Hayatında hiçbir zaman düşünme, kendisini ve toplumsal yasaları kavrama gereksinimi duymamış insanların yönettiği toplumlarda düşünen insanların ya sesleri bastırılmakta ya da ortadan kaldırılmaktadır. Aydınlarına bu ölçüde düşman olan toplumların tek seçeneği ilkellik, tekdüzelik ve hamasetle sürdürülen gündelik politikalardır.

Bütün çıkmazlardan kurtulmayı eğitime, eğitim sistemine indirgemek tabii ki sığ ve aldatıcıdır. Bireyin gelişiminin ancak duyarlılık gelişimi ve düşünmeyi öğrenme ile olacağını saptamak zorunluluktur. Edebiyatta, sinemada günlük yaşamdan daha gerçek daha iyi tanıyabileceğimiz kişiler hem düş gücümüzü hem düşünce evrenimizi temelden değiştirir.

Son tahlilde okumayı öğrenmenin sanatların en gücü olduğunu söylemek abartı sayılmamalıdır. Bağnazlıktan uzak, irdelemeyi, tartışmayı, paylaşmayı bilen toplumsal konulara kişisel çıkarlar ve kör saplantılardan değil sanatların estetik merceğinden bakabilen insanların oluşturduğu bir toplum geleceğin toplumu olmalıdır.

Ancak ülkemizde okuma yazma konusunda Mustafa Kemal’in iyi bir okur olduğu ve okuduğu kitapların sayfa kenarlarına notlar düştüğünü görüyoruz. Kütüphanesinde yaklaşık 4 bin kitabı olduğu görülüyor. Ağırlıklı olarak tarih, dil ve felsefe konularında kitap okuduğu görülmektedir. Hatta geometri kitabı yazacak kadar da bilim diliyle de ilgilenmiştir. Atatürk büyük taarruz öncesi bir tarafta savaş planları yaparken diğer tarafta geceleri kitap okuduğu ortaya çıkıyor. Savaş alanında Çalıkuşu okuduğu ve çok etkilendiğini ve arkadaşlarına da okumasını önerdiği bilinmektedir. Yaşamının tamamı dolu ve yoğun olan Atatürk’ün 57 yıllık yaşamında çoğu işaretlenmiş ve not alınmış 4 bin kitap okuduğu arşivler ile tespit edilmiştir.

Bilgi çağının yine gereği olarak bilginin her ortamda iletişim kolaylığı sağlamamsı nedeniyle kitapların son yıllarda daha az ilgi gördüğü anlaşılmaktadır. Ancak artan bilgi kullanım yoğunluğu kütüphanelerin öneminin artırması gerektiği düşüncesi de oluşmaktadır. Çağımızın bilgi okuryazarlığı becerilerinin kazandırılmasında bu bakımdan kitapların önemli bir fonksiyonu bulunmaktadır. Bunun bilincinde olan gelişmiş ülkeler kitap yayıncılığına ayrı bir önem vermişlerdir.

Ayrıca son dönemlerde yeterlide olmasa yayıncılık alanında rakamsal bir iyileşmenin görüldüğü de yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Yayın hayatındaki dalgalanmalar, ilgi artışları, elbette bir canlılık getiriyorsa güzeldir. Ama önemli olan bu canlılığın, milletin kültür hayatında ve sosyal birikimi içerisinde bir kalıcılığa dönüşüp, dönüşmeyeceği, bir kalite ve katkı getirip getiremeyeceğidi.

Yayın dünyası, kitap ve onun taşıyıcısı olduğu bilgi ve kültür, metalaşmaya doğru gitmektedir. Tüketim toplumu ideolojisi burada da etkisini veya hükmünü yürütmeye başlamıştır. Dolayısı ile önemlilerin magazinsel olanlar olarak adlandırıldığı bir toplumda magazinel yazarların oluşturulması veya tercihi ile yayınların içeriklerinin de yazarların birikimlerinin yetersizliği ve oluşturulan toplumun devamı için tekdüze bir dil ile taklit konulardan oluşması sağlanmıştır. Böylece kitap ve yayın dünyası da kendi magazinini oluşturdu ve yüksek satış rakamları bu magazinin yardımı ile oluşur hale geldi.

Cemil Meriç, Hisar Dergisi’nin Eylül 1971’de yayınlanan sayısında yazdığı ‘Kültür ve Ötesi’ isimli makalesinin bir bölümünde bugünkü duruma dair bir öngörüde bulunarak şu cümlelerle toplumsal bir uyarıda bulunmuştur:

“Yığın haberleşmeleriyle (mass media) uğraşanlar bu meseleye yeni bir boyut kazandırmakta; doğrudan doğruya mass media'nın, bilhassa televizyonun, radyonun, sinemanın, magazinlerin, reklâmın eseri olduğunu iddia ettikleri halk kültürü, yığın kültürü gibi bir takım kavramlar üzerinde durmaktadırlar. Yığın kültürü, yayın organ ve araçlarıyla genelleşen mitler, kavramlar, tasavvurlar, yani oldukça ilkel bir kültür modelleri bütünüdür. Bazı sosyologlara göre, tüketim toplumunun işine yaramaktadır bu kültür, konformizm yaratmakta, halka birşeyler bildiğini vehmettirmekte, mutluluk hakkında maddeci ve çocuksu imajlar telkin etmektedir.

Kültürün en yüksek merhaleye ulaştığı ülkede, kültür yok artık: karşı-kültür, anti-kültür, hip-kültür, kültür-sonrası, devrimci-kültür var. Bunlar, can çekişen bir medeniyetin ölüm hırıltıları mı? Bâkir ve dilber bir dünyanın müjdeleri mi? Bilemiyoruz. Avrupalı sosyologlar, nazenini son kostümü, son hüviyeti içinde yakalamak ümidi ile, yeni dünyaya koşuyorlar. Bir de bakıyorlar ki, bitnik'ler hipi olmuş, "free jazz" "rock"la "pop"u tahtından indirmek üzere. Hareketin akıl hocaları bir yıl geçmeden unutuluveriyor, MacLuhan'ın yerini "teknoloji peygamberi" Fuller alıyor, uyuşturucu maddeler havarisi Tim Leary, Zen yayıcısı Suzuki'yi itibardan düşürüyor.

Amerika'dan gelen bu moda, Avrupa'nın resmi veya gizli festivallerinde baş tacı. Kendini herkese kabul ettirmek iddiasında. Belli geleneklere değil, bütün geleneklere düşman, bütün üslûplara asî. Hayata birşey eklemek istemiyor, hayatı değiştirmek amacında. Maziden gelen tüm sınırları, tüm yapıları, tüm değerleri yok etmek: kültür kavramını çatlatan bir davranış bu. Artık kazanılmış bir bilgiler bütünü veya herşeyi okuyup, herşeyi unuttuktan sonra kalan" değil kültür, bir oluşum, bir tutum, "bir hayatı anlama ve yaşama tarzı."

Hayalin akıl, tecrübenin bilgi üzerindeki zaferi. İdrâkin tepe taklak edilişi. Keşfedilmesi, yaratılması gereken başka bir realite özlemi; eski yasaların ve ölçülerin yıkılışı. İyiyi kötüden, sürekliyi geçiciden nasıl ayıracağız? Eserin kendisi yok ki ortada, şu eser daha önemli, öteki daha değersiz diyebilelim. Ama kimse anlamıyor bu yeni kültürü, havariler şikayetçi. "Kelime hazinemizde, düşüncemiz gibi, daha önce var olan bir dünyadan geldiği için kalleşlik ediyor bize." (MacLuhan) "İnsanlığın korosu" olan istikbal, henüz bir curcuna.

İdeoloji ile teknik bu yeni kuşaklara güvensizlik veriyor sadece. Ütopyalar istiyorlar, sıcak, tabiî ütopyalar. Gençler için istikbâl yaşanan andır. Gelenek paramparça ama yerine geçecek bir değer de yok. Çağdaş medeniyet kendini inkâr eden bu isyan hamlelerini de bünyesine katabilecek mi? “

Bir kitabın çok satması, kitleye yayılması çok mu olumsuz bir şeydir? Hayır. Ama olumsuz olan, hangi kitabın çok basılıp yayıldığıdır. Üzerine tüm tanıtım masrafları ile böylesine bir yatırım yapılan kitap, Türk kültür veya sanat hayatına ne katmaktadır. Getiri götürü denklemi hangi endişeler etrafında kurulmuştur? Bilginin ve estetik düzeyin önemsendiği bir bakış açısı mı, yoksa yalnızca çok tüketilmesi düşünülen ve istenen bir tüketim metası algılayışı mı, kitap olgusunun etrafındaki endişeleri örmeye başlamıştır?

Çok satan kitaplara bir göz atıldığında, gerek hacim ve format, gerekse muhteva bakımından bir takım ölçütlerin göz önünde bulundurulduğunu görürüz. Yayıncının ana kaygısı o kitabın bu ölçütler etrafında yüzbinlerce basılıp basılamayacağı, çok satılıp satılamayacağıdır. Bu ise eser seçişte gerek dil, gerek konu, gerekse biçim özellikleri bakımından basite, genele, sıradana yakın kitapların basımını gerekli kılmaktadır yayıncı açısından. Bu durum seri üretim ve seri tüketim mantığı içerisinde kitap fiyatlarını düşürecektir. Kitapların fiyatlarının ucuzlaması elbette bir toplumun bilgilenme kanallarının kolaylaşması anlamına gelir ve olumlu bir şeydir. Ama bu ucuzlama her şeyden önce yalnızca kitabın maddi değerinde olursa iyidir. Yoksa maddi değerine paralel bir şekilde içerikte de bir ucuzlama, hiç de tasvip edilecek bir tutum değildir. Önemli olan, bir kitabın bir dönemde, çok okunup sonra saman alevi gibi sönmesi değil, bir toplumun kültür ve sanat hayatına zenginleştirici bir kalite getirmesi ve kalıcı olmasıdır. Böyle bir değerlendirmenin ardından yaşanan yayın patlamasının çoğunluğunu kitap kalabalığı olarak adlandıranlar mevcuttur.

Bu patlamanın arkasında yatan etkenlerin en önemlilerinden birisi, toplumun sosyal ve ekonomik yapısındaki 1990’lardan sonra hız kazanan değişme, gitgide bir tüketim toplumu olmaya doğru sürati artan bir tempoda kayışımız ve buna paralel olarak hayatımızda baş gösteren zihniyet değişimi, oluşmaya başlan yeni ilgiler, tarzlar, yaşama biçimleridir. Kolaycılık, rahat ve konfor düşkünlüğü, bunu sağlayıcı maddi imkânlara hemencecik ulaşabilme hırsı ve arzusu, zamana karşı tahammülsüzlük, çile ve tahammülden kaçış, bu ilgilerin ve yaşama biçimlerinin günlük hayattaki yansımaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yayın patlamasının arkasında yatan popüler seviyeyi, sayısal sürati bu olgularla birlikte de düşünmek zorundayız. Arz talep ilişkisi içerisinde talep arzı doğurmuş, fakat yayıncılıkta arz yani yayın istenilen arzın doğması için gereken toplumun oluşum ve devamını sağlamıştır.

Oysaki Cemil Meriç edebiyatı yani kitap dünyasını bir toplumun ifade vasıtası olarak tanımlamaktadır. Toplumun ifade vasıtası olan edebiyat bu yüzden toplumun aynası olmalıdır. Dünya edebiyatı ise ne bir millî edebiyatlar toplamı, ne de dünyaya ün salmış eserler antolojisidir. Goethe’den alıntılayarak dünya edebiyatı düşüncesini şöyle ifade eder: “Millî edebiyatları birbirine bağlayan ve kafa ürünlerinin alışverişini çoğaltarak toplumlar arasında köprü kuran bir edebiyattır. Bu karşılıklı alışverişlerin amacı; insanoğlunu kafaca yükseltmektir” Avrupa edebiyatını ise kendisini ve ölçülerini dünyaya kabul ettirmiş bir edebiyat olarak tanımlar. Avrupayı aydınlık, kesin, köşeleri belli düşünceler iklimi olarak belirten Cemil Meriç, Asya’yı dünya edebiyatının ilk cildi olarak görür ve söylenenleri ilkin Asya’nın söylediğine dikkat çekerek, bizi de Asya edebiyat dünyasının içinde görür.

Cemil Meriç, Türk edebiyatını dünü ve bugünü ile birlikte değerlendirir. Bu değerlendirmeler yapılırken tarihî, ekonomik, sosyal ve kültürel şartlar göz ardı edilmez. Değerlendirmelerinin hareket noktasını Doğu, Batı ve Batılılaşma kavramları oluşturur. Batı’nın kökleri Doğu’dadır der. Batılılaşma çerçevesinde Tanzimat ve Tanzimat sonrası edebiyatımıza eğilir. Tanzimat edebiyatının batının istilasında olduğunu belirterek, genç Batı’nın her nazına, her cilvesine katlanan ihtiyar birer âşık olduğumuzu söyler. Küçüklük kompleksinin Doğu’yu toptan inkâra sevk ettiğini ifade eder. Servet-i Fünûn’u ise bir kaçış edebiyatı, zamanda ve mekânda kaçış olarak tanımlar. “Servet-i Fünûn bir Mustağripler kervanıdır; her iskeleye uğrayan, hiçbir ülkeye yerleşmeyen bir kervan. Servet-i Fünûn kaçış edebiyatı olmasının yanında toplumdan kopan bir edebiyattır aynı zamanda” diyen Meriç Servet-i Fünun edebiyatındaki öz ve kültürel birlik eksikliğini eleştirmektedir. Fecr-i Âti’yi ise marazî hassasiyetlere sahip 20-30 yaşları arasında bir avuç aydın tarafından kurulmuş, bir encümen olarak tanımlayan Meriç, Servet-i Fünûn’dan daha köksüz, daha tedirgin, daha az samimi olduğunu belirterekten gidişatın daha kötüye doğru olduğunu vurgulamıştır.

Ziya Gökalp'e göre ise “Medeniyet, müteaddit milletlerin müşterek malıdır... yani beynelmileldir. Kültür, bir medeniyetin her millette aldığı hususi şekildir... yani millîdir... Garp medeniyeti, fakat fransız kültürü, ingiliz kültürü. Medeniyet sunidir, kültür tabi.” Gökalp bilginin, kültürün vazgeçilmez şartı olduğunu, fakat yeter şartı olmadığın vurgular. Kültür denince daha çok zekânın, muhakemenin ve duyarlığın niteliğinin geldiğini belirterek, okuyan ve araştıran bir toplumun bilginin yanı sıra tüm bu unsurlara da sahip olacağını belirtir. Kültür fikrinin, başlangıçta insanlığın umumî gelişmesine bağlı; insanlığın topyekûn ilerleyişinde bir merhale olduğunu söyleyen Gökalp kültür’ün ileri bir toplum durumu, daha doğrusu kuşaktan kuşağa aktarılan ve biriken bir sosyal miras olduğunu belirterek toplumsal gelişmenin yapı taşının ise okumak, araştırmak ve incelemek ile oluşturulacak kültürel miras olduğunu vurgular.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Merhaba, Blog'unuzda verdiginiz bilgiler, analiz sonuclari ve goruslerniz icin cok tesekkurler. Profilimden de gorebileceginiz giib uzun bir suredir Japonya'da yasiyorum. Heryerde insanlarin her turlu kitabi dergiyi okudugu ulkeden. Sizce Turkiye'mizde neler yapilabilir? Ozellikle ozel sektor ve vakiflar ne yapabilir? Okumayi sevdirmek icin ne gibi yontemler etkili olabilir? Bu konuda da goruslernizi almak isterim. Saygilar. MTaylan

MYazıcı 
 31.08.2009 15:54
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 88
Toplam yorum
: 62
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 3160
Kayıt tarihi
: 27.06.07
 
 

İnsanım herkes kadar; zengin kadar fakir kadar, kadın kadar erkek kadar, Müslüman kadar Hristiyan ka..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster