Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Ekim '17

 
Kategori
Dünya
Okunma Sayısı
92
 

Türkiye ve İran, Batı'nın “Egemenlik Ulusundur” Aldatmacası ve Soygunlarını Birlikte Açıklamalı (2)

Türkiye ve İran, Batı'nın “Egemenlik Ulusundur” Aldatmacası ve Soygunlarını Birlikte Açıklamalı (2)
 

" 'Egemenlik ulusundur' iddiası, bir ham hayal midir ?" sorusunun cevabını, meraklıları içerikte bulabilirler.


İngiltere ve ABD tarafından, kanatılırcasına sömürülen ülkesinin petrolünü millileştiren İran Başbakanı Musaddık, 1953’de, İngiltere-ABD tarafından, alênen ve yalan beyanlar üzerine kurulu bir darbe ile iktidardan uzaklaştırılır.

Bu yalanlara, darbeyi meşrulaştırmak adına, hem ABD Başkanı hem de ABD’nin “Saygın(!)” basını gönüllü taşerondur. (*)

Başbakanı Musaddık da başına geleceklerini öngörmüş olmalı ki, yapılacak referandum öncesi bakınız nasıl konuşmaktadır :

“Bu konuda hüküm verecek olan ancak ve ancak İran halkıdır, başka hiç kimse değil. Çünkü temel yasalarımızı, anayasamızı, parlamentomuzu ve kabine sistemimizi var eden halktır. Unutmamalıyız ki yasalar insanlar için çıkartılmıştır; insanlar yasalar için değil. Ulus, kendi görüşlerini dile getirme hakkına sahiptir, dilerse yasaları da değiştirir. Demokratik ve anayasal bir ülkede egemenlik, ulusundur.” (1)

Bakalım, hükmü kim / kimler vermektedir ?

- Egemenliğin sahibi olması gereken halk mı ?

yoksa...

- Güç sahibi, emperyalist devletler mi ?

Önce, bir darbe ile devrilen İran Başbakanı Musaddık’ı kısaca tanıyalım :

“Musaddık, Muhammed (Musaddık Es-sultani) (1881-1967) İran milliyetçiliğinin simgesi. Köklü bir ayân soyundan gelen Musaddık, öğrenimini Avrupa’da görmüş ve ve Rıza Şah tarafından istifaya zorlanana dek, devlet hizmetinde başarılı bir memur olmuştu. 1941’de siyaset sahnesine geri döndüğünde, öncelikle “rüşvet almaz” bakan, sonra da Britanya mülkiyetindeki petrol şirketinin devletleştirilmesi kampanyasını başlatan Ulusal Cephe önderi olarak isim yaptı. 1951 yılında başbakan seçilir seçilmez ilk iş, petrol endüstrisini devletleştirdi, böylelikle Britanya ile İran arasında büyük bir uluslararası krizin patlak vermesine neden oldu. 1953 Ağustos’unda CIA tarafından örgütlenen askeri darbeyle alaşağı edildi. Lâik milliyetçiliğe sımsıkı bağlı olması İslamcıları rahatsız etmişti.” (2)

...

Ve ülkelerinin ve halklarının çıkarlarını korudukları için bir darbe ile alaşağı edilen Musaddık'ların hikayesi :

Kendisi aristokrat bir aileden gelmesine rağmen, Musaddık’ı destekleyenlerin çoğu orta sınıftı… Her şeye karşın Musaddık, hem dostu olan eşrafın ifratını kınadığı, hem de orta sınıf tarzı bir yaşam sürdüğü için “dürüst ve namuslu” olmakla ün salmıştı. "Es-sultani" unvanını kullanmaktan kaçınıyor, onun yerine Avrupa'da yaptığı lisansüstü öğrenimle ilişkili olarak "doktor" diye hitap edilmesini tercih ediyordu. Çağdaşları arasında yüksek eğitim görmüş kimselerden doktor ya da mühendis diye söz etme alışkanlığı vardı. Başbakan seçildikten sonra da Musaddık kendisine ekselansları diye hitap edilmesine karşı çıktı. Britanya büyükelçiliğine göre, tavrı onun demagog, mantıksız ve öngörülemez yanlarının kanıtıydı. İranlılarsa onun, diğer ileri gelenlerden farklı olduğunun bir kez daha doğrulandığını düşündüler.

Hem Britanya'ya, hem de Şah'a karşı kampanya yürüten Musaddık, Ulusal Cephe’yi (Cebhe-i Milli) kurarak, orta sınıf partileriyle derneklerini geniş bir yelpazede harekete geçirdi. En önemli gruplar; İran Partisi, Emekçiler Partisi, Ulusal Parti ve Tahran Pazar Ticareti Derneği’yle, Zanaatkâr Loncaları’ydı.

Musaddık’ın destekçileri arasında, zamanının siyasal açıdan en faal dini lideri Ayetullah Seyyid Abdülkasım Kâşani gibi önemli kişiler de bulunuyordu. Kâşani, Necef’te ilahiyat öğrencisiyken, 1920’Ierin başında Irak’ta, Britanyalılara karşı yapılan Şii ayaklanmasına katılmıştı. Kendi de din adamı olan babasının, Britanyalılarla savaşırken öldüğü söylenirdi.

Kâşani birkaç kez, önce Britanyalılar tarafından 1943’te, Almanların “beşinci kolu” ile bağlantı kurduğu gerekçesiyle, daha sonra 1945'te Kevam tarafından, Sovyetler’le yürütülen petrol pazarlıklarına karşı çıktığı için ve son olarak da Şah tarafından, 1949 yılında yapılan suikastla bağlantılı olduğu zannıyla hapse atılmıştı.

Orta sınıfın da desteğini alarak toplu dilekçeler göndermek ve sokak gösterileri yapmak gibi stratejiler sayesinde Musaddık, petrol sanayiinin devletleştirilmesi çağrısıyla, kitlesel bir hareket başlatabilmişti. 1951 Nisan’ında, Tudeh’in örgütlediği genel grev sayesinde, ertesi ay petrol sanayiini devletleştirme yasa tasarısını geçirmek için Meclis'e baskı yapabilmiş ve devletleştirme yasasını uygulamaya sokacak hükümeti kurmak için gereken oyu alabilmişti.

Musaddık’ın, yalnızca petrol şirketiyle Britanya İmparatorluğu’nu değil, aynı zamanda Şah'ı ve onun silahlı kuvvetler üzerinde devam eden kontrolünü tehdit eden çift taraflı bir kılıç diye görülmesine şaşmamak gerekir. Meclisin Şah yanlısı başkanı hiddetle bağırıyordu (3) :

Devlet idaresi ayağa düşürülmüştür. Öyle görünüyor ki bu ülkenin sokakta miting yapmaktan başka işi yok. Artık şurada burada, her yerde gösterilerimiz var. Şu ya da bunun için her fırsatta yapılan gösteriler, üniversite öğrencileri, lise öğrencileri, yedi yaşındaki hatta altı yaşındaki çocuklar için yapılan toplantılarımız var. Bütün bu sokak gösterileri artık kabak tadı verdi.

Bizim başbakanımız devlet adamı mı yoksa çete lideri mi ? Hangi başbakan bir siyasal sorunla her karşı karşıya kalışında, “Halka sesleneceğim” der?

Bu adamın yüksek mevkie uygun olduğunu asla düşünmemiştim. Ama en berbat kâbuslarımda bile yetmişlik bir ihtiyarın ayaktakımını kışkırtan birine dönüşeceği aklıma gelmezdi. Meclis’in etrafını çetelerle saran biri, halkın baş belasından başka bir şey değildir.

Başbakan olarak Musaddık, kendi programlarını hayata geçirmek için harekete geçti. Ulusal Cephe’deki arkadaşlarını kilit bakanlıklara ve parlamento komisyonlarına yerleştirdi. National İran Oil Company’i (NIOC) kurdu ve kontrolün (yönetimin) sorunsuz el değiştirmesi için Anglo-Iranian Oil Company (AIOC) ile görüşmelere başladı. İkincisi direnince Musaddık, NIOC’un rafineri ve ülke genelindeki bürolarının yanı sıra, petrol kuyuları ve boru hattıyla birlikte AIOC'yi devralmasını emretti.

AIOC’yi destekleyen Britanya hükümeti, bütün şirket personelini tahliye edip, İran'dan yapılan petrol ihracatını durdurarak Birleşmiş Milletler’e şikâyette bulununca, Ulusal Güvenlik Konseyi'nin karşısına çıkan Musaddık, Britanya’yı yıkıcılıkla suçlayarak diplomatik ilişkileri kopardı ve başta büyükelçilik olmak üzere ülkesindeki bütün temsilciliklerini kapattı.

Buna misilleme olarak Britanya, İran’ın bütün alacaklarını dondurdu ve Basra Körfezi'ndeki donanmasını takviye etti. 1951 yılının sonunda Musaddık, kendini Britanya’yla İran arasında patlak vermiş krizin ortasında bulmuştu. Krizden sonra yapılan incelemede dışişleri bürosu Musaddık’ın, “İngilizlerle iç içe geçmiş üst tabakalardan hoşnut olmayanları’’ harekete geçirebildiğini itiraf ediyordu. (4)

Şah'la yaşanan sorun 1952 ortalarında baş göstermiş, Musaddık monarşiyi ve toprak ağalarını zayıflatmak üzere seçim yasasında reform yapma girişimiyle hız kazanmıştı. Reformu çıkaramayınca, şehir merkezlerindeki oylama sona erip de parlamentoda yeterli çoğunluğu sağlayacak kadar mebus seçilir seçilmez, 16.Meclis'in seçimleri Musaddık tarafından durduruldu. Hemen arkasından Musaddık, Başbakan olarak kabinenin diğer üyelerini olduğu gibi, Savaş Bakanı’nı da atama yetkisinin anayasa kapsamında kendinde olduğunu ileri sürerek Şah'a meydan okudu. Ordunun Şah'ın denetiminde olması, ilk kez ciddi şekilde tehlike altındaydı.

Şah karşı çıkınca, Musaddık davasını doğrudan halka götürdü. Bir radyo yayınında menfur güçlerin petrolün devletleştirilmesini engellemesini önlemek adına, silahlı kuvvetleri (kendi) denetimi altında tutması gerektiğini savundu. Halk derhal sokaklara döküldü, üç gün süren genel grevlerin ve dökülen kanın ardından, Şah geri adım atmak zorunda kaldı. Bütün bu yaşananlar 30 Tır (21 Temmuz) krizi diye bilinir.

Musaddık ezici darbelerine devam ediyordu. 30 Tır gününü, “milli şehitler” verilen, “milli ayaklanma” günü ilan etti. Savaş Bakanlığı’nın görevlerini devralarak, adını Savunma Bakanlığı olarak değiştirdi; savunma silahları satın alacağına dair ant içti, genelkurmay başkanını tayin etti, 136 subayı ordudan uzaklaştırdı. 15.000 kişiyi jandarmaya aktararak, askeri bütçede yüzde 15 oranında kesinti yaptı ve geçmişte yapılmış silah alımlarını soruşturmak üzere parlamentoda bir komisyon kurdu. Bundan başka hükümdarlık arazilerini devlete aktardı, sarayın bütçesini azalttı. Saray Bakanlığı’na, Şah karşıtı bir arkadaşını getirdi, saraydaki yardım kuruluşlarını hükümetin denetimine bağladı, Şah'ın yabancı büyükelçilerle görüşmesini yasakladı, yine Şah'ın siyasal açıdan etkin (olan) kız kardeşi Prenses Eşref’i sürgüne gitmeye zorladı, sarayı “rüşvet, ihanet ve casusluk batağı“ olarak kınayan gazetelerin kapatılmasına karşı çıktı.

Musaddık hem Senato hem de Meclis'te direnişle karşılaşınca, Senato’yu lağvederek yandaşlarından Meclis’ten istifa etmelerini istedi. Böylelikle üye yeter sayısı olacaktı. 1953 Temmuz’unda bazı meslektaşları, monarşinin yerine demokratik cumhuriyeti getirme olasılıklarını araştırmak üzere, başına ünlü sözlük yazarı ve 1906 devriminin emektarı Dehhüda’nın geçeceği anayasa komitesinden açıkça bahsetmeye başlamışlardı. Musaddık parlamentonun tasfiye edilmesini onaylatmak üzere referanduma gitti. (5)

Bu konuda hüküm verecek olan ancak ve ancak Iran halkıdır, başka hiç kimse değil. Çünkü temel yasalarımızı, anayasamızı, parlamentomuzu ve kabine sistemimizi var eden halktır. Unutmamalıyız ki yasalar insanlar için çıkartılmıştır, insanlar yasalar için değil. Ulus kendi görüşlerini dile getirme hakkına sahiptir, dilerse yasaları da değiştirir. Demokratik ve anayasal bir ülkede egemenlik, ulusundur.

...

Darbe (1953)

1953 darbesi genellikle, İran’ın uluslararası komünizmden kurtulması için CIA ile ortaklaşa yürütülen bir girişim olarak gösterilmiştir.

Oysa uluslararası petrol kartelini kurtarmak adına, Britanyalılarla Amerikalıların ortak çabasıdır. Kriz boyunca başlıca konu petrol üretiminin, dağıtımının ve satışının kim tarafından yapılacağıydı.

Kamuya yapılan açıklamalarda “kontrol” sözcüğünden özenle kaçınılmış olsa da, gerek Londra gerek Washington’da yayımlanan gizli raporlardaki geçerli terim buydu.

Londra açısından AIOC, İran'da dünyanın en büyük petrol rafinerisine sahip olmanın yanı sıra, ham petrolün ikinci büyük ihracatçısı ve dünyanın üçüncü büyük petrol rezervlerini elinde tutan bir kurumdu.

Ayrıca Britanya hazinesine 24 milyon sterlinlik vergi ve 92 milyon sterlin karşılığında dövizle katkıda bulunuyor, Britanya donanmasının yakıt ihtiyacının yüzde 85’ni karşılıyor ve AlOC’nin dünya çapındaki yıllık kârının yüzde 75’ini getiriyordu. Hoş, bunun çoğu Kuveyt, Irak ve Endonezya daki petrol arama çalışmalarına ve İngiltere'deki hissedarlara gidiyordu.

Washington açısından -aslında Londra için de öyle- İran’ın kontrolünün pek çok bakımdan yıkıcı sonuçları olabilirdi. Yalnızca Britanyalılara karşı doğrudan yapılan bir hamle olmakla kalmazdı, ipleri tümüyle İran’ın eline verirdi. Bu da özellikle Endonezya, Venezuela ve Irak’a emsal teşkil ederek, onları aynısını yapmaya kışkırtabilir; böylelikle uluslararası petrol piyasasını Batılı petrol şirketlerinin denetiminden alarak petrol üreten ülkelere kaydırabilirdi.

Dolayısıyla Batılı şirketlerin yanında Amerikan şirketleri de tehlikeye girer, aynı zamanda ABD kadar Britanya hükümeti de zarar görürdü. Britanyalıların gizli memorandumları uzun vadeli tehlikeleri açıkça gözler önüne sermekteydi :

İran, yabancıların yönetimi olmadan sanayinin düşük seviyede işlemesinden hoşnut olacaktı. Buysa sorun doğurur : Özgür dünyanın güvenliği, Ortadoğu kaynaklarından gelen büyük miktarlardaki petrole bağlıdır. Eğer İran’ın tutumu, Suudi Arabistan ya da Irak’a sıçrarsa, kendimizi savunma yeteneğimizle birlikte bütün sistem çökebilir. Küçük ölçeklerde üretilmiş petrolü satın almanın sakıncası, tehlikeli tepkiler doğurabilme olasılığıdır.(6)

Devletleştirmenin ilk etkisi, denetimin İranlıların eline geçmesi olacaktır. Birleşik Krallık açısından bakıldığında, var olan sorun yalnızca büyük bir servetin akıbeti değildir. Hammadde alanında elimizde tuttuğumuz değerli servetle yakından ilgilidir. O servetin kontrolü büyük önem taşımaktadır. Ödemeler dengemiz ve silahlanma programımız açısından varlığın önemi zaten ortaya konmuştur, fakat sahip olduğumuz yegâne değerli hammaddenin kaybının ikili görüşmeler alanında toplu ve neredeyse hesaplanamayan yansımaları olacaktır. Dahası, ne kadar petrol üretileceği ve kime hangi koşullarda satılacağı konusunda Batı dünyası ile İran arasında çıkar ortaklığı bulunduğunu varsaymak yanlış olur. İranlılar iyice azaltılmış işlemlerden bile kendilerine gereken petrolün ve dövizin tamamını elde edebilirler. Bütün bu nedenlerden dolayı Birleşik Krallık, kaynakların kontrolünü elinde tutmalıdır. (7)

Britanya işletme paylarını artırmaya, yönetimi diğer Batılı şirketlerle paylaşmaya, hatta yürürlüğe konmadıkça ve asıl kontrol İranlıların eline verilmediği sürece, kamulaştırma ilkesini bile kabul etmeye istekliydi. Britanya büyükelçisi, Londra’nın yarı yarıya paylaşmaktan daha fazlasına razı olabileceğini ve asıl kontrol Batılılarda olduğu sürece, İran’a kârdan yüzde 60 vermeyi kabul edebileceğini itiraf ediyordu : “(kontrol sorununda) İran’la uzlaşmak için elimizden hiçbir şey gelmez denemez… Ama asıl denetim bizde kalmalı. Bu kesin gerçeği gizlemek için türlü yollar denedik, fakat İranlıların kabul edeceği kadar tehlikesiz veya şeffaf olmayan hiçbir şey bulamadık.” (8)

Britanyalılar kamuoyunda bir uzlaşmaya varmanın olanaksız olduğu temasını işliyorlardı, çünkü Musaddık “Fanatik,” “Deli, “Değişken,” “Acayip,” “Kaypak,” “Dengesiz,” “Demagog,” “Saçma, Çocuksu,” “Bezdirici ve Dar Fafalı, “Kışkırtıcı,” “Dönek ve Tutarsız, Esrarengiz,” “Çılgın,” “Şark Kurnazı” "Gerçeklerle yüzleşmeye isteksiz,” “Diktatör,” “Yabancı Düşmanı,” “Robespierre bozuntusu,” “Frankenstein kılıklı,” "mantık ve sağduyuya kulak vermekten kaçan” ve “mağdurluk takıntısıyla hareket eden” biriydi.

Britanya büyükelçisi, Amerikalı meslektaşına, tıpkı Haiti gibi İran’ın da “olgunlaşmamış olduğunu, dolayısıyla en az yirmi yıl daha katı yabancı disiplin altında kalması gerektiğini" söylemişti. (9)

Amerikan gazeteciliğinin duayeni Drew Pearson, Amerika'nın petrol fiyatlarını ve “Özgür Dünya'nın geleceğini, Musaddık ve onun Dışişleri Bakanı gibi adamların eline bırakmasının çok tehlikeli olacağı" uyarısında bulunuyordu. “Böyle adamlar” diye feryat etmişti, "bize petrol tahsis edilip edilmeyeceğine, belki de III. Dünya Savaı’na girip girmeyeceğimize karar verecekler.” (10)

Washington’daki Britanya basın ataşesi, Musaddık’ın “afyon ticaretine karıştığı’ dedikodusunu yaymıştı. (11)

…Britanya ve Amerika hükümetleri bundan başka, Musaddık’ı haksız yere Tudeh Partisi'ne ayrıcalık tanımakla, kendi yoldaşlarını yönetime almakla ve Sovyetler Birliği ile gizlice görüşmekle suçlamaktaydı. Oysa Dışişleri Bakanlığı, özel memorandumlarda Tudeh Partisi'nin gerçek tehdit olmadığını kabul ediyordu. Truman’ın dışişlerinden sorumlu Devlet Bakanı Dean Acheson da, sonradan -sözde- Tudeh tehlikesinin hiçbir zaman ciddiye alınmadığını itiraf etmişti.

Britanyalılarla Amerikalıların çıkarları ve stratejileri, zamanlama ve taktikleri kadar farklılık göstermiyordu.

Britanyalılar ta başından beri kararlılıkla ve ısrarla, Musaddık’ın kontrol meselesinde asla ödün vermeyeceğini söylerken, Amerikalılar 1951 Nisan'ından 1952 Temmuz'una kadar on dört ay boyunca, onu İran'ın kâğıt üstünde devletleştirilmiş sanayisini koruyacağı, fakat uygulamada sanayi işletmesini AIOC ve Batılı diğer şirketlerden oluşan bir konsorsiyuma devredeceği bir “uzlaşmaya” ikna etmek ya da oyuna getirmek için türlü yollar denediler.

Musaddık’la başa çıkmanın tek yolunun onu devirmek olduğunu savunan Britanyalıların görüşünün Washington tarafından kabul edilmesi, 1952 Temmuz’unu buldu.

Krizin hemen ertesinde Amerikan büyükelçisi “durumu ancak darbe kurtarır” diye bildiriyordu : “İktidarının kaynağı olarak ayaktakımını öyle şımartmış ki, halefinin onu olağan anayasal yöntemlerle etkisiz bırakmasının imkânsız olmasından çekiniyorum. (13)

CIA ile Britanya'daki karşılığı olan MI6, 1952 sonunda askeri darbe planları yapmaya başladılar. Her ikisi de plana en kuvvetli kaynaklarını dahil etmişti, İngilizlerin, İran içerisinde eskiye dayanan ve kapsamlı istihbarat ağları bulunmaktaydı. Bazıları otuz yıldan fazla süredir aralıklı olarak Iran'da çalışmış, Farsça bilen uzmanları vardı. Ayrıca birçok eski politikacı, din adamı, aşiret reisi, iş dünyasının liderleri ve yüksek rütbeli subaylarla temas halindeydiler. Yıllar içerisinde MI6 siyasal eğilimleri, aile ilişkileri, meslekte izledikleri yol ve kişisel zaaflarıyla birlikte ordu içerisinde “Kim Kimdir" konusunda kapsamlı bir istihbarat toplamıştı.

CIA bu tür bilgiler toplamaya tenezzül etmemişti, oysa böyle bir çalışmanın paha biçilmez olduğu belliydi. Bütün bu olup bitenden CIA’ın kendine çıkardığı ders, diğer ülkeler için de benzer bir dosya derlemenin gerekli olduğuydu. “Görünürde ne kadar önemsiz olsa da, kişisel bilgilere ihtiyacımız var : Falan subay kimdir, neden hoşlanır, kimlerle arkadaşlık eder, vb.” (14).

Bu arada Amerikalılar da masaya kendi geniş büyükelçilik olanaklarını koydular : İran Ordusu ve jandarmasına yerleştirilmiş yüz kadar danışman, yakın tarihte ABD’de eğitim görmüş çoğu tank komutanı olan genç subaylar ve Tahran pazarlarında, özellikle de zurhane diye bilinen spor salonlarında kurulmuş gizli istihbarat ağları.

CIA ayrıca “Washington’un darbeyi, yapacağı geniş mali yardımla, durumu kurtaran bir petrol antlaşmasıyla ve monarşiyi koruyacağı güvencesiyle destekleyeceğine Şah'ı ikna etmek üzere", tanınmış bir ailenin üyesi olan Kermit Roosevelt’i Tahran'a göndermişti.

Aslında darbenin kâğıt üstündeki başı General Fazlullah Zahidi, geleceğin başbakanı olmak üzere erken tarihli istifasını imzalayana dek, Şah'ın akılı bu plana yatmış sayılmazdı, Şah, Musaddık’ın yerine yeni bir potansiyel tehlike olabilecek bir general getirmek niyetinde değildi. Planlanan darbe 28 Mordad (19 Ağustos) günü yapıldı.

Olasılıkla Şah yanlısı Ayetullah Behbehani ve Ayetullah Kâşani gibi vaizlerin kışkırtmasıyla, pazardaki spor salonlarında toplanan kalabalığın çıkardığı gürültü eşliğinde otuz iki Sherman tankı, Tahran’ın şehir merkezine girerek kilit noktaları sardı ve Musaddık’ın eviyle ana radyo istasyonunu koruyan üç tankla, üç saat sürecek çatışmadan sonra Zahidi, Şah tarafından atanmış meşru yeni Başbakan ilan edildi.

Gözlemcilere göre, beş yüz kişilik “güruh”, sivil giysiler içindeki iki bin kadar askeri personelin de katılmasıyla daha büyük bir kalabalık gibi gösterilmişti. York Times, çatışmalarda üç yüzden fazla kişinin öldüğünü tahmin ediyordu. (15)

Öte yandan şah, 28 Mordad gününü biricik hükümdarlarını korumak adına kahraman halkın kansız devrimi diye göklere çıkardı. Başkan Eisenhower, hiçbir alay iması taşımayacak şekilde Amerikan kamuoyuna “İran halkı" diye açıklamıştı, “komünizme karşı tepkisi” ve “monarşilerine derin sevgileri nedeniyle” günü kurtarmış bulunuyor."

1953 darbesi, derin ve kalıcı bir miras bıraktı. Şah, Musaddık’ı yok etmişti, ama onun -birçok yönden diğer büyük çağdaş ulusal kahramanları; Gandhi, Nâsır ve Sukarno’yu andıran- gizemli gücü bir daha onun yakasına bırakmayacaktı. Darbe, monarşinin meşruiyetini ciddi anlamda sarsmıştı, hele de cumhuriyetçiliğin alıp başını gittiği bir çağda.

Bu darbe Şah'ı İngilizlerle, Anglo İranian Oil Company ile ve emperyalist güçlerle özdeşleştirmişti. Aynı zamanda ordu da aynı emperyalist güçlerle, özellikle CIA ve MI6 ile bir tutulmaktaydı. Amerikalılar da Britanya’nın fırçasıyla karalanmıştı : İranlıların gözünde başlıca emperyalist güç, artık yalnızca Britanya değildi; onunla işbirliği yapan Amerika da düşmandı şimdi.

Darbe, Ulusal Cephe’yi ve Tudeh Partisi'ni mahvetmişti. İkisi de toplu tutuklanmalar, örgütlerinin yıkılması, hatta liderlerinin idam edilmesiyle karşı karşıyaydı. Bu yıkım, sonunda dinci hareketin dogmasına zemin oluşturdu. Diğer bir deyişle, darbe milliyetçilik, sosyalizm ve liberalizmin yerine İslam ‘’köktendinciliğin”  konmasına yardım etmişti. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, tarafsızlık ve sosyalizm çağında Pehlevi monarşisi ayrılmaz ve kaçınılmaz bir biçimde emperyalizm, çokuluslu kapitalizm ve Batı'ya yakınlaşma anlamına geliyordu. Nitekim 1979 devriminin asıl köklerinin 1953 yılına uzandığı pekâlâ savunulabilir. (17)

* * *

“Egemenlik Ulusundur !”

Sahi ya! Gerçekte öyle midir ?

2013 Mısır Askerî Darbesi,

Genelkurmay Başkanı Abdülfettah El Sisi komutasındaki Mısır Silahlı Kuvvetlerinin, ülkede devam eden protestolar sırasında hükümet ve eylemcilere verdiği 48 saatlik uzlaşma süresinin dolması üzerine,

3 Temmuz 2013 tarihinde, ülke yönetimine yaptığı askerî darbedir.

Mısır genelinde on binlerce protestocu, Muhammed Mursi'nin cumhurbaşkanı seçilmesinin birinci yıl dönümü olan 30 Haziran'da cumhurbaşkanlığından acilen istifa etmesini istedi. İstifa talebinin nedenleri arasında Mursi'nin giderek otoriterleştiği ve laik kesimi veya hukukun üstünlüğünü aldırmaksızın İslamcı politikalar uyguladığı hakkındaki suçlamalar vardı.

Genel olarak barışçıl başlayan gösteriler, farklı çatışmalarda beş Mursi karşıtının öldürülmesi ile şiddete dönüştü. Eş zamanlı olarak birçok Mısırlı da, Kahire'nin Nasr semtinde Mursi'ye destek için toplanmıştı. (17)

* * *

Egemenlik Ulusundur”

15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsü’nde bahane neydi ?

“Erdoğan’ın Türkiye’sini NATO’dan atma zamanı geldi”

“ABD gazetesi Huffington Post, ‘Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidara gelmesinin ardından, Türkiye’nin NATO’dan giderek uzaklaştığını ve ittifakın Türkiye’yi ihraç etme zamanının geldiğini belirtti… (**)

Soru 1 : NATO,  Bir “savunma” mı, yoksa “Amerikan Emperyalizm-Yayılmacılığı”nın aracı mıdır?

Cevap 1 : NATO (sadece) bir “Askeri İttifak” değildir. Askerler, bir "çıkar düzeni"nin “korunması” görevi için vardır. Bu açık ifadesi ile NATO, Amerikan (Batı) yayılmacılığının aracıdır.

 2008-2009’lu yıllarda, Sayın Başbakan ne demekteydi ?

- “Dünyada küresel kriz başladı, birçok ülke IMF’nin kapısını çaldı, sıraya girdi. İçeriden, dışarıdan bize de biliyorsunuz telkinde bulundular. Bir an önce IMF’yle anlaşın dediler. Biz de dedik ki 'bakarız, işimize gelirse imzalarız, şartlar uygun olursa kredi alırız' dedik. Anlaşamadık, şartları beğenmedik ve sizinle anlaşamıyoruz dedik, bu krizi kendi imkanlarımızla aşacağız dedik. Ne oldu ? Buyurun, işte yolumuza devam ediyor muyuz ? Ediyoruz.

* * *

Koç’un IMF Hesabı (aşağıda verilen konuşma, 11 Aralık 2009 tarihinde yapılmıştı.)

Kaynak 1 : 11 Aralık 2009, http://www.iha.com.tr/haber-koc-30-40-milyar-dolari-nasil-elimizin-tersisle-ittik-100317/

Kaynak 2 : http://www.canmehmet.com/abd-ve-ingiltere-15-temmuz-darbesi-ile-secilmis-iktidari-bu-kez-ne-degisti-de-indiremedi.html

Kaynak 3 : Taraf gazetesi, 14 Aralık 2009, Süleyman Yaşar.

Koç : "30-40 milyar doları nasıl elimizin tersiyle ittik"

Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi (YİK) Başkanı Mustafa V. Koç, IMF anlaşmasına ilişkin olarak, "Böyle bir ortamda 30-40 milyar doları nasıl elimizin tersiyle ittiğimizi anlamak mümkün değil" dedi.

TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mustafa Koç, geçen hafta sonunda (konuşma tarihi: 11 Aralık 2009), yaptığı açıklamada “IMF’den alınabilecek 30-40 milyar doları nasıl elimizin tersiyle ittiğimizi anlayamadığını” söylüyor. Herhalde Koç, IMF’nin önüne gelene bedava para verdiğini düşünüyor. Ama gerçek öyle değil. Herkesin bildiği gibi, IMF, bir ülkenin ödemeler bilançosunda sorun varsa borç veriyor. Böylece dünya ticaretinin aksamasını önlemeye çalışıyor. Ve verdiği parayı faiziyle geri alıyor.”

* * *

Peki,

- “ABD ve İngiltere, 15 Temmuz darbesi ile seçilmiş iktidarı bu kez ne değişti de indiremedi ?”

Bu sorunun cevabını “İsrail’deki bir düşünce kuruluşu” vermektedir :

- " 'İran’ın nükleer silah elde etmesiyle değişecek dengeleri’ tahmin etti. Simülasyon oyununda İsrail’in NATO’ya katılacağı, Türkiye’nin de örgütü terk edeceği konuşuldu”. (18)

Tekrar edersek :

“Egemenlik Ulusundur !” ifadesi doğru mudur ?

Bunu özellikle, “Modern, Çağdaş, Hukuka ve Devletlerin egemenlik haklarına 'saygılı !' batılılara" sormuş olalım.

Ki, onlara göre : “Kazanmanın ahlakı yoktur !”.

 

Devam edecek...

Meraklıları, dizinin ilk yazısını aşağıda belirtilen kişisel web sitemizde okuyabilirler.

www.canmehmet.com

Resim : Web ortamından alınmış, alt yazı tarafımızca düzenlenmiştir.

Açıklama ve Kaynaklar:

(*) Amerikan gazeteciliğinin duayeni Drew Pearson, Amerika'nın petrol fiyatlarını ve “Özgür Dünya'nın geleceğini, Musaddık ve onun Dışişleri Bakanı gibi adamların eline bırakmasının çok tehlikeli olacağı" uyarısında bulunuyordu. “Böyle adamlar” diye feryat etmişti, "bize petrol tahsis edilip edilmeyeceğine, belki de III. Dünya Savaşı’na girip girmeyeceğimize karar verecekler.” (Washington post, 11 Temmuz 1951 ) Kaynak : Modern İran Tarihi.

(**) Modern İran Tarihi, sahife:161

(***) Daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/abd-barzanireferandum-konusunda-turkiyeyi-hangi-gerekce-ile-satmis-olabilir-3.html

(1) Modern İran Tarihi, Ervard Abrahamian, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2017 Basım. Sahife:156.

(2) A.g.e.

(3) Modern İran Tarihi, Bölüm IV. Dip Not: 53. J. Emami, Meclis Müzakereleri, 16.Meclis, 3 Kasım 1951.

(4) A.g.e: Bölüm IV. Dip Not 54. Dışişleri Bakanlığı, “Memorandum,” FO 371/ Persia 1957/127074.

(5) A.g.e: Bölüm IV. Dip Not 55. M. Musaddık, “Speech to the Nation,” “Bahter-i Emruz, Temmuz 1953.

(6) A.g.e: Bölüm IV. Dip Not 56. Britanya petrol Bakanlığı, Memorandum on Persian Oil, FO 371/Persia 1951/98608.

(7) A.g.e: Bölüm IV. Dip Not 57. Britanya Dışişleri Bakanlığı, Memorandum on the Persian Oil Crisis, FO 371 / Persia 1951/91471.

(8) A.g.e: Bölüm IV. Dip Not 58. Britanya Büyükelçisi, “Memorandum to London,” FO 371 / Persia 1951/91606. 

(9) A.g.e: Bölüm IV. Dip Not 59. Britanya Büyükelçisi, “Comparison between Persian and Asian Nationalisms in General’’ FO 371 / Persia 1951/91464.

(10) A.g.e: Bölüm IV. Dip Not 60: Washington Post, 11 Temmuz 1951.

(11) A.g.e: Bölüm IV. Dip Not 61: FO 248 / Persia 1951/1527.

(12)  A.g.e: Bölüm IV. Dip Not 64. D. Acheson, Present at the Creation (New York, 1969), s.680-81.

(13) A.g.e: Bölüm IV. Dip Not 65. FO 371 / Persia 1952/98602.

(14) A.g.e: Bölüm IV. Dip Not 66.

(15) A.g.e: Bölüm IV. Dip Not 68. New York Times, 20 Ağustos 1953.

(16) A.g.e: Bölüm IV. Dip Not 69. President Eisenhower, “Address to the Nation,” Declassified Documents / 1978l White House/Belge 318.

(17) Daha fazlası için bakınız: https://tr.wikipedia.org/wiki/2013_M%25C4%25B1s%25C4%25B1r_asker%25C3%25AE_darbesi+&cd=3&hl=tr&ct=clnk&gl=tr

(18) Kaynaklar ve daha fazlası için bakınız: http://www.canmehmet.com/abd-ve-ingiltere-15-temmuz-darbesi-ile-secilmis-iktidari-bu-kez-ne-degisti-de-indiremedi.html

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 913
Toplam yorum
: 2547
Toplam mesaj
: 242
Ort. okunma sayısı
: 1653
Kayıt tarihi
: 29.08.06
 
 

Ticari ilimler akademisindeki öğrenciliğim sırasında, bir kamu iktisâdi kuruluşunda başladığım ça..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster