Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Haziran '12

 
Kategori
Hukuk
Okunma Sayısı
2736
 

Tutuklulukta geçecek süre hesabı ve temyiz

Tutuklulukta geçecek süre hesabı ve temyiz
 

Bilindiği üzere 5271 sayılı CMK'nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (f) bendine göre, kovuşturma; iddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi ifade etmektedir. Bu nedenle kovuşturma, temyiz incelemesi aşamasını da kapsamaktadır. TUTUKLULUK, MAHKÛMİYET HÜKMÜNÜN KESİNLEŞMESİNE KADAR DEVAM EDER. Hükmün kesinleşmesiyle birlikte tutuklu, artık hükümlü haline gelmektedir. Mevzuat, öğretideki görüşler ve uygulama da bu yöndedir. YASANIN 102. MADDESİNDE, TUTUKLULUKTA GEÇECEK AZAMİ SÜRENİN HESAPLANMASINDA YASA YOLU İNCELEMESİNDE GEÇEN/GEÇECEK SÜRENİN DÂHİL OLMADIĞI YÖNÜNDE BİR HÜKÜM BULUNMAMAKTADIR. Yasanın 102. maddesi hükmü, tutuklulukta makul sürenin aşılmaması, titizlik gösterilmesi için soruşturma ve kovuşturma aşamasının bütünü için kabul edilmiştir.

Ayrıca Yasanın 104. maddesinin 3. fıkrasında; Yargıtay'ın tutukluluğun devam edip etmeyeceği yönündeki kararının, yalnızca tutuklama sebeplerinin kalkmasına veya ilk derece mahkemesi aşamasında tutuklulukta geçecek azami sürenin dolması şartına bağlanmaması, kanunlarda belirtilen tutukluluk süreleri dolanlar hakkında adli kontrole ilişkin hükümlerin uygulanabileceğine (109/7) ve adli kontrole ilişkin hükmün, kovuşturmanın her aşamasında, bu bağlamda Yargıtay tarafından tatbik edilebileceğine (110/3) ilişkin hükümler de, temyiz incelemesi aşamasındaki sürelerin de Yasanın 102. maddesinde belirtilen azami tutukluluk süresinin hesaplanmasında nazara alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Ancak YARGITAY, TUTUKLULUKTA GEÇEN SÜRENİN HESABINDA TEMYİZ AŞAMASINDA GEÇEN SÜREYİ HESABA KATMAMAKTADIR. BAŞKA BİR ANLATIMLA, HÜKÜM KURULMASINDAN SONRAKİ AŞAMANIN TUTUKLULUKTA GEÇEN SÜRE OLARAK KABUL EDİLEMEYECEĞİ GÖRÜŞÜNDEDİR.Buna dayanak olarak da çeşitli AİHM kararları örnek gösterilmektedir.


AİHM'nin üç kararında (Wemhoff/Almanya, 27.06.1968; Engin/Türkiye, 13.10.2009 ve Cahit Solmaz/Türkiye, 14.06.2007) hüküm kurulmasından sonraki aşamanın tutuklulukta geçen süre olarak kabul edilemeyeceğine işaret etmektedir.

İlgili Yargıtay kararı aşağıdadır.
 

YARGITAY

Ceza Genel Kurulu 2011/3-49 E.N , 2011/28 K.N.

İçtihat Metni

Nitelikli kasten yaralama suçundan sanık D..... Ö......'in, 5237 sayılı TCY'nın 86/3-e, 87/2-b, 29, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 8 yıl 5 ay 7 gün hapis; 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçundan ise, anılan Yasanın 13/1 ve 5237 sayılı TCY'nın 62, 52 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis ve 2.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin, Bakırköy 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 30.09.2009 gün ve 63-690 sayılı hüküm, sanık tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 18.01.2011 gün ve 14175-20 sayı ile;

"Sanığa atılı suç için yasada öngörülen hapis cezasının alt sınırı itibariyle zorunlu müdafi tayin edilmesi gerektiği gözetilmeden, yargılamaya devamla karar verilmesi suretiyle CYY'nın 150/3. maddesine aykırı davranılması" isabetsizliğinden bozulmuş ve "hükmolunan ceza miktarı, temyizde geçen süre tutukluluktaki makul süreden sayılmadığı gözetilerek tutukluluk halinin devamına" oy çokluğuyla karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 18.02.2011 gün ve 171239 sayı ile;

"İtirazın konusu uyuşmazlık; temyiz aşamasında geçen tutukluluk süresinin, 5271 sayılı CMK'nın 102/1. maddesinde yazılı azami tutukluluk süresinin hesabında nazara alınıp alınmayacağına ilişkindir.

Sanık, üzerine atılı suçlar nedeniyle 31.12.2008 tarihinde yakalanmış ve sorgusuna müteakip Bakırköy 9. Sulh Ceza Mahkemesi'nin 01.01.2009 tarih ve 2009/5 sorgu sayılı tutanağı ile atılı suçun vasıf ve mahiyetine, mevcut delil durumuna göre tutuklanmasına karar verilerek hakkında tutuklama müzekkeresi düzenlenmiştir.

Yargılama sırasında; 30.01.2009 tarihli tensip tutanağı ile birlikte, sırasıyla 27.02.2009, 26.03.2009, 22.04.2009, 14.05.2009, 11.06.2009, 09.07.2009 ve 12.08.2009 tarihli oturumlar sonunda, tutukluluk halinin sürmesine karar verilen sanığın; 30.09.2009 tarihli karar ile atılı suçlardan mahkûmiyetine hükmedilmekle birlikte tutukluluk halinin de devamına karar verilmiştir.

Temyiz incelemesi sonucunda Yüksek Daire, yerel mahkemenin hükmünü; 'sanığa CMK'nın 150/3. maddesi uyarınca zorunlu müdafi atanmaması' nedeniyle bozmuş, ancak 'hükmolunan ceza miktarı, temyizde geçen süre tutukluluktaki makul süreden sayılmadığı' gözetilerek sanığın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.

Karşı oy yazısında ise; 'sanığın CMK'nın 102/1. maddesi gereği tutuklulukta geçireceği sürenin en fazla 1 yıl 6 ay olabileceği, tutukluluğun devamına ilişkin görüşe iştirak edilmediği' belirtilmiştir.

Anayasa'nın 19. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. maddesine paralel bir düzenleme içermekte olup, madde; ilgili AİHM kararları da gözetilmek suretiyle kaleme alınmış bulunmaktadır. Gerek Anayasa'nın 19. maddesi ve gerekse AİHS'nin 5. maddesinde 'herkesin kişi özgürlüğü ve güvenliğine sahip olduğu' belirtilmiş, hangi hallerde sınırlandırılabileceği sınırlı bir biçimde sayılmıştır.

AİHS'nin 5. maddesinin 3. fıkrasında; 'bu maddenin 1. fıkrasına göre suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine veya suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanan veya tutulan kişinin, makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı olduğu' belirtilmiştir. Aynı hak, Anayasanın 19. maddesinin 8. fıkrasında; 'tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakkı vardır' denilerek kabul edilmiştir.

AİHM; 5. maddenin 3. fıkrasında 'azami alıkoyma süresi' belirlenmiş olduğu şeklinde bir düşünceyi kabul etmemiş, söz konusu makul sürenin, teorik olarak değerlendirilemeyeceği, sanığın süregelen alıkoyma halinin makul olup olmadığının her davanın özel şartlarına göre değerlendirilmesi gerektiği yönünde kararlar vermiştir. Kişinin özgürlüğünden yoksun bırakıldığı tarihin başlangıcını ise, hâkimin tutuklama kararını verdiği tarih değil, kişinin gözaltına alındığı tarih olarak kabul etmiştir.

Sanığın tutuklu yargılanma süresinin makul süre sınırını aşmamasını sağlamak aslen ulusal adli mercilerin görevidir. Bu çerçevede; ulusal adli merciler, masumiyet karinesini dikkate alarak kamu düzeni açısından gerçek bir ihtiyacın mevcut olduğu veya olmadığı durumlarda, bireysel özgürlük şartına bir istisna getirilip getirilemeyeceğini belirlemek için tüm koşulları incelemeli ve tutuksuz yargılanma istemi reddedildiğinde, bunu kararında gerekçelendirmelidir. Yakalanan kişinin suç işlediğine dair şüphelenmek için makul sebeplerin devam ediyor olması durumu, alıkoyma halinin sürdürülmesinin olmazsa olmaz koşuludur. Ancak, bir süre sonra bu da yeterli olmaz. AİHM'nin, ulusal adli makamların benimsediği diğer gerekçeleri, özgürlükten mahrumiyet tedbirini haklı kılmaya devam edip etmediğini tespit etmesi gerekir. Bu gerekçeler uygun ve yeterli bulunduğunda, AİHM; yetkili ulusal mercilerin kovuşturmada özel bir ihtimam gösterip göstermediğini inceler.

AİHS'nin 5. maddesinde; 'aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimsenin özgürlüğünden yoksun bırakılamayacağı' öngörülmüştür. Yasada belirlenen yollar bakımından AİHM, temel olarak iç hukuka uygunluğu esas almaktadır. AİHM, Wassink-Hollanda ve Behnam-Birleşik Krallık davalarında, asıl tespit edilmesi gereken hususun, şikâyet edilen alıkoyma uygulamasının 'yasada belirlenen yollar'a uygunluğu da dâhil olmak üzere, 'hukuka uygun olup olmadığı' olduğunu, AİHS'nin bu konuda temel olarak iç hukuku esas aldığını ve bu çerçevede maddi hukuk ve usul hukuku kurallarına uyma yükümlülüğü getirdiğini, ancak buna ilaveten, herhangi bir alıkoymanın, 5. madde hükümlerine uygun olmasının, yani bireylerin keyfi uygulamalardan korunması şartını yerine getirmesinin de gerektiğini belirtmiştir. AİHM, Behnam-Birleşik Krallık davasında, ulusal kanunları yorumlamak ve uygulamanın aslen ulusal makamların ve özellikle de mahkemelerin görevi olduğunu, ancak 5. maddenin 1. fıkra hükümleri çerçevesinde ulusal kanunlara uyulmamasının sözleşmenin ihlali anlamına geleceğini ve bu durumda Mahkeme'nin, söz konusu ulusal kanuna uyulup uyulmadığını (ulusal kanunun doğru bir biçimde uygulanıp uygulanmadığına bakılması gerektiğini) belirleme yetkisini kullanması gerektiği ifade edilmiştir. (Dutertre, Gilles, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatlarından Alıntılar, Avrupa Konseyi 2005, s.98-99)

Bu bağlamda, ulusal kanunlara uyulması ve bu kanunların yorumlanmasının herhangi bir zorluk arzetmediği durumlarda, örneğin belirli sürelere uyulması gereken hallerde, yasada belirlenen şartlara uyulmaması, 5. maddenin ihlali anlamına gelecektir. Yasada belirlenen gözaltı süresinin aşılması, 5. maddenin ihlali anlamına gelir. (K. F. Almanya davası, 27.11.1997 tarihli karar, Başvuru No: 25629/94, Reports: 1997-VII, paragraf: 70-73; a.g.e., s.101-102)

Alıkoyma uygulamasının ulusal kanunlara göre 'hukuka uygunluğu' ne kadar önemli olsa da, her zaman belirleyici değildir. Mahkeme'nin ayrıca, incelenen süre boyunca uygulanan alıkoyma tedbirinin, sözleşmenin 5. maddesinin 1. fıkra hükümlerinin amacına da uygun olduğuna, bir başka deyişle; kişilerin keyfi bir şekilde özgürlüklerinden mahrum edilmelerinin önlendiğine ikna olması gerekir. Ayrıca Mahkeme'nin ulusal kanunun da sözleşmeye uygun olup olmadığına bakması gerekir.

Tutuklama bir koruma tedbiridir ve 5271 sayılı CMK'nın 100-108. maddelerinde, AİHS'nin 5. maddesinde belirtilen ilkeler gözetilerek ayrıntılı bir biçimde düzenlenmiştir.

AİHS'nin 5. maddesine göre; 'tutuklulukta geçen sürenin makul olması temel bir ilkedir'. Bu ilke nazara alınarak, Yasanın 102. maddesinde; işlerin ağır ceza mahkemesinin görevine giren ve girmeyen suçlar ayrımına göre tutuklulukta geçecek süre belirlenmiştir. Maddenin 1. fıkrasında; ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresinin en çok 1 yıl 6 ay olduğu hükme bağlanmıştır.

Yasanın 108. maddesinde; soruşturma ve kovuşturma evresinde en geç otuzar günlük süreler itibarıyla tutukluluk halinin devamının gerekip gerekmeyeceğinin, hâkim veya mahkemeler tarafından karara bağlanması gerektiği, 104. maddesinde ise, soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanığın salıverilmesini isteyebileceği, dosya Bölge Adliye Mahkemesi'ne veya Yargıtay'a geldiğinde salıverilme istemi hakkındaki kararın Bölge Adliye Mahkemesi veya Yargıtay ilgili Dairesi veya Ceza Genel Kurulu'nca dosya üzerinde yapılacak inceleme sonucu verileceği, bu kararın re'sen de verilebileceği öngörülmüş bulunmaktadır.

Tutuklama; kişi özgürlüğünü sınırlayan geçici ve istisnai bir önlemdir. Bu nedenle tutuklama koşullarının bulunup bulunmadığının her aşamada özenle incelenmesi, tutukluluğun devam edip etmeyeceği yönünde belirli aralıklarla yeni kararların alınması zorunlu görülmüştür. Tutuklama nedenlerinin ortadan kalkması, tutuklukta geçen yasal sürenin dolması halinde tutukluluk halinin sona erdirilmesine karar verilmesi gerekeceğinden sözkonusu maddeler düzenlenmiştir.

Söz konusu maddelere göre, tutuklamanın devam edip etmeyeceği konusunda, tutuklama nedenlerinin ortadan kalkması veya azami tutukluluk süresinin dolması nazara alınarak bir karar verilecektir. Hâkim, ilk derece mahkemesi veya Bölge Adliye Mahkemesi veya Yargıtay; tutukluluğun devam edip etmeyeceği yönündeki kararını, yalnızca tutuklama nedeninin ortadan kalkıp kalkmadığının denetimi ile sınırlı olarak vermeyecek, azami tutukluluk süresinin dolup dolmadığını da inceleyerek verecektir.

5271 sayılı CMK'nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (f) bendine göre, kovuşturma; iddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi ifade etmektedir. Bu nedenle kovuşturma, temyiz incelemesi aşamasını da kapsamaktadır. Tutukluluk, mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesine kadar devam eder. Hükmün kesinleşmesiyle birlikte tutuklu, artık hükümlü haline gelmektedir. Mevzuat, öğretideki görüşler ve uygulama da bu yöndedir. Yasanın 102. maddesinde, tutuklulukta geçecek azami sürenin hesaplanmasında yasa yolu incelemesinde geçen / geçecek sürenin dâhil olmadığı yönünde bir hüküm bulunmamaktadır. Yasanın 102. maddesi hükmü, tutuklulukta makul sürenin aşılmaması, titizlik gösterilmesi için soruşturma ve kovuşturma aşamasının bütünü için kabul edilmiştir.

Ayrıca Yasanın 104. maddesinin 3. fıkrasında; Yargıtay'ın tutukluluğun devam edip etmeyeceği yönündeki kararının, yalnızca tutuklama sebeplerinin kalkmasına veya ilk derece mahkemesi aşamasında tutuklulukta geçecek azami sürenin dolması şartına bağlanmaması, kanunlarda belirtilen tutukluluk süreleri dolanlar hakkında adli kontrole ilişkin hükümlerin uygulanabileceğine (109/7) ve adli kontrole ilişkin hükmün, kovuşturmanın her aşamasında, bu bağlamda Yargıtay tarafından tatbik edilebileceğine (110/3) ilişkin hükümler de, temyiz incelemesi aşamasındaki sürelerin de Yasanın 102. maddesinde belirtilen azami tutukluluk süresinin hesaplanmasında nazara alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Aksi durum, tutuklulukta makul sürenin aşılmaması için getirilen bir hükmü, sanıkların aleyhine sonuç doğurabilecek ve uygulanabilecek bir hüküm haline getirir. Alıkoyma süresinin, kişinin ilk derece mahkemesi tarafından olsa bile suçlu bulunduğu tarih itibariyle sona ereceği, mahkûmiyet kararı ile temyiz incelemesi sonucu verilen bozma kararı tarihi arasında geçen sürenin, AİHS'nin 5. maddesinin 3. fıkrasında değerlendirilemeyeceğine ilişkin AİHM'nin Solmaz/Türkiye, Baltacı/Türkiye, Labita/İtalya, Kulda/Polonya kararları, 'ancak ulusal kanunlarda aksine bir düzenleme bulunmadığı' takdirde uygulanabilir durumda bulunmaktadır. Yasamızın 102/1. maddesindeki tutuklulukta geçecek azami süreye ilişkin hüküm, öngördüğü süre itibarıyla AİHS'nin 5. maddesine aykırı olmayan bir düzenleme niteliğindedir. Yasamızda yer alan hükmün uygulanmaması, tüm kovuşturma aşamasını kapsar bir biçimde düzenlenen azami tutukluluk süresinin aşılması, AİHS'nin 5. maddesini ihlal anlamına gelecektir.

Somut olayda sanık; 31.12.2008 tarihinde gözaltına alınmış ve özgürlüğünden mahrumiyeti bu tarihte başlamıştır. Bu tarihten ilk derece mahkemesi tarafından mahkûmiyet kararı verildiği 30.09.2009 tarihine kadar (dâhil) olmak üzere 9 ay 1 gün, 30.09.2009 tarihinden temyiz incelemesi sonucu bozma kararının verildiği tarih olan 18.01.2011 tarihine kadar (dâhil) 1 yıl 3 ay 18 gün daha tutuklu kalmış bulunmaktadır. Bozma kararı tarihi itibariyle toplam tutukluluk süresi 2 yıl 18 gün olmuş, Yasanın 102/1. maddesinde belirtilen azami tutukluluk süresi dolmuş durumdadır.

Yerel mahkeme hükmü usul ve yasaya uygun bulunarak onama kararı verilmesi gereken hallerde, hüküm kesinleşip sanık hükümlü statüsü kazanacağından, bu durumda azami tutukluluk sürenin dolduğu gerekçesiyle tahliye kararı verilmesi düşünülemez.

Ancak, somut olayda ilk derece mahkemesinin kararının bozulması nedeniyle sanık hakkında hüküm kesinleşmeyeceğinden ve yargılama yeniden başlayacağından, azami tutukluluk süresinin dolması nedeniyle tahliye kararı verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile tutukluluk halinin devamına karar verilmesinin hukuka aykırı olduğu" görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurularak; "Özel Daire bozma kararından; 'hükmolunan ceza miktarı, temyizde geçen süre tutukluluktaki makul süreden sayılmadığı gözetilerek tutukluluk halinin devamına' ibaresinin çıkartılmasına ve sanığın; '5271 sayılı CMK'nın 102/1. maddesinde yazılı tutukluluk süresinin dolması nedeniyle başka suçtan hükümlü ve tutuklu değil ise derhal salıverilmesine' karar verilmesi" isteminde bulunulmuştur.

Yargıtay Birinci Başkanlığı'na gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; temyiz aşamasında geçen tutukluluk süresinin, 5271 sayılı CYY'nın 102/1. maddesinde düzenlenen azami sürenin hesabında gözönüne alınıp alınmayacağının belirlenmesine ilişkin ise de; 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'na tanınan "itiraz yasa yolu yetkisi"nin, Yargıtay ilgili Ceza Dairesi tarafından esas hükümle birlikte verilen tutukluluğun devamı kararlarını da kapsayıp kapsamadığı hususunun, Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 27. maddesi uyarınca ön sorun olarak ele alınması gerekmektedir.

İncelenen dosya içeriğinden;

Sanığın, kemik kırılmasına neden olacak şekilde silahla kasten yaralama ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçlarından yürütülen soruşturma kapsamında, 01.01.2009 tarihinde sevk edildiği sulh ceza mahkemesince tutuklandığı, hakkında kemik kırılmasına neden olacak şekilde silahla kasten yaralama ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçlarından, 5237 sayılı TCY'nın 87/1-3-e, 53, 63. ve 6136 sayılı Yasanın 13/1. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, yargılama aşamasında yerel mahkemece 30.01.2009 tarihli duruşmaya hazırlık tutanağı ile birlikte; 27.02.2009, 26.03.2009, 22.04.2009, 14.05.2009, 11.06.2009, 09.07.2009 ve 12.08.2009 günlü oturumlarda tutukluluk halinin devamına karar verildiği ve ek savunma da verilmek suretiyle, 30.09.2009 tarihinde, 5237 sayılı TCY'nın 86/1, 86/3-e, 87/2-b, 29, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 8 yıl 5 ay 7 gün hapis ve 6136 sayılı Yasanın 13/1, 5237 sayılı TCY'nın 62, 52 ve 53. maddeleri uyarınca da 1 yıl 8 ay hapis ve 2.000 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına ve 5237 sayılı TCY'nın 51 ile 5271 sayılı CYY'nın 231/5. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar verildiği,

Bu hükme yönelik sanığın yasal süresinde olan temyiz isteminin, yerel mahkemece süre yönünden reddedildiği, temyiz isteminin reddi kararının da sanık tarafından süresi içinde temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince; "sanığa atılı suç için yasa maddesinde öngörülen hapis cezasının alt sınırı itibariyle zorunlu müdafi tayin edilmesi gerektiği gözetilmeksizin yargılamaya devamla hüküm kurulması suretiyle CYY'nın 150/3. maddesine aykırı davranıldığı" gerekçesiyle, diğer yönleri incelenmeyen hükmün bozulmasına ve "hükmolunan ceza miktarı, temyizde geçen sürenin tutukluluktaki makul süreden sayılmadığı gözetilerek tutukluluk halinin devamına" oy çokluğu ile karar verildiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca da tutukluluğun devamı yönünde verilen karara karşı olağanüstü itiraz yasa yoluna başvurulduğu anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir değerlendirme yapılabilmesi için olağan bir yasa yolu olan itiraz ile, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına tanınmış bulunan ve olağanüstü bir yasa yolu olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı kurumları üzerinde durulmalıdır.

Olağan itiraz yasa yolu, 5271 sayılı CYY'nın 267. maddesinde, itiraz usulü ise aynı Yasanın 268. maddesinde düzenlenmiştir.

5271 sayılı CYY'nın 267. maddesinde düzenlenen itiraz, kural olarak hâkim kararlarına, yasada açık hüküm bulunması koşulu ile de mahkeme kararlarına karşı başvurulabilen olağan bir yasa yoludur. Nitekim yasada itiraz yasa yoluna tâbi olan mahkeme kararları ilgili hükümlerinde açıkça belirtilmiş, anılan Yasanın 268. maddesinde itiraz usulü ile itiraz mercilerine ilişkin hususlara, 271. maddesinde de itiraz mercilerinin inceleme yöntemi ile merciince verilecek kararlara yer verilmiştir. Tutukluluk halinin devamına ve salıverilme isteminin reddine ilişkin kararların, itiraz yasa yoluna tabi oldukları aynı Yasanın 104/2. maddesinde açıkça düzenlenmiştir.

5271 sayılı CYY'nın 260/2. maddesinde ise; Cumhuriyet savcılarının hâkim ve mahkeme kararlarına karşı yasa yollarına başvuru yetkilerini, hangi mahkemeler nezdinde kullanacağı düzenlenmiştir.

Bu düzenlemeye göre;

"Asliye ceza mahkemesinde bulunan Cumhuriyet savcıları bulundukları mahkemenin yargı çevresindeki sulh ceza mahkemelerinin kararlarına karşı;

Ağır ceza mahkemelerinde bulunan Cumhuriyet savcıları ise, bulundukları ağır ceza mahkemesinin yargı çevresindeki asliye ve sulh ceza mahkemelerinin kararlarına karşı,

Bölge Adliye Mahkemesi bünyesinde bulunan Cumhuriyet savcıları da, bölge adliye mahkemeleri kararlarına karşı CYY'nda düzenlenmiş olan kanun yollarına başvurabilirler".

Şüpheli veya sanığın salıverilme istemleri ise 5271 sayılı CYY'nın 104. maddesinde;

"1) Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir.

2) Şüpheli veya sanığın tutukluluk hâlinin devamına veya salıverilmesine hâkim veya mahkemece karar verilir. Ret kararına itiraz edilebilir.

3) Dosya bölge adliye mahkemesine veya Yargıtay'a geldiğinde salıverilme istemi hakkındaki karar, bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay ilgili dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulunca dosya üzerinde yapılacak incelemeden sonra verilir; bu karar re'sen de verilebilir" şeklinde düzenlenmiştir.

Bu çerçevede Cumhuriyet savcısı, tutuklu şüpheli, sanık veya müdafii; soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında ilgili yargı merciinden, tutuklama kararının geri alınmasını ve tutuklu bulunan şüpheli veya sanığın salıverilmesini isteyebilirler. Bu konuda karar vermeye yetkili yargı mercii soruşturma aşamasında sulh ceza mahkemesi, kovuşturma aşamasında ise, davanın açılmış bulunduğu mahkemedir. Mahkemece, herhangi bir talep bulunmaksızın ve duruşma günü de beklenmeksizin her zaman salıverilme kararı alması olanaklıdır. Dosya, temyiz incelemesi amacıyla Yargıtay'a geldiğinde, salıverilme istemleri konusunda karar vermeye yetkili merci bu kez, Yargıtay ilgili Ceza Dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulu'dur. Bu aşamada salıverilme konusunda dosya üzerinden yapılacak inceleme sonucu karar verilecektir. İlk derece mahkemelerinde olduğu gibi Yargıtay'da da talep olmaksızın her zaman bu konuda bir karar verilmesi olanaklıdır.

5271 sayılı CYY'nın 104. maddesinin 2. fıkrasının 2. cümlesi uyarınca, şüpheli veya sanığın salıverilme istemlerinin reddine ilişkin kararlara itiraz olanağı da bulunmaktadır.

Bu düzenlemeler ışığında değerlendirme yapıldığında; tutukluluğun devamına ilişkin kararların ister ilk derece mahkemesi, isterse Yargıtay ilgili Ceza Dairesi tarafından verilmiş olsun, aynı Yasanın 104. maddesi anlamında bir karar oldukları ve dolayısıyla temyize değil, anılan Yasanın 104/2-3, 267 ve 268. maddelerine göre itiraza tabi oldukları anlaşılmaktadır.

1412 sayılı CYUY'nın 322. maddesinin 4. fıkrasındaki "Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın itirazı" 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesinde "olağanüstü itiraz yasa yolu" adı altında benzer düzenlemeye konu edilmiştir.

1412 sayılı CYUY ile 5271 sayılı CYY'ndaki düzenlemelere bakıldığında; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın itirazı kurumuna, 1412 sayılı Yasada temyize ilişkin hükümler içerisinde yer verilmişken, 5271 sayılı Yasada olağanüstü yasa yolları arasında yer verildiği görülmektedir. 1412 sayılı Yasanın 322/4. maddesi; "Ceza Daireleri'nden birinin kararına karşı Cumhuriyet Başsavcısı, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kurulu'na itiraz edebilir" biçiminde iken; 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi; "Yargıtay Ceza Daireleri'nden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re'sen veya istem üzerine, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kurulu'na itiraz edebilir, sanığın lehine itirazda süre aranmaz" hükmünü taşımaktadır. Görüldüğü gibi, madde metinleri arasında önemli bir fark bulunmamakta, 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesinde yer alan "lehe itirazda süre aranmayacağına" ilişkin cümle dışında, metinler benzerlik arzetmektedir.

Bölge Adliye Mahkemeleri ile yasada açık hüküm bulunması durumunda ilk derece mahkemeleri kararlarının, temyizi sonucu Yargıtay ilgili Ceza Dairesi'nce incelenmesi ile olağan yasa yolları sona ermektedir.

Bu aşamadan sonra ancak 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi uyarınca olağanüstü yasa yolu olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın itirazı gündeme gelebilecektir.

Madde metnindeki anlatımın ayrıksı bir ifade içermemesi nedeniyle, Yargıtay Ceza Dairelerince verilecek her türlü kararlara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından "olağanüstü itiraz yasa yolu"na gidilebileceği, bu bağlamda, esas hükümle birlikte verilen tutukluluğun devamı kararlarının da itiraz yasa yoluna konu edilebileceği düşünülebilir ise de; bu tür bir uygulamanın, yasal düzenlemelerle çelişeceği gibi Ceza Genel Kurulu'nun, ceza yargılaması sistemindeki konumuyla da bağdaşmayacaktır.

5271 sayılı CYY'nın olağanüstü yasa yolları bölümünde yer alan ve anılan Yasanın 308. maddesinde düzenlenen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın itirazının, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın hukuka aykırı gördüğü Özel Daire kararlarındaki hukuka aykırılıkların, Ceza Genel Kurulu tarafından giderilmesini isteme ve bu yolla içtihat birliğini sağlama işlevini görmesi ve ayrıca kamuoyunun tatminine yönelik bir yönünün de bulunması karşısında; tutukluluğun devamına ilişkin Özel Daire kararının, yalnızca bu yönden olağanüstü itiraz yasa yoluna konu edilmesi ve belirtilen düzenlemenin, yorum yoluyla genişletilmesi de olanaklı değildir.

5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi uyarınca olağanüstü itiraz yasa yoluna, Yargıtay Ceza Daireleri'nden biri tarafından verilen hükümler konu olabilecektir. Anılan Yasanın 104/2-3 ve 267/3-e. maddeleri anlamında olağan itiraz yoluna gidilebilecek bir konuda, aynı Yasanın 308. maddesi uyarınca olağanüstü itiraz yasa yoluna gidilebileceğinin kabulü olanaklı değildir. Aksinin kabulü, 5271 sayılı CYY'nda olağan bir yasa yolu olan itiraza tabi bulunan bir karara karşı olağan yasa yolu denetimi mevcut iken, aynı kararın olağanüstü itiraz yasa yoluna konu edilmesi, olağanüstü yasa yollarının ilkeleri ile örtüşmeyecek ve bir karar için aynı anda biri olağan, diğeri olağanüstü olan iki yasayoluna başvurma sonucunu doğuracaktır.

Yargıtay Ceza Daireleri tarafından verilecek tutukluluğun devamı kararlarının, 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi anlamında olağanüstü itiraz yasa yoluna tabi olduğunun kabulü halinde, bu yasa yoluna yalnızca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın gidebileceği, sanık veya müdafiinin doğrudan bu yola müracaat edemeyecekleri düzenlemesi karşısında sanık lehine de olmayacaktır.

Tutukluluğun devamına veya salıverilme isteminin reddine ilişkin kararlar ise, ister dosyanın esasına girilerek hükümle birlikte, isterse dosyanın esasına girilmeden ara kararı olarak verilsin; yukarıda da belirtildiği üzere 5271 sayılı CYY'nın 104/2-3 ve 268/3-e. maddeleri çerçevesinde itiraza tâbidir.

Yargıtay Ceza Daireleri tarafından verilen "sanığının tutukluluk halinin devamına" ilişkin kararlara karşı, yasalarda açık bir hüküm bulunmaması sebebiyle, 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi anlamında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının olağanüstü itiraz yasa yoluna başvurma yetkisi de bulunmamaktadır.

Ancak, Yargıtay Ceza Daireleri'nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapmış oldukları yargılama sonucu vermiş oldukları tutuklama kararlarına karşı 5271 sayılı CYY'nın 268. maddesinin 3. fıkrasının (e) bendinde yer alan; "Yargıtay Ceza Daireleri'nin esas mahkeme olarak baktıkları davalarda verdikleri kararlara yapılan itirazlarda; üyenin kararını görevli olduğu dairenin başkanı, daire başkanı ile ceza dairesinin kararını, numara itibarıyla izleyen ceza dairesi; son numaralı daire söz konusu ise birinci ceza dairesi inceler" hükmü uyarınca sanık veya müdafii tarafından fıkrada belirtilen Daire'ye itiraz edilebilecektir.

Somut olayda Yargıtay 3. Ceza Dairesince, hüküm; "sanığa atılı suç için yasada öngörülen hapis cezasının alt sınırı itibariyle zorunlu müdafi tayin edilmesi gerektiği gözetilmeden yargılamaya devamla karar verilmesi suretiyle CYY'nın 150/3. maddesine aykırı davranılması" isabetsizliğinden bozulmuş ve "hükmolunan ceza miktarı, temyizde geçen süre tutukluluktaki makul süreden sayılmadığı gözetilerek tutukluluk halinin devamına" oy çokluğu ile karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nca anılan kararın, yalnızca "sanığın tutukluluk halinin devamına" ilişkin bölümüne itiraz edilmektedir. Oysa yukarıda açıklanan nedenlerle kararın bu kısmı, 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi uyarınca olağanüstü itiraz yasa yoluna konu olabilecek bir hüküm niteliğinde değildir.

Özel Dairenin tutukluluğun devamına ilişkin kararlarına karşı, ancak 5271 sayılı CYY'nın 104/2 ve 267. maddeleri uyarınca sanık veya müdafii tarafından olağan bir yasa yolu olan itiraz yoluna başvurulması olanaklı olup, böyle bir başvurunun yapılması halinde de itirazın, anılan Yasanın 268/3-e. maddesi uyarınca kararı veren Özel Daireyi takip eden Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nce incelenmesi gerekmektedir.

Bu itibarla; anılan karara karşı 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi uyarınca olağanüstü itiraz yasa yoluna başvurulamayacağından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Üyesi İ. Şahbaz;

"Yaralama suçundan sanığın Asliye Ceza Mahkemesi'nde devam eden yargılanması sonucu verilen kararın temyizi üzerine Özel Dairece kararın bozulmasına karşın tutukluluğunun devamına karar verilmesine ilişkin karara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Olağanüstü İtirazının mümkün olup olmadığı konusunda farklı görüşte olduğuma ilişkin gerekçelerim aşağıdadır:

I- OLAĞANÜSTÜ İTİRAZ YÖNÜNDEN:

Tutukluluğun devamına verilen karar bir ara kararı ile verilmemiştir. Ara kararı ile verilmediği ve işin esası ile birlikte verilen bir karar olduğu için, tutukluluğun devamı kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Ceza Genel Kurulu'na itirazda bulunması mümkündür.

Halen yürürlükte olan 1412 sayılı CMUK'nun 322/4 ncü maddesindeki düzenlemeye göre, 'Ceza dairelerinden birinin kararına karşı Cumhuriyet Başmüddeiumumisi, ilamın kendisine verildiği tarihten otuz gün içinde Ceza Umumi Heyetine itiraz edebilir'.

5271 sayılı Ceza Yargılama Yasası'nın "Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisi" başlıklı 308 nci maddesindeki düzenlemeye göre, "Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re'sen veya istem üzerine, ilâmın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz".

Yeni CMK'daki düzenleme ile sanık lehine itirazlarda süre koşulu dahi kaldırılarak, yasaya aykırılıkların her koşulda giderilmesi amaçlanmıştır. Bir başka deyişle yeni yasayla, Olağanüstü İtiraz yetkisinin kullanımında genişleme olmuştur.

Buradaki iki düzenlemede de Yargıtay Başsavcılığı'nın itirazda bulunmasını engelleyen açık bir düzenleme yer almamaktadır. Tam tersine bu düzenleme, Yargıtay Daireleri'nce verilen her karar (onama, bozma, red, düzelterek onama, düşme vs.) bakımdan Olağanüstü İtirazda bulunulabileceğini ortaya koymaktadır. Çünkü Olağanüstü İtirazın kabul edilmesinde amaç, yasaya/hukuka aykırılığın giderilmesidir.

Somut olayda kişi özgürlük ve güvenliği söz konusu olup, esas hüküm bozulduğu ve yasada öngörülen en son tutuklu kalınabilecek süre (CMK, m.102/1) dolduğu halde tutukluluğun devamına karar verilmesi nedeniyle Olağanüstü İtirazda bulunulmasının Yüce Ceza Genel Kurul'unda değerlendirilmesi gerekirdi. Tutuklulukta öngörülen süre en son süre olup, kesinleşmiş bir hükmün infazı şeklinde uygulanamaz. Hatta bu sürenin özgürlüklerin sınırlanmasında orantılılık ve ölçülülük ilkesi (Anayasa, m.13) dikkate alınarak tamamının tutuklulukta da geçirilmemesi gerekir. Çünkü tutuklama bir tedbir olduğundan, şüphelinin /sanığın tedbirin amacı ile sınırlı bir süre tutuklu olabilmesi gerekir.

Bir an için CMUK'nun 322/4 (5271, m. 308) ncü maddesindeki düzenlemenin tereddütlü ve yoruma elverişli olduğunu kabul etsek bile, anayasal hakların tümünü etkileyen kişi özgürlük ve güvenliğinin korunmasının sağlanması amacıyla, konunun incelenmesi gerekirdi. Burada özgürlüğü öne çıkaran bir yorum yönteminden hareket edilmesi daha yerinde olurdu.

Özel Dairece esasla birlikte verilen karar üzerine, olağan itiraz yolunu istisna olarak kabul etmek gerekir. Çünkü yasada, ana kural yargıç kararına karşı ve yasada açık hüküm olmak kaydıyla (örneğin, 5271, m.231 gibi) mahkeme kararlarına karşı istisnaen olağan itirazda bulunulabilir. Mahkeme kararları bakımından istisna olan bir yasa yolunun öne çıkarılmaması gerekmektedir. Somut olayımızda, daire kararı bir mahkeme kararı ve işin esasıyla ilgili olup, ara kararı da değildir. O nedenle yasada öngörülen tutukluluk süresinin tamamı sona ermiş olması karşısında, tutukluluğun devamı kararına karşı olağan itirazdan ziyade Olağanüstü İtirazda bulunulması yerindedir.

Diğer yandan, yasa koyucunun tutuklulukla ilgili olarak kesin emir biçiminde bir yıl altı ayla sınırladığı tutukluluk süresinin yasada öngörülen süreyi aşmış olması karşısında, aynı zamanda özgürlük için daha güvenceli olan Olağanüstü İtirazın kabul edilmesi yararlı olurdu. Yasada öngörülen süre dolduktan sonra sanığın derhal salıverilmesi yasa koyucunun iradesidir.

Özel Daire tarafından verilen bir kararda yasaya/hukuka aykırılık varsa, zorunluluk bulunması ve yasaya açıkça aykırı olmamak kaydıyla, Başsavcılığın buna karşı kamu adına itirazda bulunma yetki ve görevi vardır. Burada olağan itiraz yoluna başvurulabileceğini kabul etsek bile, Özel Dairece yasa yolunun açıklanmaması karşısında, sanığın yasa yolunda uzama olacağından, Yüksek Ceza Genel Kurulu'nun bu konuyu esasa girip değerlendirmesinde yarar olacaktı. Çünkü bireylere yasama organı tarafından tanınmış hakkın etkin kullanımı yolunun açılması insan haklarının korunması bakımından gereklidir.

5271 sayılı CMK'nun 102/1 nci maddesindeki düzenlemeye göre, 'Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir'.

AİHM'nin ülkemizle ilgili olarak verdiği ihlal kararları dikkate alındığında, tutukluluk için getirilen bu düzenlemeyle kişi özgürlük ve güvenliğinin daha iyi korunacağı hedeflenmiştir.

Ancak yukarıda açıkladığım nedenlerle, işin esasına girilemediğinden, yasadaki bu düzenleme gereğince sanığın salıverilmesi konusu tartışılamamıştır.

II- ÖZGÜRLÜK HAKKI YÖNÜNDEN:

A- Kavram:

Kişi özgürlük ve güvenliği bireyin en temel haklarından biridir. Bu özgürlüğün yasal koşullar çerçevesinde sınırlanması gerekir. Tereddütlü durumlarda yasa metinlerinin özgürlük lehine yorumlanması gerekir. İşlendiği iddia olunan suçla ilgili olarak özgürlükten yoksun bırakma önlemine, yasada belirtildiği kadar başvurulmalıdır. Yargılamanın uzun sürmesi, özgürlükten yoksun kılmanın uzun sürmesine olur vermemelidir. Ayrıca, tutuklama önleminin yasada öngörülen süreyi geçmemesi gerektiği gibi, önlem kararının amacına ulaşıldığı an sonlandırılması; infazı sağlamayı amaçlayacak biçimde tutuklama kararı verilmemesi gerekir. Yani tutuklama önlemine sadece yargılamanın selameti için başvurulmalı ve infazı güvenceye alma amacı olmamalıdır. Konuya bu şekilde yaklaşıldığında, yargılamanın kısa sürede tamamlanması için gerekli önlemlerin alınmaması şüpheli veya sanığın özgürlüğünün uzun süre kısıtlanmasını gerektirmemelidir.

B- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları:

AİHM örnekleyeceğim üç kararında (Wemhoff/Almanya, 27.06.1968; Engin/Türkiye, 13.10.2009 ve Cahit Solmaz/Türkiye, 14.06.2007) hüküm kurulmasından sonraki aşamanın tutuklulukta geçen süre olarak kabul edilemeyeceğine işaret etmektedir.

Ancak AİHM, bu kararlarının birinde (Engin/Türkiye, İkinci Daire, 13.10.2009), "Bu koşullar altında AİHM, tespit ettiği ihlale son verilmesi için uygun yolun, adaletin düzgün işletilmesinin gerekleri dikkate alınarak başvuran hakkında devam eden yargılamanın mümkün olan en ivedi şekilde sonuçlandırılması ve/veya başvuranın söz konusu yargılamada karar verilene kadar tahliye edilmesi olacağı kanaatindedir" (Yakışan/Türkiye, no:11339/03; Batmaz/Türkiye, no 34497/06) demiştir.

AİHM bu kararında, ilk derece mahkemesince karara bağlanan dava dosyasının temyiz üzerine bozulmasını dikkate aldıktan sonra, tutuklulukta geçen süreyi gözeterek, en uygun yolun sanığın 'yargılamada karar verilene kadar tahliye edilmesi olacağı kanaatindedir' diyerek, uzun süren tutukluluğun sonlandırılmasına işaret etmiştir. Yani AİHM burada, temyizde geçirilen süreyi tutukluluk olarak kabul etmemekle beraber, yine de sözleşmeye taraf ülke yetkili organlarına, bir adım daha ileri giderek, bu karardan sonra salıverme kararı verilmesi gerektiğine işaret ederek yol göstermiştir.

Diğer yandan AİHS, taraf ülkelere özgürlükler bakımından minimum standartları göstermektedir. Üye ülkeler iç hukuklarında özgürlükler lehine düzenleme getirmişse, bu durumda sözleşme ve sözleşme organı olan AİHM kararının değil, iç hukuktaki lehe düzenlemenin uygulanması gerekir. Anayasamızın 90/son maddesinde yer alan "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır" şeklindeki düzenlemeyi, sözleşmenin daha lehe düzenlemeye sahip olması hali için kabul etmek gerekir. Eğer iç hukukta hak ve özgürlükle ilgili olarak hakkın yararlanıcısı için sözleşmeye oranla daha lehe düzenleme varsa, iç hukukun öne çıkarılması gerekir. Zira insan hakları koridorunun geniş tutulması Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği hukukunun hedefleri arasındadır.

C- İç Hukukumuzdaki Düzenlemeler:

a- Anayasadaki Düzenleme:

Anayasanın 19 ncu maddesinde tutuklulukla ilgili olarak, "Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hâkim kararıyla tutuklanabilir. Hâkim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir" ve "Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır. Serbest bırakılma, ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir" düzenlemeleri yer almaktadır.

Bu düzenleme; kuşkusuz suç işleyenlerin cezasız kalmaları sonucunu doğurabilecek biçimde salıverilmelerine olur vermemektedir. Ancak bu düzenleme, yargılamanın uzun sürmesinin faturasının şüpheli veya sanığa yüklenmesine de izin vermemektedir.

Anayasadaki bu düzenleme ile AİHM'nin verdiği yargılama ve özgürlük kısıtlama süresinin uzun olduğuna ilişkin ihlal kararları dikkate alındığında, tutukluluk süresinin yasada öngörülen süreyi aşmaması gerektiği de ortaya çıkmaktadır.

b- Yasadaki Düzenlemeler:

Nitekim yasa koyucu, 5271 sayılı Ceza Yargılama Yasası'nın 102 ve 252 nci maddelerindeki düzenlemeleriyle tutukluluk süresine sınırlama getirmiştir. Bu düzenlemelerde, tutukluluk süresinin temyiz aşamasını kapsamadığı yönünde yoruma da elverişli değildir. Çünkü aynı Yasa'nın 2 nci maddesinde yer alan "Kovuşturma: İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi" ifade eder şeklindeki düzenleme karşısında, iç hukukumuzda sanık lehine düzenleme getirildiği ortadadır (m.2/1-f).

Yasadaki bu düzenleme, temyiz aşamasını da içerecek biçimde, kovuşturmanın bitmediği ve dolayısıyla kovuşturmanın temyiz aşamasında da devam ettiği, dosyanın bozma üzerine ilk derece mahkemesine gönderilmesi halinde ise, yasadaki tutukluluk süresinin dolduğu veya dolmak üzere olduğu durumlarda kişi özgürlüğünün ön plana çıkarılarak salıverme kararı verilmesi gerektiği ortadadır.

5271 sayılı CYY'nın 102/1 nci maddesindeki düzenlemeye göre, 'Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir'.

Yasamızdaki bir diğer düzenlemeye göre de, "Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir" (5271, m.104/1); "Şüpheli veya sanığın tutukluluk hâlinin devamına veya salıverilmesine hâkim veya mahkemece karar verilir. Ret kararına itiraz edilebilir" (5271, m.104/2) ve "Dosya bölge adliye mahkemesine veya Yargıtay'a geldiğinde salıverilme istemi hakkındaki karar, bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay ilgili dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulunca dosya üzerinde yapılacak incelemeden sonra verilir; bu karar re'sen de verilebilir" (5271, m.104/3); tutuklama ve tutukluluğun devamına ilişkin karara karşı itiraz hakkı vardır (5271, m.101/5).

Yukarıdaki düzenlemeler ve açıklamalar karşısında bir yıl altı aylık en son tutukluluk süresi dahi dolmuş olan sanığın hukuki durumunun, Olağanüstü itiraz yoluyla dava dosyası önüne gelmiş olan Yüksek Kurul'un işin esasına girerek tutukluluğun devam edip etmemesi gerektiği konusunda değerlendirme yapması gerekirdi.

III- SONUÇ:

İşlediği suç nedeniyle 01.01.2009 tarihinde tutuklanan sanık; yasadaki bir yıl altı aylık en son sürenin dolmasına karşın, iki yıl iki ay yirmisekiz gündür tutukludur. Yukarıda yasa maddelerine dayanarak yaptığım açıklamalar karşısında; iç hukukumuzda kovuşturma henüz bitmediğinden, yasadaki tutukluluk süresinin dikkate alınması gerekirdi.

Tüm bu nedenlerle, temyiz üzerine bozma ile birlikte tutukluluğun devamına karar veren Özel Daire kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Olağanüstü İtiraz başvurusunun esastan incelenmesi gerektiğinden yüce heyetin çoğunluk görüşüne katılmıyorum" şeklindeki görüşüyle karşıoy kullanmıştır.

SONUÇ: Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,

2- Dosyanın, Yargıtay 3. Ceza Dairesi'nin 18.01.2011 gün ve 14175-20 sayılı bozma ilamı doğrultusunda işlem yapılmak üzere Bakırköy 7. Asliye Ceza Mahkemesi'ne gönderilmek üzere, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na TEVDİİNE, 29.03.2011 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

Av. Gökhan ARICAN

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 33
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 3713
Kayıt tarihi
: 29.05.12
 
 

Av. Gökhan ARICAN, 1977 yılında Mersin'de doğdu. Polis Koleji'ndeki eğitiminin ardından 1998 yılı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster