Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Ağustos '15

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
123
 

Türkiye"Laik"mi, yoksa "Laikçi" mi?

Türkiye"Laik"mi, yoksa "Laikçi" mi?
 

Türkiye'de siyasal ve toplumsal düzlemdeki dinsel grupların sayısında meydana gelen artışın, geçmişte yapılan yanlış uygulamalara bakmadan , bu günkü siyasal konjonktür üzerinden değerlendirilmesi eksik olduğu gibi, çözüm odaklı bir değerlendirme olamaz.
 
Tarihe baktığımızda, toplumlardaki sosyo-ekonomik kültürel ve siyasal dönüşümlerin çoğu devrimlerle mümkün olmuştur, Ancak, zaman zaman devrimle hedeflenenler amacından sapmış, temel hak ve özgürlükleri baskı altına alan zorbalara karşı devrim yapanlar, ne ilginçtir ki devrim sonrası kendileri farklı şekillerde de olsa baskının ve yasakların merkezi olmuştur.
 
Fikirleri ile 1789 Fransız devrimini etkileyen Cenevreli filozof Jean-Jacques Rousseau, insanların doğuştan eşit olduğuna inandığını, çoğunluğun iradesinin yani halk egemenliğinin siyasal rejime hâkim olması gerektiğini vurgulamaktaydı.
 
İşte tamda bu anlayış, düşünsel alanda 1789 Fransız devrimini tetikleyen düşünce olmuştur.
 
1789 devrimi dünya ülkeleri için bir değişim dönüşüm modelidir. 1789 devrimine kadar doğuda ve de batıda devletin temelini tanrı hakları teşkil ediyordu. Devletin yöneticisinin haklarını direkt Allah'tan aldığına inanıldığı için ondan başkasına da hesap vermesi beklenmiyordu.Çünkü o, halkın gözünde Allah'ın yer yüzündeki halifesiydi. Bu nedenle ona karşı gelmek Allah'a karşı gelmekti. Fakat 1789 devrimi bütün dengeleri değiştirdi ve egemenlik halka geçti...
 
Mutlak monarşi devrildi cumhuriyet kurularak Katolik kilisesi bir takım reformlara zorlandı.
Birey devlet içindir anlayışı değişerek, devlet birey içindir anlayışı benimsendi.
 
Dinin devlet işlerinden ayrılmasını öngören laiklik ilkesi hayata geçirilmeye çalışılsa da uygulamalardaki teknik hatalarla laiklik, laikliğin saptırılmış hali laikçilik yani laisizme dönüştürüldü.
 
Laisizm Katolikliğin hakim olduğu Latin kökenli ülkelerde Katolikliğin baskı ve zulmüne karşı ortaya çıkmıştır. Bu ülkelerde de din ile devlet uzlaşamadığı için din karşıtı hareketler giderek artmış, din ile devleti barışçı yoldan uzlaştırmak mümkün olmayınca dinin dünyadan el çektirilmesi zorla gerçekleştirilmiştir. İşte 1789 devrimi ile gerçekleştirilen de bir anlamda bu olmuştur.
 
Laiklik ilkesinde devletin resmi görüşü olamaz. Devlet görüşler ve inançlar karşısında yansızdır. Görüşü olursa yansızlığını yitirerek diğer görüşleri mahkum etmiş olur. Laiklik ilkesinde birey ön plandadır ve her şey birey içindir bu nedenle devlet, bireyin kendini gerçekleştirmesi için bir araçtan başka bir şey değildir.
 
Laiklikte çoğulculuk esastır. Laiklik hiçbir zaman dinsizlik değildir. Ancak dinlilik te değildir. Türkçe'de yan yana kullanılan iki olumsuz sözcük olumlu sözcük gibi algılanır. Örneğin "seni görmezden gelmedim" demek seni gördüm demekle özdeştir. O nedenle "Laiklik dinsizlik değildir" ifadesi doğru anlaşılmalıdır. Laiklik dinsizlik olmadığı gibi dinlilik te değildir.
Her türlü din ve düşünce özgürlüğünün garanti altına alınmasıdır. Yani devletin inansın inanmasın herkese, her dine, her cemaate eşit mesafede bulunması, hiç kimseye hiç bir dine ve cemaate ayrımcılık ya da tercihte bulunmamasıdır.
 
Fakat 1789 Fransız devriminden sonra bu olmamıştır. Din adına bir çok teminatlar verilmesine rağmen papazlar kötülenmiş, insanlar Hristiyanlıktan çıkarılmış, halkın bir kesiminde ateizm hortlamıştır. O kadar ki vatan dini adı altında bir din kurularak kiliseler kapatılmış ve akıl mabetleri açılmıştır.
 
Aslında teokratik monarşiye karşı gerçekleştirilen, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması düşünsel temelli olan devrim, amacından çıkmış ve verilen mücadele din karşıtlığına dönüşmüştür.
 
Tamda bu noktada Türkiye'de Cumhuriyetin kurulmasından sonra 1937 yılında cumhuriyet halk partisinin altı ok ilkesi doğrultusunda anayasada yapılan değişiklikle laiklik ilkesi uygulamaya konulmuş, fakat Türkiye'de de Fransa'da yaşananlara benzer din karşıtı söylemler ve uygulamalar hakim olmaya başlayınca toplum laikliği dinsizlik olarak algılamaya başlamış, dinden soyutlanan toplum laikliği karşısına almıştır.
 
Din, insanların kendinden güçlü bir yaratıcıya inanma ve sığınma ihtiyacını karşılar. Ve insanların gereksinimlerinin arasında önemli bir yer tutar. Bu nedenle bu ihtiyacını teminat altına almayan hiçbir toplumsal veya siyasal yapı, çoğunluğu etkileyemeyecek ve uzun süreli olmayacaktır.
 
Niyet ile amel aynı değilse niyetin bir ehemmiyeti yoktur. Bugün toplumun içinde bulunduğu siyasal konjonktür, 1937 yılında Laiklik ilkesinin anayasaya girmesinden sonra yasalarla olmasa da fiili olarak başlayan ve 1960 ların sonu, 1970 lerin başları itibari ile de yasal olarak, dinsel özgürlükler alanında yapılan kısıtlama ve yasaklamaların sonucudur.
 
Bilimsel eğitimle farklı noktalara taşınabilmesi mümkün olan topluma, siyasal, sosyal ve eğitim alanında getirilen anlamsız yasaklamalar, toplumu eğitim, ve iş hayatından uzaklaştırarak, hedeflenen çağdaşlaşmanın tam aksine gericiliğin hortlamasına sebep olmuştur.
 
Ve toplum, daha cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan stratejik hatalar sonucu, bugün, dini değerlerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktan çekinmeyen ve dini siyasi bir malzeme olarak gören siyasetçilere kurban edilmiştir.
 
Aslında bütün sorun toplumsal gereksinimlere cevap verebilme sorunudur. Siyasi erkler ve siyasi partiler seçilirken toplumun göz önünde bulundurduğu farklı kriterler vardır. Özellikle seçim dönemlerinde siyasilerin, gerek dini, gerek kültürel, gerek siyasal, gerekse ekonomik vaatleri ve bu vaatlerin, toplumun farklı kesimlerinde, farklı karşılıkları vardır.
Bu güne kadar en çok karşılığı olan, din ve inanç özgürlüğünün garanti altına alınması ile ilgili vaatler olmuştur. Çünkü yıllarca en temel yaşam ve inanç hakkı elinden alınan bir topluma başka özgürlüklerden bahsetmek ironiden başka bir şey olmasa gerek.
 
Bugün siyasal ve toplumsal alanda Laiklik ilkeleri esasında bir adım dahi ileri gidilmediği halde, sanki olması gerektiği gibi uygulanıyormuşçasına Laiklik üzerinden siyaset yapmaya çalışmanın paradoksal bir durum olduğunu görmek gerekir.
 
Laik kurumlar toplumsal gereksinimlere cevap veremez duruma gelirse dinsel grupların topluma egemen olmaları, dolayısı ile siyasal gücü eline geçirmelerine şaşmamak gerekir.
 
"Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır" der Albert Einstein.
 
Fakat ,Türkiye'de politikacılar, aynı şeyleri defalarca yaparak farklı sonuçlar alınamayacağını hala görememiş, sosyolojik gerçeklerle yüzleşememiş, bu eksikliğin faturasını da yine halka kesmiştir.
 
Hangi dine, hangi mezhebe sahip olursa olsun, inanç özgürlüğü laik bir ülkenin en başat faktörü dür. Eğer yapılan terminolojik bir hata değil ise Laiklik ilkesinin içi olması gerektiği gibi doldurulmalı ve uygulanmalıdır. Aksi halde toplum ülkeyi karanlığa sürükleyecek yöneticilerle mahkum edilmiş olacaktır.
 
Dolayısı ile ilk önce Türkiye "Laik" mi ? yoksa "Laikçi" mi? sorusunun cevaplanması gerekir.
 
Sorunların çözümü belkide, bu sorunun cevabıdır.
 
Keriman KESER

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Elinize,kaleminize sağlık çok önemli bir sorunu aydınlatmaya çalışmışsınız. Ancak laiklik kavramı zaten yeterince belirsizken birde ülkemizde uydurulan laikçilik kavramını da işe karıştırarak sorunu olduğundan daha da anlaşılmaz bir hale sokmuşsunuz. Sorun bence laik kavramının içi boş ve fonksiyonsuz bir kavram olmasından kaynaklanmaktadır. Şöyle ki ben laikim diyen insan veya devletin ne olduğu belli değildir. Çünkü laik insan dindarda olabilir dinsizde. Bu devlet içinde geçerlidir. Özellikle de Diyanet İşleri gibi bir kurumu bünyesinde barındıran bir devletin ne olduğu daima tartışmaya açıktır. Asıl sorun devletin "OBJEKTİF VE BİLİMSEL" bir kimliğe sahip olmamasıdır. Sevgi ve selamlarımla

Matilla 
 27.08.2015 8:08
Cevap :
Laiklik içi doldurulamadığı için laikçiliğe dönüşmüş durumda zaten. İlk önce şuna karar vermek lazım uygulanmaya çalışılan Laiklik mi Laikçilik mi? Sözle Laikliği savunup, fiilen Lailçiliği uygularsanız toplumda meydana gelebilecek reaksiyon şu anda olduğundan farklı olamaz. O nedenle Laiklik taraftarı olan kitlenin bu konuda bilinçlendirilmesi ve siyasilere yaptırım uygulamaları gerekir diye düşünüyorum. Özgürlük ülke insanının tamamını kapsamalı. Çağdaşlaşma adına belli bir kesime yapılan baskı ve yasaklama laiklik kavramıyla örtüşmez. Hangi dine mensup olursa olsun yada inançsız olsun(ki inançsızlıkta inançla ilgili kavramdır,) bütün insanların temel yaşamsal hakları garanti altına alınamazsa bu durumda laiklikten bahsedilemez. Gericiliğe karşı savaş, kapsamlı bilimsel eğitimle olur yasaklarla değil. Bu ikilem çözüldükten sonra sizinde belirttiğiniz diyanet işleri ve devletin objektifliği gibi bir çok sorun çözülecektir. Değerlendirme için teşekkür ederim. Sevgi ve saygılar  27.08.2015 20:09
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 24
Toplam yorum
: 24
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 4055
Kayıt tarihi
: 11.05.13
 
 

İstanbul Üniversitesinde Sosyoloji okudu. İstanbul Üniversitesi Eğitim Fakültesinden Felsefe alan..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster