Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Ekim '17

 
Kategori
Dünya
Okunma Sayısı
478
 

Türkiye ve İran, Aynı Dönemde Benzer Devrimlerin Nasıl Hayat Bulduğunu Birlikte Açıklamalıdır (3)

Türkiye ve İran, Aynı Dönemde Benzer Devrimlerin Nasıl Hayat Bulduğunu Birlikte Açıklamalıdır (3)
 

Bilgi, kendisinden yeni bilgiler üretildiğinde daha değerli hale gelmektedir.


"Şah'ı açıkça eleştiren mebuslar ve diğer politikacıların sonu da iyi olmuyordu. Örneğin, Yahudi vekil Samuel Haim, 'vatan hainliği' suçundan ipe çekilmişti. Önde gelen sosyalist Şair ve 'Karnı Bistüm' (Yirminci Yüzyıl) dergisinin yayın yönetmeni Mirzazade Eşki, güpegündüz vurulmuştu. Zerdüşti vekil Keyhüsrev Şahruh da öyle. Yine bir mebus ve sosyalist gazete Tufan’ın eski yayın yönetmeni olan Muhammed Ferruhi-Yezdi, cezaevi hastanesinde ansızın ölmüştü. Ilımlı parti'nin lideri olarak Behbehani’nın yerine geçen Seyyid Hasan Müderris ise sürgüne yollandığı Horasan'ın bir köyünde birdenbire can vermişti. Boğazlandığı söyleniyordu." (1)

* * *

Aşağıda anlatılanlar; İngiltere tarafından, Atatürk hakkında bir kitap yazması için görevlendirilen ve kaynakları itibariyle de dikkate/ciddiye alınması gereken Lord Kinross kaleminden aktarılmaktadır. Meraklılarına, Lord Kinross ve kaynaklarıyla ilgili aşağıda geniş bilgi verilmektedir. (*)

Varsın Meclis istediği kadar homurdansın, Türkler, buraya kadar, Lozan Konferansının ilerleyişine sevinmekte haklıydılar. Lâkin daha, başta Musul olmak üzere, çözülmesi gereken büyük meseleler vardı.

Türkiye ile İngiltere’nin çıkarları asıl burada çatışıyordu.

İngilizler, Musul’u 1918’de, ateşkes anlaşmasından birkaç gün sonra, ‘stratejik öneminden dolayı’, Mütareke koşullarını çiğneyerek işgal etmişlerdi…

Musul, İngilizler için stratejik bakımdan önemliydi : Irak sınırının ve Hindistan yolunun savunulması için, Ekonomi bakımından önemliydi. Fransızlar’ın kendi isteklerinden vazgeçerek İngilizler’e bıraktıkları petrol kaynakları yüzünden (de)

Türkler için de önemliydi; sınırlarının savunulması bakımından. Türkler, Musul’un doğal olarak Anadolu üzerinden denize bağlandığını, böylece Anadolu’nun ayrılmaz parçası olduğunu ileri sürüyorlardı… Büyük Millet Meclisi, Musul konusunda çok hassastı; Avam Kamarası ise pek o kadar değil.

…1922 seçimlerinin baş tartışması, gerçekten, Irak’ın boşaltılması konusu oldu. Bununla beraber Curzon, İngilizler’in Musul’daki çıkarlarını savaşın eşiğine kadar- savunmaya kararlıydı.

İsmet Paşa, Türk tezini, tarih ve istatistik bilgisi bakımından pek kesin olmayan uzun ve monoton bir konferansla savunmaya girişti.

Curzon, bu konuda daha çok şey biliyordu. İsmet Paşa'nın tezini, oradaki Türkler’in toplam nüfusun ancak onikide biri kadar olduğunu söyleyerek çürüttü. Üstelik, bunlardan da birçoğu, yapılan bir plebisitte Irak Krallığına katılmak isteğinde bulunmuşlardı. Musul’a gelince, bu da tam bir Arap şehriydi; onu kuranlar da, içinde yaşayanlar da Araplardı.

Kürtlerin oturduğu bölgelere gelince, Curzon İsmet Paşa'ya, biraz alayla, şu cevabı verdi :  ‘Tarihte ilk olarak, Kürtlerin Türk olduğunu, Türk heyeti keşfetmiş oluyor. Şimdiye kadar kimse bunu bilmiyordu’. Curzon, sözlerini sınır sorununun tümüyle Milletler Cemiyetine bırakılmasını teklif ederek bitirdi.  (Lord Kinross, Sahife:547)

İsmet Paşa'nın suratı bir an için asıldı. Sinirli bakışlarının önüne, boyuna Türkiye Büyük Millet Meclisi dikiliyordu. Hep o eski havayı tekrarlıyor, ‘Egemenlik, egemenlik, egemenlik..’ diye Curzon’u çileden çıkarıyordu.

Önce bu bölgede bir plebisit yapılmasını ileri sürmüştü, sonra meselenin konferans dışında Türkiye ile İngiltere arasında görüşülmesini teklif etti. Ama, bu görüşmeler bir sonuca varmayacak olursa, bu meselenin de, azınlıklar sorunu gibi, Milletler Cemiyetîne götürülmesine razı olacaktı.

Konferansın Musul yüzünden yarıda kalma tehlikesi de ortadan kalkınca, böyle uzayıp gitmesinden sabırsızlanan Curzon sonucu hemen almak istedi. Fransız ve İtalyan delegelerini çağırarak, bir antlaşma tasarısı hazırlayıp, altı gün içinde imzalanmak üzere, Türkler’e vermeyi teklif etti.

Türkler bunu dört gün içinde kabul etmezlerse, konferans dağılacaktı. Kendi de, 4 Şubat 1923 de Lozan’dan Londra’ya dönmeyi düşünüyordu.

Curzon, artık bir çözüme yaklaşmış olan toprak sorunlarıyle kendisi uğraşırken, maliye, ekonomi ve Türkiye’deki yabancıların durumu sorunlarını Fransızlarla İtalyanlar’a bırakmıştı.

…Lâkin, Lord Curzon’un acelesi vardı. Üstelik kendisini acelesi varmış gibi göstererek istediğini daha kolay elde edeceğine inanıyordu. Bazı arkadaşlarının aksine, karşısındakini hâlâ eski Osmanlı Türkü sanıyor, İsmet Paşa'nın en yüksek fiyatı koparmak isteyen bir halı satıcısı gibi pazarlık ede ede sonuna kadar dayanacağını, sonunda razı olacağını umuyordu.

…İsmet Paşa’nın, dostları yanında (iken) ağzından düşürmediği nakarat, ‘Ankara’da ne diyecekler?’ idi.

Kapitülasyonlar konusunda Madam Georges – Gaulis’e şöyle söylemişti : ‘Bu işte bir adım bile gerileyemeyiz. Yoksa memleketteki itibarımız bir paralık olur.

Ufukta böylece, konferansın kesilme tehlikesi belirmişti. Antlaşma taslağı, kararlaştırıldığı gibi 31 Ocak’ta İsmet Paşa’ya verildi. O da Türkiye’nin cevabını hazırlamak için sekiz günlük bir süre istedi.

Curzon bu isteği, Fransızlar’la İtalyanlar’ın yalvarmalarına rağmen kabul etmedi. Önceden karar verdiği gibi 4 Şubat’ta Lozan’dan ayrılacağını Türklere bildirdi.

İsmet Paşa, 3 Şubat’ta Müttefiklerden son dakikada verilmiş birkaç taviz teklifi aldı. O da, hemen öğleden sonra son karşı tekliflerini bildirdi : Koşulların yüzde seksenini kabul ediyordu. Bunlar onun görüşüne göre ‘başlıca noktalar üzerinde yeteri kadar bir oy birliği’ni belirtmekteydi. Barış, şimdilik bu temeller üzerinde imzalansın; bazı adlî ve ekonomik konularda ‘önemsiz görüş ayrılıkları’ bulunduğunu gösteren öteki koşullar da arkadan görüşülsündü.

…Ama, geride kalanları da kabul etmesi Türkiye’yi bir ‘ekonomik kölelik’ durumuna düşürecekti. Müttefiklerin ısrarı  ve tehditleri karşısında İsmet Paşa’nın elinden, üzülmüş bir halde, ‘Je ne peux pas’ (Türkçesi: Olmaz, yapamam.) diye mırıldanmaktan başka bir şey gelmiyordu.

Toplantı bitmişti. Curzon gitmeye hazırlanıyordu. Otelin salonu, imza töreninde hazır bulunmak için bekleşen delegelerle doluydu. Hepsi anlaşmanın imzalanacağına güveniyorlardı.

İsmet Paşa otelin büyük merdiveninden indi, melon şapkasını çıkardı, sağda solda bekleyenlere doğru eğildi, gülümsemeye çalışarak otelden çıktı.

Arkasından Fransız ve İtalyan delegeleri çıktılar. Antlaşmanın imzalanmadığı anlaşılmıştı.

İsmet Paşa, Büyük Millet Meclisi görüşmelerinde güvenoyu imtihanı vermek üzere, sinirinden titreyerek Ankara’ya döndü.

Mustafa Kemal’in Avrupa devletleri karşısında kazandığı zafer, bu şamatacı kuruluşun yönetiminde kolaylık sağlayamamış; bunun tam tersi olmuştu: zira milletçe birleşmeyi gerekli kılan baskı, gevşemiş bulunuyordu.

…Şimdi de muhalefet mebusları, Gazi’ye karşı artan güvensizliklerini, Lozan görüşmelerinin kesilmesi dolayısıyle özelikle İsmet Paşa’ya ve genellikle hükümete karşı göstermeye kalkmışlardı.

Gürültü içinde geçen gizli oturumlarda, birbiri arkasından her gün, şikâyetlerini ortaya döktüler.

Mehmetciğin süngüsü sayesinde bir zafer kazanılmıştı. Ama şimdi, İsmet Paşa’nın diplomatlıktaki beceriksizliği yüzünden, bu zaferin yemişleri Lord Curzon’un dalga ve dalaverelerine feda olup gidiyordu. Tüzüğü kimse dinlemiyor, Mebuslar yerlerinden fırlayarak ağızlarına geleni savuruyor, görüşmeleri yarı yerinde kesiyorlardı.

Birisi: ‘Ağlayacak yerde ne diye gülüyorsun?’ diye bağırıyor, ötekisi durup durup, ‘Barış olmayacak’ diye söyleşiyorlardı.

Rauf Bey'le Gazi oturmuş, bu yakışıksız toplantıları sabırla dinliyorlar; Gazi arada bir uygun gördüğü zaman söze karışıyordu.

Konferansın ekonomik koşullardan dolayı kesilmiş olmasına rağmen, mebuslar, İsmet Paşa da dahil, bunlardan bir şey anlamıyorlardı.

Bu yüzden işi uzmanların inceleyip rapor hazırlamaları için Maliye Vekâletine havale ettiler. Onları asıl alevlendiren, Millî Mısak’ın kutsal ilkelerine ve Türk topraklarına yöneltilecek bir tehditti.

En baskın çıkan sesler : ‘Musul’u düşmana satıyorlar!’ diye bağıranlardı.

Muhalefet, memleketin bir karış toprağını düşmana verecek bir barışa, savaşı tercih ediyordu.

Rauf Bey, Musul’un önemini kabul etti; Millî Misak sınırlarının içinde bulunduğunu bir daha tekrarladı.

Ama, Lozan’daki heyet altı yüzyıllık bir geçmişi temizlemeye çalışıyordu.

Ortada çok çapraşık sorunlar vardı, iyice tartışmaları gerekirdi.

Şunu düşünmek lâzımdı: Savaşın yeniden başlaması memleketin yararına mıdır?

Savaş ne kadar sürebilir? Sonuçları ne olabilir?  Mebuslardan biri buna, ‘Allah bilir!’ diye cevap verdi.

Rauf Bey : ‘Şüphesiz', dedi. 'Ama, Allah da düşünelim diye bize akıl vermiş. Biz de düşündük… Ekonomik sorunlar üzerinde görüşmeye devam edeceğiz. Gerekirse savaşmaya hazırız. Ama oraya kadar barışı kurtarmak için elimizden geleni yapacağız.'

Gazi de Rauf Bey'i izleyerek, sorunların kuru bir mantıkla ele alınmasını istedi. Şimdi Musul’u elde tutmakta ısrar ederlerse bunun sonucu, değil sade İngiltere ile, bütün dünyaya karşı savaş demek olurdu.

Meseleyi bir yıl öteye bırakırlarsa, Musul belki diplomatik yoldan kazanılırdı. Bu da olmasa, memleket o zaman savaşa daha hazırlıklı bulunacaktı. Lâkin, savaş heveslilerini susturmak zordu.

Bunların başında, Mustafa Kemal’e düşman olan küçük, fakat gürültücü bir grup bulunuyor, basının bir kısmı da bunları destekliyordu.

Elebaşıları da, öteden beri Gazi’ye kafa tutmuş olan, şimdi de sistemli bir şekilde karışıklık çıkaran, Ali Şükrü adındaki softa kafalı Trabzon mebusuydu. (Lord Kinross, Sahife:553)

Bir hafta sürüp giden bu tartışmalardan sonra, Gazi artık görüşmeleri sona erdirmek istedi. Hükümetin barışçı niyetlerini bir daha ortaya koydu ve Meclisin Lozan’da görüşmelere yeniden başlaması için kabineye izin vermesini diledi.

Bu sefer, daha önce görüşülmüş olan Musul sorunu ele alınacak değildi. Görüşmeler daha çok memleketin siyasal, idarî, malî ve ekonomik bağımsızlığını ilgilendirecekti.

Ali Şükrü’nün sürekli karşı koymaları Gazi’nin parlamasına yol açtı :

‘Bir haftadan beri memleket için tehlikeli olabilecek şekilde konuştunuz. Amacınız nedir?’

Ali Şükrü : ‘Kimseyi suçlamaya hakkınız yoktur,’ diye protestoda bulundu.

Başka bir mebus : ‘Bu Mecliste güvenlik yok mu?’ diye bağırdı. Bu, büyük bir karışıklık yarattı. Başkan yerinde olan Ali Fuat Paşa düzeni sağlamaya çalıştı, ama mebusları yatıştırmaya imkân yoktu. İki grubun üyeleri, ortalarında Mustafa Kemal, kürsünün önünde karşı karşıya gelmiş, birbirlerini suçluyor, tehdit savuruyorlardı.

Her an ya bir tabanca, ya da başka bir silah çekilebilirdi. Ali Fuat Paşa, birden akıl ederek, iki düşman grubun ortasında başkanlık çıngırağını salladı. Bu ses, bir an için ötekileri susturmuştu. O da bundan hemen yararlanarak, oturumu erteledi.

Üyeler, verilen aradan sonra, tekrar yerlerini alınca güvenoyu-na başvuruldu. Oylama, Mustafa Kemal lehine pek kuvvetli olmayan bir çoğunlukla sonuçlandı.

Oylamaya katılmayanların çokluğu, şimdi hükümetle parlamento arasında bulunan uçurumu gösteriyordu. Aslında bu bir güvensizlik oyu idi. (Lord Kinross, Sahife:554)

Meclisteki Lozan tartışmaları Ankara’da Gazi’nin durumunu sarsabilecek bir krize yol açtı. Ortalığı karıştıranların başında bulunan Ali Şükrü, yalnız Mecliste değil, kahvelerde ve sokaklarda da ona dil uzatmaktan vazgeçmiyordu. İçkiye düşkünlüğünü ortaya vuruyor; Padişah olmak için komplo kurduğunu söylüyordu.

Günün birinde Ali Şükrü anlaşılmayan bir şekilde ortadan kayboldu. İki gün süren şiddetli dedikodulardan ve ailesinin telâşlı araştırmalarından sonra, ne olabileceği sorusu Meclise getirildi. Mebuslar hemen Ali Şükrü’nün öldürülmüş olduğuna hükmettiler.

Yoksa, ancak bir kasaba büyüklüğünde olan bir şehirde, nasıl olur da bir adam iz bırakmadan ortadan kaybolabilirdi?

Hükümetle Mustafa Kemal’in yakınlarına karşı birtakım imalar yapıldı. Bazı kimselerin kendilerini kanundan da üstün gördükleri bir memlekette uygarlıktan söz edilemezdi! Bu gizli hain kafaları koparmak gerekirdi! Hükümet hemen bu sırrı çözmek ve suçluları cezalandırmak için harekete geçmeliydi.

Birkaç gün sonra Rauf Bey, Ali Şükrü’nün cesedinin bulunduğunu Meclise haber verebilecekti.

Şüpheler, Gazi’nin Karadenizli muhafızlarının başı Laz Topal Osman üzerinde toplanıyordu. Araştırmalar suça karışmış olduğunu ispatlamıştı. (2)

* * *

Milletvekili ve Gazeteci Ali Şükrü Bey (**) Meselesi:

Kaynak: “Kazım Karabekir Paşa, Günlükler”, (YKY yayınları, sahife : 840)

- “14 ocak 1923 Akşam harekât. 7.30 sonra

(Gazi paşa, Fevzi paşa, ben trenle Ankara’dan hareket)

Muhaliflerden Ali Şükrü Ankara’ya makine getirmiş. Tan gazetesi çıkaracakmış. Gazi yanımda Cevat Abbas’a dedi :

-“Muhalifler matbaa yapıyor siz hala uyuyorsunuz. Yakmalı, yıkmalı!”

Dedim; 'Paşam bu tarzda mukabele doğru mudur ?' ” (3)

* * *

Ali Şükrü’nün katledilmesi : 

Kaynak : Avni Özgürel, (13 Temmuz 2003). “Ali Şükrü ve Topal Osman”. Radikal.

“Osman, yaktın beni!”

Mahir İz, “Bu çete” diye nitelediği Topal Osman ve milislerinin şehirde nizam ve intizamı, hattâ askeri kışlada disiplini bozacak tavırlar takınmaya başladıklarını anlattıktan sonra, “Elbette bu gayri tabii hal devam edemezdi. Galiba ‘bir taşla iki kuş vurulsun’ diye Ali Şükrü Bey’in izale-i vücudu Topal Osman’a havale edildi.” diyor.

…Olayın meydana geldiği akşam da Ali Şükrü’yü Osman Ağa bu kahveden Mustafa Kaptan’a evde nargile içmek için çağırtır. Olayın oluş biçimini ise şöyle anlatıyor :

“Oturmuşlar, sohbete başlamadan önce iki nargile gelmiş. Bir taraftan da sohbet başlamış. Tam bu sırada kahveler gelmiş. Ali Şükrü Bey kahve fincanını eline alır almaz, kara donlu çete tarafından dördü. Yağlı ipi Ali Şükrü Bey’in eğilmeyen başına geçirmişler. Ali Şükrü o esnada :

Osman, yaktın beni!

Demiş ve eliyle oturduğu iskemlenin hasırlarına can havli ile o kadar kuvvetle sarılmış ki naaşının avucunda o hasır parçaları görülmüş. (4)

* * *

İzmir Suikastı Davası ve Maliye Bakanı Cavit Bey meselesi (İdamı)

Kaynak : Lord Kinross, II. Cilt, sahife:656.

… Rauf Beyden başka altı kişiye onar yıllık sürgün cezası verildi. Cavit, Nazım ve iki İttihatçı lider daha ölüm cezası giymişlerdi. Böylece eski hesaplar görülmüş, eski laflar gerçekleşmiş oluyordu. Dünya Savaşının ilk günlerinde Mustafa, Kemal Cavit için de, Nazım için de :

- ‘Böyle adamları asmak gerek!’ dememiş miydi ?

 – Cavit, Bulgaristan’dan yiyecek satın alma isteğini geri çevirdiği, Nazım da Enver Paşa ile terfiini engellediği için. Nazım son zamanlarda onunla, dostlarını hapse atarak büyüyen ‘Küçük Napolyon’, ‘Gazoz Paşa’ diye açıkça alay da etmişti. İsmet Paşa da, Cavit’le Hüşeyin Cahit’e, Lozan’daki politikasını engelledikleri için kırgındı, ama; gazetelerin baskısı karşısında Cahit’in kurtulmasını sağlamayı başarmıştı.

Ölüm cezası o gece, Ankara’nın merkezinde yerine getirildi. Cavit, kaderine sükûnetle boyun eğdi. Darağacının altına gelince, cezaevi doktoruna, Hüseyin Cahit’e kurtulduğu için tebriklerini bildirmesini, karısını ve çocuğunu kendi yerine öpmesini, Gazi ile yargıçlara selâmlarını götürmesini ve giydiği hükmün bütün hukuk kurallarına aykırı olduğunu eklemesini söyledi.

…Doktor Nazım’ın kayınbiraderi ve eski hovardalık arkadaşı Haricîye Vekili Tevfik Rüştü, bu yemeğe katılmamayı daha uygun bulmuştu. Gazi bir iki gün sonra öğle yemeğine ona gitti. Ailesinin uğradığı kayıptan dolayı üzüntülerini bildirdi ve Tevfik Rüştü’nün, dışarıda olduğu için, izleyemediği duruşmanın nedenlerini kendisine anlattı. İş öyle bir yere gelip dayanmıştı ki, Meclis’teki iki gruptan birinin ortadan kalkması gerekli olmuştu. Mesele mahkemeye verildiği için vicdanı rahatsız değildi. Ama, daha sonra raporları okurken, bir tiksinme jesti yaparak, Kılıç Ali’ye bütün bu hikâyenin ‘çok tatsız’ bir iş olduğunu söyledi. (5)

Meraklıları, dizinin birinci bölümünü aşağıda adresi verilen web sitemizde okuyabilirler.

Devam edecek...

www.canmehmet.com

 

Resim : Web ortamından alınmış, resmin yazısı tarafımızdan düzenlenmiştir.

Açıklama ve Kaynaklar:

(Yazılardaki vurgulamalar -alt çizgiler- tarafımızdan yapılmıştır.)

(*) LORD KİNROSS, TEŞEKKÜRLER (adlı giriş bölümü)

“En başta, Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı arşivlerinden yararlanmama izin verdiklerinden ve araştırmalarıma yardımcı olduklarından dolayı Başkan Gürsel’e ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine teşekkürlerimi sunmak isterim. Atatürk’ün savaş alanlarıyla memleketin diğer bölgelerini gezmemi kolaylaştıran ve gerekli fotoğrafları veren Turizm’ ve Tanıtma Bakanlığına da ayrıca teşekkür ederim. Yine bilgi ve resim sağlamak ve çalışmalarımı teşvik etmek suretiyle yardımda bulunan Ankara Üniversitesi inkılâp Tarihi Bölümü Başkanı Profesör Enver Ziya Karal’a da teşekkür borçluyum. İngiltere’de teşekkür etmem gerekenler: 1920-24 yıllarında İstanbul’da Büyükelçilik eden babası müteveffa Sir Horace Rumbold’un dosyalarından beni yararlandıran Sir Anthony Rumbold, Bt, CB., CMC; yayınlanmamış olan Naval Memories- Bahriye Hatıraları’nı bana okutturan Amiral Sir Bertram Thesiger, KBE, CB; CMG; Atatürk’ün yayınlanmamış Gelibolu Hatıralarını veren Alan Moorehead; Ali Fuat Cebesoy’un Moskova Hatıraları’nın henüz yayınlanmamış olan İngilizce çevirisini veren Manchester Üniversitesinden J.D. Latham’dır. Ayrıca Amiral Bristol’ün evrakını okumama izin verdikleri için Washington’daki Kongre Kütüphanesine; bazı resmî kayıtlan okumamı sağladıkları için gene Washington’daki Millî Arşiv Dairesinin Dışişleri Bölümüne; Büyükelçi Grew’in evrakından yararlanmamı sağlıyan Harvard Üniversitesi Widener Kütüphanesine; Louis E. Browne’un evrakından yararlanmamı sağlıyan Kaliforniyadaki Stanford Üniversitesi, Hoover Kütüphanesine; Kemalist Hükümetle Bombay’daki Hilâfat Fırkası’nın ilişkilerini belirten evrakı okumama izin veren İstanbul’daki Pakistan Basın Ateşesi S. Hasan’a teşekkürlerimi bildiririm.

Konumla ilgili sözlü yardımları için aşağıdaki kimselere teşekkür borçluyum.

Türkiye’de, İsmet İnönü, merhum Rauf Orbay (Hüseyin Rauf) merhum General Refet Bele (Refet Paşa), General Ali Fuat Cebesoy (Ali Fuad), Tevfik Rüştü Araş, Bayan Fethi Okyar, Osman Okyar, merhum Bayan Halide Edip Adıvar, Falih Rıfkı Atay, Kıhç Ali, Hasan Riza Soyak, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Bayan Ruşen Eşref Ünaydın, Dr. Afet inan, Bayan Sabiha Gökçen, Hamdullah Suphi Tanrıöver, merhum Hasan-Ali Yücel, Behiç Erkin, Fuat Bulca, Tevfik Bıyıklıoğlu, İsmail Hakkı, Kâzım Özalp, Fuat Köprülü, Şakir Zümre, Yusuf Kemal Tengirşenk, Dr. Hüseyin Pektaş, Ahmet Adnan Saygun, Uluğ iğdemir, Cevat Dursunoğlu, Ahmet Emin Yalman, Şevket Süreyya Aydemir, Kadri Cenani, Ahmet ve Ab- bas Celâl, Behçet Kemal Çağlar, Dr. Akdes Nimet Kurat, Bayan Esma Nayman, Bayan Leylâ Çambel, Bayan Şefika Urgan ve Bayan Süreyya Ağaoğlu. Başkaca teşekkür etmeği dilediklerim: HRH Windsor Dükü, Türkiyedeki eski İngiliz Büyükelçilerinden müteveffa Sir Percy Loraine ve Sir Knox Helm, eski Fransız Büyükelçisi Mösyö Ponsot, Eski İran Büyükelçisi General Hasan Arfa, eski Polonya Büyükelçisi Mösyö Sokolnicki, General Rangabe, ve Atinadan A.A. Pallis, Sofyadan Madam Dayanova ve Si- meon Radev; Istanbuldan Yüzbaşı Webb Trammel, Edward Whittall ve Sami Günzberg; Lady (Charles) Townshend, Mrs. Ethel McLeod-Smith, müteveffa Sir Clifford Heathcote-Smith, Albay J.C. Petherick, J.G. Wilson-Heathcote, J.G. Bennett ve Mrs. S.F. Newcombe. Başkaca yardımlarını gördüklerim: Nejat Sönmez, Yusuf Mardin, Sofyadan L.T. Naslednikov ve N. Todorov, Paristen  B.T. Naslednikov, Dr. Tayyîp Gökbilgin, Kemal H. Karpat, Satvet Lütfi Tozan, Reşit Saffet Atabinen, Özcan Ergüder, Yüzbaşı İrfan Orga ve eşi, müteveffa Dr. Ernest Altunyan, Albert Hurani, Münster’den Dr. Gotthard Jâschke, Harvard Üniversitesinden Sir Hamilton Gibb, Princeton Üniversitesinden Dr. L.V. Thomas, New York’taki Columbia Üniversitesinden Dr. Dankwart, A. Rustow ve Dr. J.C. Hurewitz; Salt Lake City Üniversitesinden Dr. Frederick  P. Latimer, Rutgers Üniversitesinden Dr. Walter F. Weiker, Ankara’dan Lawrance Moore, New York’dan Mrs. John Earl Davis, Türkiyedeki eski Fransız Büyükelçilerinden M. Gaston Bergery, eski İngiliz Büyükelçilerinden Sir James Bowker ve Sir Bernard Burrows, Mr. Ve Mrs. Geoffrey Lewis ve İstanbul’daki İngiltere Başkonsolosluğundan John Hyde. Mrs. St. George Saunders İngiliz basın kaynakları alanında yaptığı araştırmalarla bana değerli yardımlarda bulunmuştur. Ankara’dan Bayan İçten Erkin ve Bilge Karasu da Türk kaynaklarını sabırla okuyup İngilizceye çevirerek bana yardım ettiler. Hepsinden üstün olarak benim adıma uzun süre canla, başla çalışıp araştırma, okuma ve çeviriler yapan İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Profesörü Dr. Mina Urgan’a sonsuz minnetlerimi sunarım. Onun yorulmak bilmez, titiz ve bilgili yardımı olmasıydı bu kitap bu şekli alamazdı. (Lord Kinross, “Atatürk”)

 (**) Ali Şükrü Bey Kimdir? 1884 Trabzon doğumlu Ali Şükrü, Bahriye Mektebi’nde öğrenimini 1904 yılından tamamlayarak orduya bahriye (erkanıharp) subayı olarak katılmıştır. ‘Donanma-yı Osmanî Muavenet-i Milliye Cemiyeti’nin kurucularından ve ikinci başkanıdır.Cemiyetin, Osmanlı donanması için almak istediği nakliye gemilerini teslim almak üzere Liverpool’e gönderildiğinde çok iyi düzeyde İngilizce öğrenmiş, Liverpool Times gazetesinde çeşitli makaleleri yayımlanmıştır. Ali Şükrü Bey, Yüzbaşı rütbesinde iken askerlikten istifa ederek siyasete atılır ve siyasi görüşleri İttihat ve Terakki aleyhtarıdır.1920’de Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na Trabzon mebusu olarak seçilmiştir. İstanbul’un işgalinden sonra  Ankara’ya gider ve ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Trabzon milletvekili olarak katılır. Ali Şükrü Bey TBMM’ye girişinden hemen sonra, halkın milli mücadeleye inandırılması ve düşman propagandalarının etkisiz hale getirilmesi amacıyla meclis tarafından oluşturulan İrşad Encümeni’nde görev alarak Anadolu’da dolaşmıştır. Muhafazakâr bir yapıda olan Ali Şükrü Bey mecliste, Mustafa Kemal’in önderliğindeki Birinci Grup‘a muhalif milletvekillerinin toplandığı İkinci Grup‘un liderlerinden biri oldu. İkinci grubun görüşlerini açıklamak ve yaymak üzere Mustafa Kemal’in Hâkimiyeti Milliye gazetesine karşı Tan gazetesini yayınlamaya başladı.68 sayı çıkabilen gazetenin hemen hemen tüm başyazılarını Ali Şükrü Bey yazdı.Lozan görüşmelerinden sonra yapılan meclis oturumlarında; İsmet Paşa’nın hariciyeci olmadığı için Lozan’da acemice işler yaptığını ve TBMM’nin kendisine verdiği yetki sınırlarının dışına çıkarak müzakereleri sürdüğünü savundu. Lozan’da devam eden müzakerelerin durumu hakkında TBMM’ye açıklanan resmi bilgiler ile dış kaynaklı haberler arasında çelişkileri dile getirdi…  27 Mart 1923 günü Mustafa Kemal’in özel muhafız alayı komutanı olan Topal Osman tarafından öldürüldü…

(1) Modern İran Tarihi, Dip Not 35. H. Kasrevi, “Trials, perçem,  28 Temmuz 1942.

(2) a)LORD KINROSS -ATATÜRK BİR MÎLLETİN YENİDEN DOĞUŞU 2.ci kitap, Sahife: 553-554-555b)Daha fazlası ve kaynakları için bakınız: http://www.canmehmet.com/bassiz-vucudu-meclisin-onunde-ayagindan-asilan-topal-osmanin-gercek-hikayesi-6.html

(3) “Kazım Karabekir Paşa günlükler”, (YKY yayınları, sahife; 840)

(4) a) Avni Özgürel, (13 Temmuz 2003). “Ali Şükrü ve Topal Osman”. Radikal. (3 Temmuz 2010) (Alıntı;Feridun Kandemir, “Siyasi Cinayetler")      b) Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/bassiz-vucudu-meclisin-onunde-ayagindan-asilan-topal-osmanin-gercek-hikayesi-6.html

(5) a)Lord Kinross, II. Cilt, sahife.656.    b) Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/ataturkun-usaginin-gizli-defterinden-selanikten-ne-cikar.html

 

ali açıköz bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 913
Toplam yorum
: 2547
Toplam mesaj
: 242
Ort. okunma sayısı
: 1653
Kayıt tarihi
: 29.08.06
 
 

Ticari ilimler akademisindeki öğrenciliğim sırasında, bir kamu iktisâdi kuruluşunda başladığım ça..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster