Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Kasım '11

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
662
 

Türkleşmek ve uygarlaşmak

Türkleşmek ve uygarlaşmak
 

Türkleşmenin anlamı üzerinde ne kadar yazılsa galiba az… “Ben Türk değilim!” tepkisi  Kürt kapalı toplumu üyeleri arasında hızlanarak büyüyor.

 

Ben Türk değilim!” itirazının temel dayanağı nedir? Bu itirazın temel dayanağı ırksal bağlılıktır. Ana babaları sürekli aynı kabile veya aşiretlerden evlenmiş insanlar için aile her şeydir.  Kapalı toplumun etkileşimsizliği, çetin tabiat şartlarıyla uzun zaman mücadele etmiş olması, dışa kapalı ve  kısıtlı bir genetik havuz, akrabalık stoğunu başlıca ihtiyaç haline getirmiştir. Bunda şaşılacak bir şey yoktur.

 

“Ben Türk değilim!”in kökü,  kişinin, kendi aidiyetini akrabalıktan ibaret saymasıdır. Dolayısıyla ailesi Kürtçe konuşan ve bütün bağlılıkları aşirete ait olan insanların, kendilerini Türk hissetmelerinden bahsetmek,  muhtemelen bu insanlara bir tür zorlama gibi görünecektir.

 

Böyle bir insanın,etnik ırkçı bir Kürtçü’nün, insanî tanımlarının temelinde, belli bir yerde, zor kullanmak gücünü elinde bulunduran, kan bağıyla bağlı insanlar anlayışı vardır.  Töre cinayetlerinin, kan davalarının neredeyse tamamının Kürt aşiretleri arasında olmasının sebebi de budur.

 

Kapalı bir toplum üyesinin dünya ile ilişkilerini belirleyen öncelikler, aşiretin/ kabilenin varlığı ve emirleridir. Bunun dışında ve üstünde bir aşiret veya  kabile mensubuna bir kural veya kurum benimsetmeniz çok zordur. Siz eğitim yoluyla ne kadar uğraşıp da kanun hakimiyeti, yargı yolu, polis kullanımı gibi yol ve yordamları öğretmeye çalışırsanız çalışın, bir aşiret çocuğu için önemli olan “aile meclisinin” verdiği kararlara  sorgusuz sualsiz uymaktır.  Pek çok etnik ırkçı Kürtçülük sempatizanı sosyaliste ve liberale ve siyasal dinciye  tuhaf gelecek olsa da PKK denen katil sürüsünün önderi bebek katili de bir tür kabile/aşiret reisidir. Bebek katili sürüsünün yapılanması, üstüne giydirilmeye çalışılan bütün sosyalist sözde ilerici, ateist vs kılıflara rağmen tipik aşiret yapılanmasıdır.

 

Bir memlekette eğitimin amaçlarından biri, o memlekette kuralların ve kurumların, ayrımsız, herkes tarafından öğrenilmesi, tanınması ve kullanılması için asgari bir müşterek yaratmaktır.

 

Ancak böylece, herkes için ve her zaman geçerli bir kurallar bütünü var edilebilir ve sürdürülebilir.

 

Eğitimin bir diğer amacı da kurallı düşünmenin ve yaşamanın faziletini, insan yavrularına öğretmek ve onların diğer canlılardan farkını ortaya koymaktır. İnsan ancak kuralların devamını sağlayarak neslini sürdürebilir. Hayvanlar ise ancak tabiatın kendileri için koyduğu kurallara uyarak sürekli üreyerek var olabilirler. İnsan kural keşfeden ve geliştirebilen tek canlıdır.

 

Bundan dolayıdır ki insanlık soyutlaşmayla eş anlamlıdır.

 

Bundan dolayıdır ki  insan topluluklarında  “zor kullanmayı”  birbirinden farklı kılan da budur. Uygarlaşma yolundaki topluluklarda ve uygar ülkelerde, zor kullanma kurallara, usule dayandırılmıştır. İlkel topluluklar ise zor kullanımını nüfus gücüne, akrabalık ilişkilerine ve fiziksel yağma gücüne  dayandırırlar.

 

İnsan hayatının değeri, bu açıdan uygar toplumlarda ve ilkel topluluklarda farklı anlamlar ifade eder.

 

İnsan hayatı, uygar bir toplumda, korunması gereken en yüce değerken ilkel bir toplulukta  ancak kabilenin, aşiretin fiziksel hayatını  sürdürmekteki faydası kadar değerlidir. Eskimolar, ihtiyarlarını ölüme terk eder, uygar toplumlar ise zayıfların ve yaşlıların hayatlarını mümkün olduğunca korumaya çalışır.

 

Bu kural beraberliği, ortak kurumların kullanımı, meşru bir egemenlik sahasındaki uluslaşmış toplumların ortak değerleri etrafında meydana gelir. Bu kural ve kurumlara bağlılık uygar toplumların  tek “aynılaşma”, “benzeşme” ölçüsüdür. Kurallar ve kurumlarda ortaklığın sosyolojik etiketine “millet/ulus” denir. Dolayısıyla  herhangi birinin Türk olması demek, kendisini tarihsel kökeni çok eskilere uzanan bir kurallılık ve kurumsallaşmaya  mensup hissetmesi anlamına gelir. Bu yüzdendir ki etnik veya ırksal kökeni ne olursa olsun birinin Türk olması Türk bayrağına, diline ve geleneklerine duyduğu gönüllü bir yakınlıkla derhal gerçekleşir. Bundan dolayıdır ki farklı ırktan gelen pek çok insan Türk toplumuna uyum sağladığı anda derhal Türk kabul edilir. Etnik ırkçı Kürtçü tahrikçilerin bütün itirazlarına rağmen onları Türk saymamız bu yüzdendir. Bizim meclisimizde bizim dilimizle “Ben Türk değilim ki..” diye başlayan iğrenç cümleleri de bu yüzden ayrımcı ve ırkçıdır.

 

Bu yüzdendir ki dünyanın en uygar ülkeleri aynı zamanda uluslaşmış az sayıda ülkelerdir. Etnik ırkçı Kürtçülerin yuvalandığı ve kendilerine ifade hürriyeti sağladıkları ülkelerin tamamı uluslaşmış toplumların yaşadığı ülkelerdir ve etnik ırkçı Kürtçüler bu ülkelerin resmi dilini ne tartışabilir ne de bu ülkeleri tek dillikten dolayı kınayıp tehdit edebilir. Hiçbiri, Fransa’da Kürtçe’ye resmî özerklik talep edemez. Hiçbir Kürtçü Almanya’da içinde sadece Kürtçe konuşulan özerk bir Kürt mahallesi talebinde dahi bulunamaz. Hiçbir Kürtçü Amerika’da Kürtçe ifade veremez.

 

Uluslaşmış ülkelerin tamamında göçmenliğin ve hele ki vatandaşlığın olmazsa olmazı, o ülkelerin anadillerini, resmi dillerini sorunsuz konuşmaktır. Hiç kimse İngilizce öğrenmeyi reddederek İngiltere’de,  Fransızca  konuşmayı reddederek Fransa’da,  Almanca konuşmayı reddederek Almanya’da göçmen veya vatandaş olamaz! Hiçbir uygar ulusal devlet, kendini kuran ulusun yaşam tarzının ve kültürünün egemenliğini bir azlık grubu adına tartışmaya açmaz. Hiçbir uygar ülkede etnik kökeninizi o ülkenin vatandaşlığının önüne koyamazsınız. Hiçbir uygar ülkenin parlamentosunda “ Ben İngiliz, Fransız , Alman değilim ki…” diye başlayan bir cümle sarf edemezsiniz. Hiçbir uygar ülkede demokrasinin karnı o kadar geniş değildir. Çünkü hiçbir uygar ülkede ulusal bir egemenlik ortamı olmaksızın demokrasinin doğru işletilemeyeceği bilinir. 

 

Demokrasi ulusları reddederek varolabilecek bir  meleksi otomatizm değildir. Onu insanlar işletir ve ortak kurallar  temelinde birleşmeksizin hiç kimse demokrasiyi, grupların oy savaşı ilkelliğinden öteye götüremez. Bugün etnik ırkçı Kürtçülerin demokrasi  adına taleplerinin  tercümesi, “Biz  belli bir oy  sayısına, hatta tehdit unsuru olabilecek sayıya sahip bir grupsak sizin  kurallarınızı kabul etmemek hakkımız olmalıdır!”dır. Böylece demokrasiyi, kabilelerin otarşik, içe kapanmacı ve  hayvansal ilkelliğine dönüş anlamında kullanmaktadırlar.

 

Oysa demokrasi her oy grubunun kendi başına bağımsızlık ilan ettiği bir rejim değildir. Demokrasi ulusal egemenliğin karşısına konulduğunda ve onu yok etmek için kullanılmaya kalkıldığında, meşruiyetini kaybeder.

 

Uluslaşma, kurallara bağlılığın  toplumsal sonucudur. Bir insan, diğer bir insanı kuraldan dolayı öldürmezken başka bir insan, insan hayatını kabile/ aşiret kararıyla yok edebileceğini düşündüğünde, aradaki fark  uygarlığa ve hayvanlaşmaya giden iki farklı yolda gitgide belirginleşir.

 

Meselâ Türk polisi, bir uygarlaşma  idealiyle, kendisinin hayatına kast edenlere, kuralla ve usulle karşılık verir.  etnik ırkçılık ise “ Parfüm bile sıkamıyorsun!” diyerek ona Molotof kokteyli atar, “Boş testiyi dolu testiye vurup onu kıran”, değeri yok etmekle, hayatı yok etmekle kendini ifade eder ve insanlığın önüne, hayvansal ve ilkel zor kullanmayı koyar.

 

Burada bahsedilen Kürt toplumunun aşağılanması değildir. Burada bahsedilen,  etnik ırkçı Kürtçülerin, Kürt topluluğunun,  kurala bağlılık ile aynı kurumları kullanarak Türk uluslaşmasına katılmasına, engel olmak gayretine dikkat çekmektir. Bir topluluk uzun zaman dışa kapalı kalmış olabilir, bu sorun değildir.

 

Sorun, meşru bir devlet örgütlenmesi altında, kurala bağlılığın, insan neslinin devamı için zarurî/yaşamsal/hayatî olduğu bir ortamda, kapalılığın, insan hayatı pahasına sürdürülmeye çalışılmasıdır. Etnik ırkçı Kürtçülerin bahsettiği “ana dilde eğitim” vs gibi sözde demokratik taleplerin temelinde, Kürt topluluğunu, ortak kurallardan ve kurumlardan izole ederek, onları ilkel ve hayvansı feodal yaşam tarzına hapsetmek güdüsü vardır. Bu talepler Kürt kökenli yurttaşlarımızı Türk uluslaşmasının yarattığı kural beraberliğinden,  aile meclislerinin, aşiret kan davalarının, berdel ahlâksızlığının, başlık parası istismarının, kan parası pazarlıklarının  ilkelliğine geri sürükleme gayretinden başka bir şey değildir.

 

İşte Mustafa  Kemal’in uygarlaşma ülküsündeki ana merkez budur. O, uygarlaşma ve uluslaşma arasındaki ilişkiyi en açık şekliyle görmüş eşsiz bir  Türk evlâdıdır.

 

Bu yüzden, Türkiye Cumhuriyeti’nin seksen sekizinci yılında bir kere daha, bize kurallı hayatın uygarlığında yaşamanın değerini öğreten bu büyük Türk evlâdının o güzel sözünü haykırmalıyız:

 

Ne mutlu Türküm diyene!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Merhaba, Almanyada, Fransada, veya ABD de kendi dilini özerk olarak kullanamazlar demişsiniz. Atladığınız bir nokta var. O ülkeler kendi hükümetleri tarafından ayrıştırılmıyorlar ki...Saygı ve selamlar...

izmirli doksanyedi 
 01.11.2011 16:10
Cevap :
Atlamışız, haklısınız efendim, tamamladığınız için teşekkürler. Ve bunun yanısıra zaten hiç bir hükümete de böyle bir yetki verilmez oralarda... Gene beklerim, saygılarımla.  01.11.2011 16:38
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 153
Toplam yorum
: 336
Toplam mesaj
: 18
Ort. okunma sayısı
: 497
Kayıt tarihi
: 11.02.11
 
 

Eczacıyım, memlekete meraklıyım.....

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster