Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Ocak '14

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
1342
 

Türkiye'nin sorunu ne? Gerçekleri öğrenmeye cesaretiniz var mı?

Türkiye'nin sorunu ne? Gerçekleri öğrenmeye cesaretiniz var mı?
 

Türkiye'nin Sorunu Ne?


Türk Halkı ülkesini, milletini ve milliyetini sever, iyiliğini düşünür. Üniversite öğrencileri kampüslerde, yurtlarda, evlerde, rahat konuşma ortamı bulduğu her yerde Türkiye’nin durumunu ve nasıl düzeleceğini konuşur. Aydınlar fikirler üretir, yazarlar ciltler dolusu kitap yazar. Biz buna “memleketi kurtarmak” deriz ve memleket bir türlü kurtulamadığı için dilimize başka t...erimler halinde de yerleşmiştir. Örneğin eğlence odaklı bir toplulukta memleket meselelerinden bahseden olduğunda şaka yollu “boş ver memleketi sen mi kurtaracaksın?” diye takılmalar olur. Ger- çekten ortada bir sorun olduğu ve binlerce aydın bireyin kafa kafaya vermelerine rağmen çözemedikleri bir gerçektir. Ama ne- den çözülemiyor? Sebep değinilen sorunların hiçbirisinin gerçek kaynak olmamasıdır. Zira gerçek sebep bir tabudur ve bu konuda konuşmak çok ciddi cesaret ister, hayatınızı tehlikeye atarsınız. En yakın dostlarınız, yoldaşlarınız bile bir anda sizi düşman safına atabilir. Bu nedenle çözümü Nasreddin Hoca gibi aslında orada olmadığını artık anladığımız yerlerde aramaya devam ediyoruz. Zaten Türk halkının tamamı hayatlarının fıkra gibi olduğunun farkında ve artık gerçek bir çözüm bulmaktan ümidini kesmiş durumda.

Fıkra: Nasreddin Hoca, evinin kapısının önüne çıkmış. Süpürülmüş, tertemiz yolun üstünde aranmaya başlamış. Onun bu hâli görenlerin dikkatini çekmiş. “Ne arıyorsun Hoca efendi, yerde hiçbir şey görünmüyor. Ne aradığını söyle de beraber arayalım” demişler. “Anahtarlarımı düşürdüm de, şöyle el kadar dört tane birbirine zincirle bağlı anahtar” demiş Hoca. Soranlar iyice şaşırmışlar; “Buralarda bir şey yok. Sen nerede yitirdin anahtarlarını?” demişler. “İçeride bodrumda” demiş Hoca. “Öyleyse ne diye burada arıyorsun?” demişler. “İçerisi karanlık, görünmüyor. Onun için ben de anahtarları burada arıyorum” demiş.

Türk halkı (İslam öncesi yaşadığı köklü geleneğin izleri sayesinde) demokrasiye inandığı için çözümü oy verdiği partilerde aramış, değişik bireyleri meclise sokup değişik partileri iktidara getirerek şansını denemiş ama olmamıştır. Olmayacaktır da zira bütün partiler halkın içindeki bireylerden oluşuyor ve hangi parti seçilirse seçilsin hiçbir şey değişmeyecek. Çünkü değişmesi gereken parti değil, bireylerin çözümü var olmayan bir yerde arama kolaycılıkları. Gerçek demokrasi Müslüman toplumların yapısına kesinlikle uygun değildir. Müslümanlıkta, farkında olmadan aynı an- lamda kullanılan ve yaşanılan “Arap yaşam tarzında” Peygamber geleneği dolayısıyla padişah hatta diktatör yetkilerine sahip, astığı astık kestiği kestik lider sistemi yürür. O yüzden bütün Müslüman ülkelerde (bir kısmında demokrasi görünümü verilmişse de dininin doğası gereği ve din dışında onları tanımlayabilecek başka bir faktör bulunmaması sebebiyle) tek adam liderliği mevcuttur. İslâm’ı incelediğinizde Tanrı’sının ve Peygamber’inin sadece buyruklar verdiği görülür, karşı çıkmak hatta fikir beyan etmek gibi bir faaliyet görmeniz mümkün değildir; zira düşünmek bile günah kapsamındadır. İşte bu yüzden Türkiye’de olduğu gibi Müslüman bir topluma batı kanunlarını, düşünce sistemini, demokrasisini dayatmanız hiçbir işe yaramaz, teorisini aynen kopyalarsınız ancak pratik asla aslı gibi olmaz, uygulama daima Müslüman zihniyetiyle yapılır, hedefine ulaşması imkânsızdır zira Arap–Müslüman yaşam tarzını değiştirip batılı yaşam tarzını benimsemeyi gerektirir. Türklerin Padişahlık, yani sözüne karşı çıkmak bir yana sorgulamanın bile ölümle cezalandırıldığı bir sistem sayesinde yüzyıllarca imparatorluk yürütebilmiş olduğunu unutmamak gerek. Çok seslilik kavramı Müslüman toplumlara uygulandığında her kafadan ayrı bir ses çıkması şeklinde gerçekleşir ve karmaşadan başka bir şeye ulaştırmaz. Aynı şekilde Avrupa’da da krallıklar hüküm sürmüşe de onların Hıristiyanlığı çok fazla oranda Paganizm gibi eski ve doğruya yakın inançları ihtiva ettiği için demokrasiyi kurabilmişlerdir. Zira Pagan Roma İmparatorluğunda bile bir senato yani çok sesliliğe izin verme ve bundan yararlanma durumu söz konusuydu. Yoğun Hıristiyanlık yüzünden kral saltanatlarına muhatap olan Avrupalı halk içlerindeki Pagan geleneği sayesinde başkaldırabilmiş, kralları demokrasiyi kabule zorlayabilmiştir. Müslüman (Arap-Ortadoğulu) toplumlarda bu altyapı olmadığı için ne kadar zorlarsanız zorlayın demokrasiyi kabul ettirmeniz hiçbir zaman mümkün olmayacaktır zira Müslümanlık buna engeldir. Türkiye’nin demokrasiye bütün Müslüman ülkelerden karşılaştırma bile kabul etmeyecek derecede yakınlığı da halkının Romalıların Paganlık geçmişinde olduğu gibi Türklerin de (mutlaka isim vermek zorundaysak) Şamanlık geçmişine sahip olması ve Anadolu’da kendi içinde korumuş ve yaşatmış olmasındandır. Müslümanlık öncesi Türk liderleri eşlerini yanlarından ayırmamış, genelde de Türk erkekleri eşlerini eşit kabul edip her işlerini onlarla anlaşarak yapmaya özen göstermişlerdir. Ailedeki erkek atalar kadar analar da büyük saygı görmüş, baş tacı edilmiştir. Kadınlar her zaman erkeklerle eşit olup toplum hayatında varlığını onurlu bir şekilde sürdürmüştür. Avrupalılar her ne kadar krallık idaresi kurmuşlarsa da kraliçelerini hemen yanlarındaki tahtta görmek normaldi. Hatta prensleri kadar prensesleri de yanlarında, toplum önünde olurlardı. Oysa Türklerde İslam etkisi gereği kadınlar ikinci plana atılmış, Peygamber geleneğine uyarak birden fazla eş ve yetmez gibi cariyeler edinilmiştir. Yine peygamber geleneğinden gelen etkiyle bu “harem” keyfiyeti, sadece padişah için geçerli olmuş, halk atalarının geleneklerini gözlerden uzak Anadolu aile yaşantısında tek eşli, büyüklerine saygılı olarak yaşamaya devam etmiştir. Saraydaki kadınlar İslam liderliğini şeklen vurgulamak amacıyla bir kenara atılmışlıklarının intikamını sürekli olarak almış, devlete ve yönetime savaş meydanlarında düşmanların verdiği zararlardan çok daha fazlasını başvurmak zorunda kaldıkları entrikalar yoluyla vermişlerdir. Padişahlar yine Peygamber sünneti gereği haremini doldurmayı meşru hatta övünç kaynağı olarak görmüşler ve yabancı kadınları cariye yapmışlardır. Ancak tüm bu görünüşteki Müslüman uygulamalarına rağmen içten gelen kuvvetlerle kendilerini Araplardan çok Avrupalılara yakın his- setmişler, Avrupalı gençleri devşirerek devlet yönetiminde önemli noktalara getirebilmişler, yabancı kadınları şehzade vermeleri dolayısıyla birinci kadın olarak onurlandırabilmişlerdir. Kısacası Müslümanlık sonrası Türk hükümdarları, toplum önünde Müslüman gibi yaşamak zorunda hissedip Müslüman tebaa karşısında liderliklerini korurken kendi içlerinde ataları ve kendi atalarının geleneklerini Hıristiyanlıktan bağımsız olarak yaşayan Avrupalılar gibi yaşamışlardır. Günümüzde Müslümanlığın seviyesini daha da artırma çabaları ülkemizi daha da gerilere götürmektedir. Üstelik Arap yaşam tarzını ve geleneklerini İslam adı altında Türklere dayatmak yüzyıllardır çok yol kat edilmesine rağmen tamamen başarılamayan Türkleri Arapların içinde asimile etme çabalarına hizmet etmektedir. Toplumumuzdaki yozlaşma, manevi erozyon batıdan değil tam tersine doğudan gelen etkilerin sonucudur zira Osmanlı’dan beri batı etkisinde kalmakta, bunu kendimiz istemekteyken olmamış yozlaşma yüzümüzü Arabistan’a döndüğümüz son zamanlarda başlamış ve hızla derinleşmiştir. İslam ve İslam kavramının içine gizlenerek dayatılan Araplık Türk halkına hiç uymamıştır zira doku uyumsuzluğu vücuda ne tür manevi kimyasallar enjekte edilirse edilsin Türk bedeni Arap beyninin naklini reddetmiş, bu zorlama operasyonlar sebebiyle daima acılar içinde kıvranmıştır.

Hayatın Kullanma Kılavuzu (ISBN: 9786054368990), 2011, Erdoğan MERT Sayfa 228-233

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Değerli blokdaşım, emek verip güzel tahminlerde bulunmuşsunuz fakat, İslam ile demokrasi uzlaşmaz konusunda size ne yazık ki katılamıyorum. Çünkü İslam yıllarca anlaşılmaması için uğraşılmış ve insanlar İslam’ın demokrasi ile bağdaşmaz olduğunu algılamışlar. Oysa demokrasi ile İslam’ın çeliştiği yok. Çelişki İslam’ın gerçek manada algılanamamasında. Günümüz ilahiyatçıları kendi duyguları ve amaçları doğrultusunda anlatıyorlar. Gerçek İslam’ı anlatanlar da arada kayboluyor. Toplum gerçek İslam ile karıştırılan İslam’ı ayırt edemiyorlar. Gerçek şu ki; İslam, demokrasinin daha ileri safhasıdır. Selam ve sevgiler…

FİKİRCİ 
 22.01.2014 15:39
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 26
Toplam yorum
: 30
Toplam mesaj
: 8
Ort. okunma sayısı
: 15054
Kayıt tarihi
: 11.06.08
 
 

Dünyada olumlu izler, hatta eserler bırakma yolunda, yani hayatta karşılaştıklarımı paylaşıyorum...

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster