Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Aralık '07

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
277
 

Tutanaklar

Tutanaklar
 

Uzun zamandır düşündüğüm ama bir türlü başlamadığım bir işe girişiyorum bu kez; günce tutmak. Aslında günlük yaşamın sıradan yaşantı parçaları çoğu zaman bana, tüm sadeliklerine rağmen ilginç gelmiştir. Yazı serüvenimdeki her aşama gibi bu da planlamadan, kurgulamadan birden bire başlayıverdi. Ama bu kez irademin oluşmasında değerli bir dostumun sıcak motivasyonu başlıca saiklerden birisi oldu. Söz verdim 21 gün yazacağım, tam yirmi bir gün. Sonra devam edebilir veya bırakabilirim.


İlk defa günlük tutmuyorum aslına bakarsanız. 16-20 yaşlarım arasında sonradan yitirdiğim, turuncu plastik kapaklı, kalın bir defter dolusu tutmuştum. Tutanaklar kategorisi altında tutacağım zabıtlarını günlerimin, bakalım nasıl olacak ben de merak ediyorum doğrusu…


10/12/2007 Pazartesi

İstasyonda kapalı bölümde otururken iki kadın geldi bölümün önüne. Kadıköy tarafında işimi bitirmiş eve erken dönüyordum. Kadınların biri 60 yaşlarında idi, diğeriyse ;40. Birbirlerine çok benziyorlardı. Kardeş de olabilirlerdi ana-kız da . Yaşlı olan iki çanta ve büyük bir alışveriş poşetinden oluşan eşyalarını yere, girişteki kolonun dibine bırakıverdi. İkisi de durgun/keyifsiz bir ifadeye sahiptiler. Sonra genç olanı soğuk bir tavırla ile yaşlı olanına sarıldı, ayrıldı, yine sarıldı, iyi yolculuklar dileği gibilerden bir iki sözcük mırıldandı ve arkasını dönüp gitti. Yaşlı olan arkasından baktı bir süre, birbirine kavuşturduğu ellerini çözdü, sağ elini kaldırıp el sallayacak oldu sonra vazgeçti. Bir süre raylara baktı. Düzgün giyimli, zayıf, ince uzun bir kadındı. Dikkatimi ayağındaki botlar çekti önce. Ruzvelt tipi asker postalından stilize edilmişlerdi. Ancak her nasılsa kaba veya uyumsuz bir görüntü vermiyorlardı yaşlı kadının ayaklarında. Sırtında koyu gri bir yağmurluk vardı, kolları imitasyon kürkle çevrili. Başında gevşekçe bağlanmış bir eşarp, gözlerinde gözlükleri vardı. Sonra birisi kırmızı, diğeri lacivert ve üzerinde pahalı bir kozmetik markasının etiketini taşıyan çantaları ile büyük poşetini alıp içeri girdi, girişin hemen dibindeki banka oturdu dalgınca. Sıkıntılı olduğu belli oluyordu. Ben aslında insanlara gözünü dikip bakmayı hiç sevmem. Gözünü dikmek bir yana, göz ucu ile dahi bakmayı sevmem. Bu nedenle bir çok tanıdığımı görmeden geçip gittiğim ve kendilerini görmezden gelmekle suçlandığım da az değildir. Ama kadının sol yanımda oturması yüzünün girişe dönük olmasından dolayı kendisini izlediği anlaması ve dolayısı ile rahatsız olması söz konusu olmayacağından kadını izlemeyi sürdürdüm. Kadın iki elini yine birbirine kavuşturmuştu. Yalnızdı ve kendi kendisinin elinden tutarak güç toplamaya çalışıyordu sanki. Derin iç konuşmalar yaptığı belli oluyordu. Ara sıra dudakları belli belirsiz kıpırdıyor, parmakları ile sayı sayıyordu. Yaşadığı son anların bir muhasebesini yapar gibi idi. Alt çenesi ileri doğru çıktı, dudakları gerildi. Belli ki kendisini öfkelendiren bir anı tekrar yaşıyordu. Sonra yüzü yine gevşedi, dudakları kapandı, olanları değerlendirmesi bitmiş, yüzüne yorgun bir ifade yerleşmişti. O sırada trenin geldiğini anladım. Peronun kenarında yürüyen insanlar hep birden aynı yöne bakmaya başlamışlardı. Yerimden kalkıp trene bindim. Arkamdan titrek bir ses duydum:

“-Adapazarı’na mı yavrum ?”

“-Hayır teyze, bu banliyö, Adapazarı değil.” Kapının kenarındaki kulağı küpeli , sakallı delikanlı cevaplamıştı.

Tren hareket etti.

Bu güne dair, bir anın kesiti.

Saat 03.56, şimşeklerin çaktığı bol rüzgârlı bir geceydi. Uykum gelmese de yatacağım, bir şeyler okuyup uyurum belki.

11/12/2007 , Salı


Bu gün işe gitmedim. Aylaklık ettim. Deniz kıyısında dolaştım, yapraklarla kaplı sokaklarda gezdim, köpeklerle arkadaşlık ettim. Aslında sabah kalktığımda eğilimim gitmekti. Aşağı indim, Maral kaloriferin tablasını çıkartamamış, yardım istedi, gerçekten de doluydu, üstelik sıkışmıştı. Demir çubuğu tablaya taktım, çekerek çıkarttım

“-Akşam yanmamış, epey cüruf çıktı “ dedi.

Külü sokaktaki konteynıra döktüm, döndüm,

“-Kapıyı kapatma, hayvan dışarıda” dedi Maral.

“-Hangisi, Paşa mı?” derken Paşa’yla göz göze geldik, çitin arkasından bakıyordu, adını duyunca kuyruğunu sallamıştı.

“-Hayır , ufak.”

Bir kere daha Paşa’ya kuyruğunu sallatmak için soruyu tekrarladım, Maral arkasını dönmüş, ayağını basamağa dayamış, ayakkabısını bağlıyordu. Daha yüksek sesle o da cevabını tekrarladı. Ben yine Paşa’ya kuyruk sallattım, Maral biraz da bezgin ve kızgın bir sesle:

“Ufak dedim, ufak, duymuyor musun?” dedi ve dönüp bana baktı,

“-Anladım da Paşa ne zaman adı geçse kuyruğunu sallıyor, onun için soruyu tekrarlıyordum.” dedim. Güldü.

“-Sen bu gün işe gitmiyor musun ?”

Havaya baktım, güneşli güzel bir hava vardı birden karar verdim,

“-Gitmiyorum, zaten yapacak bir işim de yok” dedim.

Gidip gazeteleri aldım, balkonda bir kahve içtim gazeteleri okurken, fotoğraf makinesinin pillerini kontrol ettim, ne kadar doldurursam doldurayım tam dolmuyorlardı, Çin Malı şarj cihazımın dört bölmesinden yalnızca biri çalışıyordu anladığım kadarı ile ve sanırım dükkan olmasına güvenip aldığım kaliteli piller de sahte idi. Cebime iki de yedek pil koyarak yürüyüşe çıktım bu arada hava kapanmıştı. Doğu yönünde koyu kara bulutlar gökyüzünü kaplamışlardı. Yağmurluğu da giyindim, hiçbir şey yürüyüşümü engelleyemeyecekti. Çayırlarda yürüdüm, bir iki böğürtlen atıştırdım geride kalanlardan, sonra deniz kenarına indim. Su kuşları denizin üzerinde süs gibi kımıldamadan yüzüyorlardı. Bir kısmı da kıyıya yanaşmış, bir su birikintisinden su içiyordu. İlginç bir görüntüleri vardı. Tek sıra halinde kıyıya çıkıyor, su içip denize dönüyorlardı. Onları izledim. Kıyıda kimsecikler yoktu. Kumlarda yürüdüm biraz. Sonra kayaların üzerinden yürüyerek yeni yapılan otelin önüne çıktım. Otelin yanındaki geniş arsada bir anne köpek ile iki yavrusu vardı, benden korktular onlara bir iki şey söyledim, sonra yarımadaya yürüdüm, çok sevdiğim bir dönemi yaşıyordu yarımada, çınarlarla kaplı sokakları kızarıp dökülmüş yapraklarla kaplı idi. Yaprakların üzerinden yürüdüm, biraz fotoğraf çekeyim dedim ama hava iyice kapanmıştı, makinenin ışık ayarları ile de oynasam pek bir şey çekemedim. Sonra anneme uğradım. Bahçedeki kediler ayaklarıma dolandılar. Annem beni görünce sevindi.

“-Bu gün yazıhanene gitmedin mi ?” dedi.

“-Gitmedim” dedim, içerisi oldukça sıcaktı, sevindim, terlemiştim, üstümü çıkardım, koltuğa koydum yağmurluğumu, yeleğimi ve beremi. Hemen terliklerimi koşturdu. Benim için üç ayrı çift terlik saklıyordu ayakkabılığında. Mevsime göre birisini çıkartıyordu, altı kalın olanı getirmişti. Koltuğa oturdum. Çayımı koydu her zaman açık olan çay makinesinden doldurup. Bir tabağa birkaç tane bisküvi koydu.

“-Nasıl ev sıcak değil mi ?” dedi.

“-Evet, evet çok iyi oldu böyle “dedim, bir hafta önce klima taktırmıştık. Geçen kışı oldukça soğukta geçirmişti. Bu kış için epeyce endişelenmiş, likit gaz sobası, katalitik soba, sıradan elektrik sobalarının güçlendirilip son icat diye sunulduğu soba derken, sonunda güçlü bir klima en iyi çözüm olarak elemeyi geçmişti. Sistemin çalıştırılmasının da basit ve rahat olması gerekiyordu zira. Şimdilik her şey yolunda idi. Midesindeki ağrılardan söz etti biraz, iyileşme sürecinde katlanmaktan başka çare olmadığını söyledim. Bayram çikolatası baktığını ama iyi bir şey bulamadığını söyledi, gelir dedim ama bayram yaklaştı dedi, çikolata ona gençliğini çağrıştırmıştı. Son zamanlarda sık sık eskiyi hatırlıyor canı sıkılıyordu;

“-Bayramda gelen çikolataları babannenin odasına koyarlardı” dedi.

”-Nefis çikolatalar gelirdi, ben yattıktan sonra halanla, baban ve babannen yerlerdi onları. O kadar canım çekerdi ki, bir gün Ömriye ile kararlaştırdık, gelen konuğun elinden kapıda aldığımız çikolata paketlerinden birisini buzdolabının arkasına atacaktık. Buzdolabı holde duruyordu. Attık da. Gece el ayak çekildikten sonra gidip heyecanla kutuyu açtık, Hacı Bey’in Hanımı getirmişti. Karışık şekerleme çıktı.”

Gülümsedik karşılıklı, sordum :

“Ömriye gerçek adı mıydı, halamlar mı koydular ?

“-Gerçek adıydı beş yaşındayken almışlar, çok eziyet ettiydi halan zavallıya, kızcağız evlenirken baban elinden bir kâğıt aldı; hiçbir hak talep etmeyeceğine dair. Ömriye kindardı, o yüzden bir daha pek aramadı babanı zorunlu haller dışında.”

Birden aklına gelmiş gibi öfkelendi :

“-Babanın huyuydu böyle kâğıtlar almak, benden de almıştı, bir daha ailemi aramayacağım, onlarla görüşmeyeceğim diye. Sonradan çok aradım kâğıdı ama bulamadım , bulsa idim canına okuyacaktım. Bütün evraklarına tek tek baktım, bulamadım bir türlü”

Babam son yıllarında iyice yaşlandıktan sonra yumuşamış ya da yumuşamak zorunda kalmış, ondan 25 yaş küçük olan annem bir ölçüde kişiliğini bulmuştu.

“-Bunları düşünmemeye çalışmalısın “dedim, -“Bağışlamalısın hepsini, onlar için değil kendin için bağışlamalısın, hınç, kin çürük duygular. İçinde taşıdığın sürece içindeki diğer bölgelere de sirayet ediyorlar. İçinde giderek genişleyen çürük bir alan taşıyorsun. Artık bu değiştiremeyeceğin şeyleri kapatmalısın.”

“-Öyle yapıyorum zaten” dedi, “-Öyle yapıp rahatlıyorum, hepsini affettim, yoksa dayanamıyacaktım”

Televizyonda bir yarışma başlamıştı. “-Bu güzel yarışma” dedi, ”-Onu seyredelim.”

Televizyon hayatında çok önemli bir yer işgal ediyordu. Sürekli açıktı ve hayatı gazeteler, bulmaca ilavelerini çözmek, tanıdığı herkese kazak, atkı, bere, şal örmek, Wilbur Smith kitapları okumak ve televizyon seyretmekle geçiyordu. Program reklam arası verdiğinde :

“-Ben kalkayım artık “dedim, yeşil hırkası ile çok güzeldi, “-Dur bir iki poz resmini çekeyim dedim, gülümsedi poz verdi, bir de koltukta oturarak çekmek istedim,

“-Sigaramla poz vereyim o zaman” dedi, zarif bir şekilde elini yana doğru uzattı. Birkaç poz çektim,

”-Hırkan çok güzelmiş.” Dedim,

”-Ceyla aldı “ dedi. Giyindim , beremi başıma geçirdim, yolda bulduğum çam dalından sopamı elime aldım, otelin orada saldıran dobermana etkili olmuştu. O kaçınca siyah rotvaylır da hiç yaklaşmamıştı. Ayrıca mis gibi çam kokuyordu sopam. Sarıldım, öptüm, her zamanki gibi

”-Üşüme sakın” dedi

“-Üşümem, merak etme, bir isteğin var mı?” dedim,

“-Yok yavrum , haydi yolun açık olsun” dedi. Hava iyice kararmıştı.

Bu günlük meselesinde de her edebi faaliyetim gibi ayarı tutturamadım. Baksanıza ne yazmaya kalksam hikayeye dönüşüveriyor. Geçenlerde bir dilekçe yazayım dedim (eskiden ne güzel oturur, şıpınişi bir dilekçe yazıverirdim) hikâye gibi bir şey çıktı, işin kötüsü hoşuma da gitti. Ama şu yazı türlerini bir disipline sokmalıyım.

Kendimi de, saat sabahın 02.11’i oldu bile, bari bu gece erken yatayım.

Dışarıda gök gürlemeleri, Tuzla tarafında çakan şimşekler. Nefis bir gece. Alem Bibi ayak parmaklarımı delmekle meşgul.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 35
Toplam yorum
: 79
Toplam mesaj
: 32
Ort. okunma sayısı
: 4190
Kayıt tarihi
: 07.09.06
 
 

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra İstanbul'da 21 yıldır serbest avukat olar..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster