Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Ağustos '12

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
973
 

Türkiye'nin Suriye politikasında hata yok!

Türkiye'nin Suriye politikasında hata yok!
 

BOP haritası


Türkiye yanlış politika uygulamış da, o yüzden Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt bölgesi oluşmuş yorumları yapılıyor. Gerçekte yanlış olan, yapılan eleştiriler ve yorumlar:

2004 yılında bir TV röportajında, Diyarbakır’ın bir merkez, yıldız olacağını söylememiş miydi Başbakan? Bunu DTP’liler de söyleyince neden kızılıyor? Hem özerkliğin resmen ilanından ve Öcalan için uygun formül bulunmasından başka ne kaldı ki?

2009 yılında AKP grup toplantısında, Başbakan daha detaylı açıklama yapmış, Kuzey Afrika ve Genişletilmiş/Büyük Orta Doğu Projesinde (BOP) Türkiye’ye de görev verildiğini, kendilerinin de bu görevi üstlendiklerini, kendisinin eşbaşkan olduğunu açıklamamış mıydı?

Türkiyelilik de Başbakanın fikri değil miydi?

Başkan Bush’un Dışişleri Bakanı Rice Hanım, 27 ülkenin sınırlarının ve yönetim şekillerinin değişeceğini -dolayısıyla etnik ve mezhep temelinde bölüneceğini- yıllar önce söylememiş miydi?

Orta Doğunun sınırı neyse o, küçüğü, büyüğü yok. Ama Büyük Orta Doğu denince hem Ortadoğu büyük, hem Orta Doğu çevresi ile birlikte genişçe, hem de bölgenin kendisi genişletilecekmiş gibi anlaşılıyor. Orta Doğu, hamur değil ki, merdaneyle inceltip alanını genişletelim. Başka yerden kara parçası, ada getirip ekleyerek genişletemeyeceğimize göre, geriye tek seçenek kalıyor:

Bazı devletler küçülecek, bölünecek ki, diğerleri büyüyebilsin!

BOP haritası yıllardır internette geziniyor, bir tıkla herkes görebilir.

Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den alınmış parçalardan oluşan bir Kürt Devleti. Hem Rusya ve Çin’e karşı kalkan, hem ABD’nin petrol ve doğal gaz kaynaklarındaki hakimiyeti koruyacak kendine bağlı kukla bir devlet.

ABD’nin sofrasından arta kalanlar da AB ve ABD işbirlikçilerine…

İran çetin ceviz çıktı, onun için önce Arap Baharı aradan çıkartıldı, İran’ınki başka bahara kaldı. Suriye daha küçük lokma, İran pişmeye devam ederken onu halledelim dediler.

Proje elbette büyük ve hayata geçirilmesi çok başarılı.

Aynı proje kapsamında Türkiye, Ilımlı İslam’ın model ülkesi olarak da planlanmıştı.

Ilımlı İslam ve Türkiye’yi bölme planının önündeki en büyük engel TSK ve bağımsızlıktan yana olan aydınlardı.

Türkiye’ye savaş açılsa onlarca general ve yüzlerce muvazzaf subay esir alınabilir miydi? Elbette hayır!

Yurtseverlik, laiklik ve bağımsızlık inancı statükoculuk, gericilik olarak yaftalandı. Söylendiğine göre o vakte kadar korku imparatorluğunda yaşamıştık, artık çok özgür olacaktık! Amma ve lakin, dalga dalga tutuklamaların ardı arkası kesilmedi. Sürekli yapılan dinlemeler ve bantlar yayınlanıp hiç umulmadık insanlar içeri alındıkça, insanlar güncel konular açılınca panikleyip, sanki dinleyen varmış da kendileri aleyhine delil oluşmasın diye, “ben artık ilgilenmiyorum” gibi gerekçelerle, konuyu değiştirmeye çalıştılar. Sonunda sadece övme özgürlüğümüze kavuştuk! Artık taraftar gazetelerde azıcık eleştiri ima eden yazı yazan bile kendini dışarıda buluyor.

Tutuklu gazeteci, yazar-çizer sayısıyla milyarlık Çin’i bile solladık, dünya birincisi olduk.

Eskiden insan hakları, özgürlükler diye AB’den heyetlerin biri gider, diğeri gelir, Türkiye listelerden inmezdi. Özgür ve çağdaş (!) Batı, olmayan veya sahte olduğu kanıtlanan belgelerle yapılan tutuklamalara, insanların nedenini bile bilmeden yıllarca yatmasına hiç ses çıkarmadı.

Çünkü proje zaten uluslararasıydı ve baştan onaylanmıştı!

Aslında yurdum insanı ve bazı aydınlarımız da açıktan destekleyerek veya tepkisiz kalarak, örtülü destek verdi. Proje bir anlamda çoğunlukça onayladı. Öyle olmasa iş buraya kadar gelemezdi.

Projeyi yapanlar yurdum insanının kömür, bulgur veya ihale, iş, makam, mevki zaafını çok iyi biliyordu!

İç ve dış destek öyle büyüktü ki, kendine güven tavan yaptı, artık dalga geçmeye başladılar: “Güç bende, canımın istediğini içeri tıkarım gerekçe gerekmez”in kanıtı olarak, dünya tarihine geçecek bir suçlamayla, 700 bin kişilik orduya komuta eden Genelkurmay başkanı, silahlı örgüt kurmakla suçlanıp içeri alınırken bile kimsenin sesi çıkmadı.

Ama şike davasında binlerce taraftar Silivri’ye koşup kamp kurdu. Demek ki, yurdum insanı için en büyük değer toptu! Topların dışında konuşulacak, öğrenilecek, eksikliğinden korkulacak başka şey yoktu.

Bu arada Ilımlı İslam şekillenmeye başladı. Görüldü ki, dindar neslin öğreneceği Ilımlı İslam bildik atalar dininden başka bir şey değil. Bu da projeyi ortaya koyanlar açısından çok doğru bir tercih.

Kur’an dışı İslam, İslam ülkelerinin bugünkü yoksulluğunun, yozluğunun ve mezhep farklılıkları nedeniyle parçalanmaya hazır olmasının ana nedeni. 

Böylece 4+4+4 ile yetişecek dindar neslin nasıl olacağı anlaşılıyor:  

Yeni neslin kılavuzu Kur’an değil, tarikat şeyhleri, kıyamete tarih veren sapıklar[1], Mehdiyi görmüş ve ona bilmediklerini öğretmiş olan efendiler ( Mehdinin bile bilmediklerini  biliyor. O derece bilgili yani!) olmaya devam edecek.

Kılavuz onlar olunca, burunları yatırdan, türbeden çıkmayacak. Allah’a dileklerini iletmede aracı, torpil olarak yardım umdukları ölmüşlere, rüşvet olarak adadıkları adakları ve leş hükmündeki kestikleri hayvanlarla, affedilmeyen tek günahı olan şirk işleyerek Allah’a daha yaklaştıklarını düşünmeye devam edecekler.[2]

Allah her ne kadar “Kur’an’ı ağır ağır düşüne düşüne oku!”(Müzzemmil, 4) diyorsa da, O’nun dediğini değil, atalarının yaptığını yapacak, Arap harflerini öğrenip, tek kelime anlamadan Kürdilihicazkar makamında Kur’an terennüm etmeye devam edecekler.

Din, millet ayrımı olmaksızın bütün insanlığa gönderilmiş Peygamberin hangi kabilenin hangi kolundan olduğu, Abdülmuttalip’in Zemzem kuyusunu hangi oğluyla temizlediği, filanca derneği kimin kurduğu, devenin nereye oturduğu gibi derin İslam bilgisiyle donanacak(!) İslam hakkında çok şey bildiklerini zannedecek, onları bilmeyenleri de küçümseyecekler. 

Boşuna yaratılmamış olan yeryüzünde ve gökyüzünde neler olduğuyla, yaratılışın mucizeleri ile ilgilenmeyecekler. Dünyanın başka ülkelerinde ne olduğu, yaşadığımız gezegenin geleceği gibi konulara kafa yormayacaklar.

Kimin ne yaptığı, ibadeti ve inancı, ne giydiği ile ilgilenecek, mümkün olduğunca tüketecek, kadınların saçının örtünme derecesinden hem kadının, hem kocasının cennetlik olup olmadığı gibi -ancak Allah’ın bilebileceği- konularda hüküm verecek, kendi aralarında dindar gözükme-riya yarışına girerek yaptıkları ibadetleri de geçersiz hale getirecekler.

Kur'an'ın öngördüğü gibi, yakınları veya kendi aleyhlerinde olsa bile haklıdan değil, cemaatinden yana tavır alacak, haklıdan yana tanıklığı gizleyebilecek, kendinden olmayan aleyhine yalan ve iftiradan sakınmayacak, çamurdan olsun bizden olsun, diye işi ehline vermeyecek, sınavından memuriyetine sahtekârlık ve haksızlık yapacak, dine-dindara hizmet yaftası altında birbirlerini de kandıracaklar.

Kılık kıyafet ve görünür ibadetle dindarlık imajını koruyacak, dünyevi mal,  mevki, mal, makam arzusunu, kibir, aşağılık duygusu veya öne geçme yarışında kişisel hırsla intikam peşine düşmeyi, kamu olanaklarından kişisel çıkar sağlamayı kısaca, Allah ile aldatmayı ilke edinecekler.

Belki buna kendileri de inanmak isteyecekler.  Zamanla bu bahanelerine Allah’ı da inandırdıklarını zannedecekler. O zaman Allah ile aldatma boyut değiştirecek. Allah’ı aldatmaya çalışmaya dönüşecek.

Örtü, alkol, abdest, domuz konusunda titizlenip, ekini ve nesli yok edecek gdo’yu, yiyecekleri, besi hayvanlarını, toprağı, suyu zehirleyen ilaçları ve hormonları, insanları hasta eden gıda katkılarını temiz kabul edecek, çevrecileri küçümseyecek, hastalıklarda, sakat doğumlarda, açlık, kıtlık, sel felaketlerinde faturayı Allah’a kesecekler.

Sonunda içlerinde dünya hayatında muradına erenler olacak elbette, ama ahrette kendilerine ait olduğundan çok emin oldukları kerevetlere hiç ummadıklarının çıkmış olduklarını görünce çok şaşıracaklar!
 


[1]“Dikkat edin, kıyamet saati hakkında tartışıp duranlar, geri dönüşü olmayan bir sapıklığın tam içindedirler.” (Şura,18)

[2] “Kıyamet gününe kadar kendilerine cevap veremeyecek birilerine, Allah’ın berisinden yalvarıp durandan daha sapık kim vardır? Ve o yalvardıkları, onların yakarışından habersizdirler.”(Ahkaf,5)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bengican Hanım sizi arada bir okuyordum.İki aydan okuyamamıştım.Siz de olayları benim gibi karşılıklı ilişkiler(korelasyon) bağlamında irdelemeyi seviyorsunuz.Bu yüzden yazılarımız hep uzun!Bazı başlıklarınızda kararınızı yazı veriyorsunuz.Olabilir.Suriye için de bin dereden su getirmişsiniz.Eğrisiyle doğrusuyla özgün bir makale çıkmış ortaya.Bana göre Türkiye yanlış yolda.Bunu yazdım. Yine de sizi kutlarım.Açıklamalarınızda bazı Ayetlere yer vermeniz de çok güzel.Oysa sizin de yazdığınız gibi İslam göstermelik bir yafta olsun istiyor sonradan görmelerin çoğu:Hep bana Rabbena diyenler onlar.N.Ilıcak:Dine Saygı Duymayı Rahibelerden Öğrendim derken A.Arslan:Erkekler de örtünsün,diyor.Allah'la aldatmak hep var oldu bu ülkede.Kul hakkı yemek,çalışanın primini bir iki ay ödedikten sonra bırakmak,çalışma saatlerinin düzensizliği,kadınların tacize uğraması,vergi kaçırma,kalitesiz üretim gibi yüzlerce çalışan istismarı başka ülkelerde de var olsa bile Müslümanlara yaraşır mı?Esen kalınız...

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ 
 15.08.2012 20:03
Cevap :
Çok yemin edenler genellikle yalancılardır. Dini inancı kişisel çıkarları için kullananlar, ayıplarını gizlemek için, dinden imandan çok fazla söz ediyorlar. Kılık kıyafet ve davranışlarıyla insanlardan aferin bekliyorlar. İnancını Allah ile kendisi arasında yaşayan gerçek dindarın kimsenin onayına, alkışına, dindarlık gösterileriyle itibar kazanmaya, ya da cemaat-tarikat üyesi olup dünyalığını kazanmaya ihtiyacı zaten yok. Gerçekten uzun yazıyorum. Doğru söze nedir ki! Ama kendimce nedenlerim var.Bilginin de atıştırmalık tüketim haline gelmesi ne kadar yararlı bilemiyorum. İnternetle, fast-foodla beslenir gibi, işin özüne inmeden, biraz şundan, biraz bundan haberdar olup, yarım yamalak bilgiyle çok şey bildiğimizi zanneden cahillere dönüştüğümüz bir gerçek. Hiç değilse belli konuları özümsemeye çalışmak, araştırmak ve yazmak yanlış değil bence. Aslında çok kısa bir yazı yazmayı da düşünmüyor değilim. Selamlar…   16.08.2012 3:24
 

Üstat, çok güzel konulara girmişsiniz de internet ortamında uzun yazılar zor okunuyor. Daha etkili olması için kısa kısa yazsanız, diyorum haddim olmayarak. Yine de elinize sağlık. Selâmlar...

İsmail Hakkı CENGİZ 
 03.08.2012 13:18
Cevap :
Haklısınız. Ama bu kendimce yine de kısa tutmaya çalıştığım yazılardan biriydi. Merak ederek okuduğum yazı fazla özetlenmiş olunca o konuda öğrenmek istediklerimi karşılamıyor. O konuda az çok bildiğim şeylerin ötesinde bir şey öğretmiyor olunca kısa yazılardan hoşlanmıyorum aslında. Belki bu yüzden uzun yazıyorum. Diğer neden çok kişi okusun diye bir kaygımın olmaması.Konuya gerçekten ilgi duyanlar okusun yeter diye düşünüyorum. Anladığım kadarıyla siz de sonuna kadar okumuşsunuz. Düşüncelerinizi paylaştığınız ve haklı öneriniz için teşekkür ederim. Selamlar.  03.08.2012 15:50
 

Evet. Hem de hiçbir hata, milim sapma yok. Verilen görev titizlikle yerine getiriliyor. Allah ile aldatanlar küpünü dolduruyor tıka basa. Selamlar, saygılar.

Ayrıntıda gezinmek 
 03.08.2012 1:52
Cevap :
işin acıklı tarafı kamu olanaklarını kullanarak küplerini dolduranlar vatandaşın ağzına bir parmak çalıyorlar. Onlar da aldıklarını sanki birinin kendi cebinden ödediği bir hediye, hatta kendilerini küpün ortağı zannederek destekliyorlar. Selamlar.  03.08.2012 15:55
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 167
Toplam yorum
: 110
Toplam mesaj
: 22
Ort. okunma sayısı
: 4197
Kayıt tarihi
: 19.06.09
 
 

1958  doğumluyum. Arkeologum. Evliyim. Çocuğum yok. Çalışmıyorum. Yıllarca çalıştıktan sonra, zam..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster