Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Eylül '06

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
558
 

Türkiye'nin Lübnan'a asker göndermesi

Türkiye'nin Lübnan'a asker göndermesi
 

Türkiye'nin Birleşmiş Milletler Kararı gereğince Lübnan'a asker göndermesi, diplomatik ve politik açıdan doğru, tarihsel ve kültürel gerçekliğimiz açısından yanlış bir karar olacaktır.

Türkiye, gerek ulusal gerekse uluslararası arenada zor bir dönemecin arefesinde kritik bir karar vermek, daha doğrusu karar verememek ikileminde bocalamaktadır. Söz konusu karar, iki İsrail askerinin Hizbullah örgütü tarafından kaçırılması üzerine başlatılan operasyonlarda Lübnan'ın İsrail tarafından yerle bir edilmesi, 15 milyar dolara varan maddi ve 1000'e yakın insanın ölümüyle sonuçlanan savaşın akabinde bölgeye yerleşmesi düşünülen uluslararası güce asker gönderilip gönderilmemesi sorunu üzerinde odaklanmaktadır. Türkiye, bu konuda bir karar vermeye çalışırken; tıpkı 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi ne stratejik ortağımız ABD'yi gücendirmek ne de Birleşmiş Milletlerin davetine kulak vermemek gibi bir krizle karşılaşmak istememektedir. Diğer taraftan; başta Cumhurbaşkanı olmak üzere ana muhalefet partisi ve kamuoyunun da asker göndermeme yönündeki eğilimi ve bu konuda yapılan açıklamalar, hükümeti karar verme konusunda sıkıntıya sokmaktadır. Başta terör örgütü PKK'nın her geçen gün daha fazla askerimizi şehit ettiği bir ortamda ve yanı başımızdaki Kuzey Irak'taki Barzani ve Talabani'nin bağımsız bir devlet kurmaya giden politik tasarruflarının artık aleni biçimde oluşmaya başlaması gerçeği, öte taraftan başta BM ve diğer komşu devletlerin bu konularda sessiz kalmaları, Türkiye'deki muhalif kesimin asker gönderme kararına karşı çıkma gerekçesini oluşturmaktadır.

AK Parti hükümeti, söz konusu bu ikilemde zor bir tercihle karşı karşıyadır. Burada temel sorun, asker gönderme veya göndermemekten ziyade geçmişte yapılan hatalara düşüp düşmeme konusunda odaklanmalıdır. Nitekim, ABD' nin askeri gücüne geçit vermediğimiz için akabinde yaşadıklarımız bu kararı verme hususunda bize iyi bir tarihi tecrübe sunmaktadır. Başka bir deyişle, 1 Mart tezkeresi hem uluslararası alandaki politik hem de stratejik sonuçları açısından yeniden değerlendirilmeli, tarihin tekerrür kurma tuzağına düşmemeliyiz. Aksi durumda düzeltmek için kaç kez randevu talebinde bulunduğumuz ortaklarımızla tekrar yeni bir güvensizlik ortamına girebiliriz. Toplum olarak sonuçlarına katlanamayacağımız bir diplomatik hataya da düşmemeye çalışmalıyız. Körfez Savaşı; bize dünyanın sadece BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla yönetilmediğini, ülkeler arasındaki ittifakların tarihsel, dini veya etnik benzerlikler üzerinde de kurulmadığını nihayetinde her ulus devletin öncelikle kendi ülke menfaatlerinin gerektirdiği politikalar temelinde tavır konulduğunu gösterdi. Aynı şekilde Körfez Savaşı; iddia edildiği gibi Soğuk Savaş'ın bitimiyle demokrasinin, insan haklarının, eşitlik, adalet, kardeşlik, liberal toplumun refah devletinin hakim olmaya başladığı bir dönemin kapılarını aralamadığını, dünyanın başta yer altı kaynakları petrol, doğal gaz olmak üzere enerji kaynaklarının yeniden bölüşümünü hedef alan yeni bir düzenlemeye geçildiğini de gösterdi. Büyük Ortadoğu adı verilen ama aslında kökleri ta II. Dünya Savaşı'nda ABD tarafından ortaya atılan bu projenin son günlerde yaşanan İsrail-Hizbullah savaşıyla doğrudan ilişkili olduğunu gördük.

Bütün bu gelişmelerin bize söylemekle yetinmeyip dayattığı bir gerçek var ki, artık Ortadoğu kıtası yeniden bir paylaşıma sahne olmaya namzettir. Bu paylaşımdan kimin ne kadar ve nasıl pay alacağını belirleyecek koşullar, söz konusu yakın zamanda yaşanan ve yaşanacak olan gelişmelerle belirlenecektir. Şayet bu bölgenin stratejik bir gücü olmak, dağıtılacak paylaşımdan maksimum bir pay kapmak ve en önemlisi Asya ve Avrupa kıtaları arasında sözü geçen bir aktör olabilmek gibi ulusal bir projeniz yoksa, Lübnan'a asker göndermemekle baştan kaybetmeye mahkum bir devlet olmaya da namzetsiniz. Bu gerçeği görmek sadece bugünkü hükümetin değil, aynı zamanda muhalefetin de sorumluluğundadır. Sorun, dış bir ülkeye asker göndermek veya göndermemek gibi basit bir karar olarak algılanırsa büyük oyunda küçük oynamaya mahkum kalabiliriz. Öte taraftan itiraz argümanlarımız; Türkiye'nin bu bölgede alacağı veya alamayacağı rolünü tartışmaktan ziyade kararı bir bir iç siyaset malzemesi olarak da kullanmamalıyız. Tarihin bu dönemecinde vereceğimiz karar, Ortadoğunun güç denklemindeki esas yerimizi belirleyecektir. Bu gerçeği fark eden iktidar, her ne kadar soruna olan yaklaşım açısı, demokratik hoşgörü tavrıyla uyuşmasa da neticede böyle bir karar alma gerekliliğinin farkında olması ve bu konuda yeterli/gerekli siyasi iradeyi göstermesi sevindirici olmuştur.

Lübnan'a asker gönderme veya göndermeme kararı sonuçları itibariyle daha çok tartışılacaktır. Türkiye'de iç siyasete endeksli bir muhalefetin yapıcı kararlar vermesi mümkün olmadığı gibi, sadece iktidara gelmek hevesiyle her kararda engelleyici bir tavır koymasını anlamak da mümkün değildir. 1 Mart tezkeresi sonrasında, biz olsaydık tezkereyi meclisten geçirirdik diyen bir muhalefetin, gerçekten ülke menfaati adına takınması gereken tavrı ve alması gereken sorumluluğu taşıyamamasını anlama da mümkün değildir. Cumhurbaşkanın da aynı şekilde asker göndermeme yönündeki açık beyanatını da anlamak zor.

Asker göndermeme kararının gerekçelerini iyi okumak ve bu yönde bir karar vermenin getireceği tarihsel sorumluluğu iyi algılamak gerekiyor. Ülkemizin yıllardır bir terör sorunuyla cebelleşmeye çalıştığı ve bu süreçte binlerce insanımızı kaybettiğimizi, milyarlarca doları bulan silahlara para yatırdığımızı ve bu konuda son derece hassas olduğumuzu bütün dünyaca bilinmesi gerektiği konusundaki siyasi irademizin, başta müttefiklerimiz olmak üzere komşu devletlerce pek ciddiye alınmadığını da biliyoruz. Bu konudaki isyanımız ve yalnızlığımızın dünyadaki bütün gelişmelerden el etek çekerek anlaşılamayacağını da bilmemiz gerekiyor. Ancak bugün karşı karşıya kaldığımız sorun; nihayetinde ulusal topraklarımızı ilgilendirecek buyuk bir coğrafyanın paylaşılması sorunu olduğunu da bilmemiz gerekiyor.

Türkiye, gerek hükümetiyle gerekse muhalefetiyle şu gerçeğin farkında olmalıdır. Bugün, bu topraklar üzerinde buyuk bir paylaşım oyunu oynanmaktadır. Bu oyunda yer almamak, bu oyundan uzak durmayı gerektirmediği gibi bu oyundan kaynaklanacak istenmeyen sonuçlara da katlanmayı gerekebilir. Yine şu gerçeğin farkında olmalıyız ki, bugün dünya siyasetine yön veren temel askeri ve siyasi güç ABD'dir. İster kabul edelim ister etmeyelim, bugün dünya politikalarına yön veren belirleyici süper güç Amerikadır ve Amerikanın istemediği bir siyasete direnmenin Irak'ın başına gelenlerle aynı şeyi yaşamak zorunda kalınabileceğini de unutmamak gerekiyor. Nitekim, başta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olmak üzere daimi üyeler, Avrupa Birliği ve Çin, Rusya gibi dev siyasal aktörlerin karşı çıkmalarına rağmen Amerika Irak'ı işgal etti. Dolayısıyla kendimizi dev aynasında görmekten vazgeçip dünya arenasındaki yerimizi iyi bilmemiz gerekiyor.

Türkiye'de başta hükümet olmak üzere, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, medya, kamuoyu, Lübnan'a asker gönderme eğiliminde olmadığını biliyoruz. ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde bu bölgeyi Hizbullah'tan arındırmak, bu örgütü silahsızlandırarak etkisizleştirmek ve küçük ortağı İsrail'in güvenliğini sağlamak üzere Lübnan'a BM gözetiminde çok uluslu asker göndermek istediğini biliyoruz. Bu gerçek, hepimizce bilinmekle beraber ABD'nin bu çağrısına kulak kapamanın beraberinde getireceği sonuçları da öngörmeliyiz.

Türkiye üzerine bu kadar oyun oynanıyorken, yeni bir çatışma ortamının belirdiği Orta doğudaki gelişmelerden kendimizi muaf görme vahametinden kurtulmalıyız. Şu gerçeğin farkında olmalıyız. Bugün dünyada yaşananlar bizi ilgilendirmiyor dolayısıyla biz kendi iç sorunlarımızla uğraşalım demek, geleceği öngörememek, yaşanacakları kestirememek ve sonradan sonuçlarına katlanmak zorunda kalabileceğimiz durumu görememek demektir. Türkiye, elbette ki kendi güvenliğini sağlamak, ülkenin birlik ve beraberliğine karşı her türlü tehlikeyi bertaraf etmek mecburiyetindedir. Bu konuda hiçbir ülkeden ruhsat almak zorunda değiliz.

Lübnan'a asker gönderme hususu; Orta doğunun geleceğinin paylaşımını esas alan buyuk bir projede aktif yer almak ve ülke güvenliğini sağlamak, başta müttefikimiz ABD'nin stratejik ortaklığımızı ve Avrupa Birliği ile olan müzakerelerin devamı ve en önemlisi Kuzey Irak'taki gelişmeleri kontrol altında tutmak gibi stratejik nedenlerle asker göndermenin diplomatik ve politik açıdan doğru, ama bölge ülkeleriyle olan tarihsel mirasımız, Müslüman ülkelerle dindaş olmamız ve en önemlisi yıllardır haksız yere Filistin topraklarını işgal eden, binlerce Filistinliyi öldüren siyonist İsrail'in güvenliğini sağlayacak bir projede yer almak zorunda kalmamız, yani tarihsel ve kültürel gerçekliklerimiz açıdan yanlış bir karar olacağını söyleyebiliriz. Fakat şunu da söylememiz lazım gelir: Maalesef reel şartların soğuk yüzü gönülden geçen sıcak duygularımızı bastırmaktadır. Gönül isterdi ki bugün dünya siyasetinde belirlenen ve etkilenen değil, belirleyen ve etkileyen bir güç olsaydık...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 7
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 921
Kayıt tarihi
: 28.08.06
 
 

33 yaşında, akademisyenim. Güncel siyasal, toplumsal ve kültürel yaşama ilişkin gelişmelerle ilgilen..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster