Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Nisan '12

 
Kategori
Bilim
Okunma Sayısı
2112
 

Tuz (Evrensel sırlarıyla)

Tuz (Evrensel sırlarıyla)
 

Dünyada yaklaşık yedi milyon kilometrekare tuz bulunuyor. Ama sadece kapladığı alanla, yemeklere verdiği tatla, sebze, et ve balıkların bozulmasını engelleyen koruyucu özelliğiyle değil, kutsal bir sembol olmasıyla da tarih sayfaları arasında yerini alıyor tuz. Antik Yunan düşüncesine göre toprak, hava, su ve ateşin tümünü içerdiği için kutsal bir sembol. Birçok dinin şeytan çıkarma ayinlerinin de bir parçası.

Bu kadarla kalmıyor; tuz, günümüzde birçoğu sağlık alanında olmak üzere 14 bin ayrı ürünün imalatında kullanılıyor. Bizler artık her şeyi daha çok kendi içimizden gelerek yapmaya başlamalıyız. Çocuklarınızın okula götürmesi için sevecenlikle hazırladığınız bir tost ekmeğinde, 5 yıldızlı bir otelin menüsünden çok daha fazla enerji olduğu söyleniyor. Eskiden yemekler neden kutsanırdı? Tabi ki onlarla rezonansa girmek için. Bunun dindarlıkla hiç ilgisi yok. Bu doğayla tekrar bir olmak için, ahenkte olmak için. Bazı çiftçiler ayın ritmleriyle işlerini yaparlar. Biz bunu su ile denedik. Örn. dolunay ve yeni ayda aynı yerden su alıp kimyasal analizini yaptırdık. Sonuçta bu suların sanki farklı kaynaklardan elde edilmiş gibi bir sonuca vardık, çünkü dolunayda alınan suda çok daha fazla oksijen ve daha az nitrojen mevcuttu. Bunun sonucunda da suda farklı basınç durumlarının ve böylece de farklı mineral yapı oluştuğu görüldü. Daha derinlere indiğimizde suyun doğal bir homeopatik olduğunu görüyoruz.

Peki homeopati nedir?
Örn. D 23'e kadar (23 katı) sulandırarak, aslında orijinal maddeden suda hiçbir şey kalmamasına rağmen iyileştirebilmektir. Fakat bizim için önemli olan madde değil, bizi ilgilendiren onun enerji içeriği. Homeopatik bir ilaç ne kadar çok sulandırılırsa daha etkili oluyor. Çünkü onu yavaşlatan madde enerjisinden arındırıp enerjilerinin rahat akışını sağladığımız için. Buradan yola çıkarak şimdi tuz'a geçiyoruz , sözüm ona `beyaz altından - beyaz zehire'. Mutfağınızda bulundurduğunuz tuz, tuz değil, sadece NaCl. Bildiğimiz tuzun ana ögesi ne kadar çok NaCl olsa da aslında doğal tuz kimyasal olarak çok daha fazla elementten oluşuyor. Bunlarda bilinen yaklaşık 84 element, ve NaCl de bunun sadece 2 tanesini oluşturuyor. Doğa, aslında doğal olan her şeyde tamamın olmasını sağlıyor. Buna bakarak insan bedeni de sadece su ve tuzdan oluşuyor, ve bu tuz da aynı doğadaki tuz gibi bu 84 elementten oluşmakta. Ve öğrendiklerimize göre, önemli olan elementin kendisi değil, onun içerdiği enerji, enformasyonu, dalga boyu veya frekans deseni.

Doğal tuzda fizik bedenimizde de bulunması gereken tüm elementler mevcut. Ve vücudumuzda herhangi bir element eksik olduğunda da bunun tuzda mevcut olduğunu biliriz. Bu da %100 rezonans demektir. 1897 yılında, bay Schüßler (Schüßler tuzları'nın kurucusu) insan bedenlerinin yakıldığında geriye kalanın tuz olduğunu tespit etmiştir. Modern bir çöp yakma tesisine gittiğinizde depoların beyaz tuz artıklarıyla dolu olduğunu görürsünüz.. Maddeyi de oluşturan budur. Böylece tuz da bir platonik şekil oluşturuyor. Suyun tetraeder şekli , kuvars'ın heksagonal şekli, tuzun da küp şekli var, 5 platonik şekillerden biri. Bu küp'ün içinde, kristal kafesinin içinde tüm frekans desenleri mevcut. Bedeninizde tuz olmasaydı hiçbir düşünceyi düşünemeyeceğinizi biliyor muydunuz?

Eskiden yemeklere tuz, yemeklerin tuzlanması için değil, düşünme yetisine sahip olabilmek için konulurdu. Kiliselerdeki takdis edilmiş su, belli bir titreşim karakterini aktarmak için kullanılıyor. Veya çocukların vaftiz edilmeleri örneği: çocuğa kendi içindekilerini hayatında güçlendirerek çıkarabilmesi, tanıyabilmesi için vaftiz suyu ile titreşimler verilmekte. Eskiden tuz hakları, tuz savaşları, tuz yolları diye terimler mevcuttu. Tuz'un atom yapısı moleküler değil, elektriksel olarak görünüyor. Tuz'u suya koyduğumuzda ve çözüldüğünde, sole, yani bunların oluşumunun 3 . boyutu ortaya çıkıyor. Ve böylece iletkenlik meydana geliyor. Ve suyu buharlaştırdığımızda tekrar tuzu elde ediyoruz. Bu karşılıklı tesirden dolayı tuzun nötr gücü var, böylece bedende tuz ile her şeyi dengeleyebiliriz; bedenin içinde, dışında, tüm titreşim oranları tamamen nötralize edilebilir. Belki eski geleneklerden tanırsınız, yeni evlilerin evlerinin dört köşesi de tuzlanırdı, bunu da kötü ruhları kovmak veya uzak tutmak için diye açıklanırdı, o zamanın kötü ruhları bugünün negatif enerjileridir.

Artık bugün sadece tuzun kristalin yapısından dolayı radyasyon durumlarını nötralize etmek mümkün olduğunu biliyoruz. Örn. atom çöpü olan radyasyon artıkları tuz depolarında saklanıyor. Bu da tuz'un sırrı, bu sır da onun geometrik şeklinde saklı. Tuz'un içinde fizik bedeni de oluşturan her tür titreşim oranının mevcut olduğu çok eskilerden beri bilmektedir. Örn. bir başbakan, Cumhurbaşkanı Polonya'ya gezi'ye gittiğinde kendisine bir ekmek ve tuz verilir, dostluğun simgesi olarak bir misafir hediyesidir bu. Ve o kişiyle de dost olunur. Masada tuz'unuzu paylaştığınız kişiyle dost olursunuz, çünkü onunla aynı frekansta titreşirsiniz. Bütün bu mitolojiler bizi düşünmeye sevk etmeli. Tuz kelimesi Latince'den `salare'den gelmekte, bu da İngilizce'de salary olarak mevcut.

Eskiden Romalı bir asker beyaz altını maaş olarak paraya tercih ederdi. Haçlı seferler Kudüs'ü dinsizlerden kurtarmak için değil, Ölü deniz'de tuz haklarını elde edebilmek için yapılmıştır. Bu beyaz altının anlamını ve önemini doğru anlamak için tarihi doğru anlamalıyız. Sal kelimesi Latince'de `sol' kelimesinden geliyor, bu da Sole, yani su ve tuz'un oluşturduğu karışımın adı, yine aynı zamanda Latince'de ve İtalyanca'da Sol : güneş demektir. Böylece `sole' sıvı güneş ışığı, biyofotonlar, ışık kuvantları, anlamındadır. Bir çok insanda, bedenlerinde sodyum klorür fazlalığı olmasına rağmen, tuz eksikliği olduğunda, aslında damarlarında ışık olmadığı anlaşılmalıdır, bedenlerinde bütünselliği kaybetmişlerdir.

Dünyadaki tuzlar nereden geliyor?
Milyonlarca yıllar önce, 250 milyon yıla kadar mevcut ana deniz güneşin de etkisiyle kurumuştur. Kuruma esnasında 84 elementin elektromanyetik güçleri tuzun kristal kafesleri arasına bağlanmıştır. Enteresan olan da, bu ana denizin içindeki tuz konsantrasyonu aynı bizim fiziksel bedenlerimizde olduğu gibi oluşu , bu da % 0,97. Ve yine enteresan olan, tuzun içerdiği elementlerin aynıları bedenlerimizde de mevcut. Aynı güneş ışığında olduğu gibi, kristalin `sole' karışımını belli bir ışınım oranına maruz bırakınca, birkaç hafta içinde `hiç yoktan', aslında `her şeyden' amino asitlerin oluşmaya başladığını görüyoruz. Canlılığı oluşturan albümin yapıtaşları, yani organik yaşam oluşmaya başlıyor. Neden ? Sole'nin içinde `hiç bir şey' değil de `her şey' olduğu için !. Şimdi Kimya'dan Fizik'e geçelim: örn. dışarıdan vitamin aldığımızda, mesela askorbikasit (C vitamini), ve biyokimyasal olarak kan değerimizi ölçtürdüğümüzde, kanımızda C vitamininin oranı yüksek çıkacaktır. Fakat bu yeni madde görevini yerine getirebiliyor mu? Her vitamin de bir enformasyon, yani bilgi taşıyıcıdır. Konu bilgiyi taşıyan madde değil, konu enformasyonun, yani bilginin içeriği.

Vitamin nedir?
Çoğu kişi vitamini, bedenin kendisi üretemediği bir madde olduğunu sanıyor ve bu yüzden dışarıdan alınması gerektiğini düşünüyor. Burada yine düşüncede bir bağımlılık oluşturuyoruz. Bir vitamin, çeşitli elementlerin moleküler bağlantısından başka bir şey değildir. Örn. C vitamininde belli bir geometri oluşturup, moleküler yapıyı oluşturan karbon elementidir en etken olan. Ve enteresan olan, bizim vitamin diye adlandırdığımız tüm elementler aslında bedenlerimizde mevcut. Bunu da ispat edebiliyoruz. Ve bedeninizin C vitaminini kendi üretemediğine de inanmayın. Dünyada 10.000 lerce insan artık katı madde almaksızın, sadece su ile besleniyorlar. Şimdi sadece hayvanların C vitaminini üretebileceklerini sanıyorsanız, onları da bizim beslendiğimiz gibi konserve ve işlenmiş gıdalarla beslerseniz, onlar da bu yetilerini kaybedecekler. Biz de beslenmemizi tekrar eskisi gibi, olması gereken gibi uygulasak, yani meyve ve hububatlar, meyva sularının özlerinden , strüktürlerinden, ihtiyacımız olan tüm enerjileri alabilir ve biyokimyasal anlamda vitamin dengemizi kendimiz sağlayabiliriz. Örn. B12 vitamini önemli bir sinir vitaminidir, genel söylentilere göre bedenimiz bu vitamini kendi üretemez, fakat 3 yıla kadar depolayabilir. ve bedendeki stok tükendiğinde sinir hastalığı oluşabilir. Bu yüzden vejetaryenlere et yemedikleri için, ve B12 vitamininin sadece hayvansal gıdalarda olduğu varsayıldığı için , daha çok süt ürünleri yemeleri tavsiye edilir. Vejetaryen ve `veganer' (hayvansal hiçbir ürünü de yemeyenler) ve normal beslenenler arasında yapılan bir karşılaştırma çalışmasında en yüksek B12 değeri `veganer' grubunda tespit edilmiştir. Bağırsak florası hayvansal albümin tarafından işgal altında değilse, kendi B12 vit. oluşturabiliyor. Vitamin aldığımızda da doğal vitaminler aldığımız söylenip sakinleştiriliyoruz.

Peki, doğal özü çıkarılmış ürünler nedir?
Örn. C vit., askorbik asidi doğal ortamından çıkardığımızda, mesela bir meyveden, bize enformasyonunu, yani enerjisini hala verebilecek mi diye düşünmeliyiz. 1999 yılında Berlin Teknik Üniversitesinin 5-yıllık bir araştırma çalışması tamamlanmış ve her gün askorbik asit alan kişilerin bağırsak duvarlarında deliklerin oluştuğu görülmüştür. Askorbik asit bütünselliğinden ayrıştırılarak elde edildiğinden agresif hale gelmiş ve bunun yanı sıra da biyofiziksel olarak hiçbir enformasyon taşıyamadığı görülmüştür. Bu da, örneğin birisiyle konuşmak istiyorum, fakat bütün bedenine ne gerek var, sadece kafasını kullanalım, ağzı nasıl olsa orada diye düşünmeye benzer. İşte böyle bütünselliği bozuyoruz. Aynı olay doğal tuzu kullandığımızda gerçekleşiyor.

İyofiziksel olarak baktığınızda tüm enformasyonu alabiliyor, ve biyokimyasal olarak da tüm bedenimizi dengede tutan elektrolit dengemizi koruyor. Herhalde okul zamanlarınızdan yaptığınız bir deneyi hatırlarsınız. Sadece suda iletkenlik mevcut değil, fakat suya biraz tuz ilave ettiğinizde deney lambanız yanar. Aynı şekilde sizin içinizdeki lambalar da yanar, sizin de iletkenkenliğiniz gerçekleşir. Bedende herhangi bir yerde gevşek kontaktınız oluştuğunda, bir yerleriniz ağrımaya başlar ve bir süre sonra kronikleşir. Bu durumda eski iletkenliğinize kavuşabilmeniz için doğanın tuzuna ve suyuna ihtiyacınız var, rafine edilmiş ürünlere değil. Ufak bir deney yapmanızı tavsiye ederim: dilinizin ucuna biraz tuz serpin ve ne kadar dayanabileceğinize bakın, yaklaşık 30 san. sonra dilinize sanki delik delinirmiş gibi hissedeceksiniz, hatta ağzınızı yıkadıktan çok sonra bile hala diliniz uyuşuk olacak, NaCl bu kadar yakıcıdır. Artık tıp bile tuzsuz beslenmemizi öneriyor. Ve gerçekten de bu söz konusu tuzdan mümkün olduğunca az almalıyız. Yine de bedenimizin tuz ihtiyacı olduğu için günde 0,2 g tuz almalıyız. Fakat diğer rafine gıdalardan dolayı zaten istemeyerek 12 gr. A kadar günde tuz almış oluyoruz. Tuzun bedendeki fonksiyonu , bedenimizin fiziksel anlamda bir arada tutulabilmesi , osmoz işleminin çalışmasını sağlamasıdır. Aksi taktirde 100 litre su bile içseniz, bedeninizde tuz olmayınca yine de susuzluktan ölürsünüz, çünkü tuzun sayesinde aldığınız su hücrelerinize bağlanabiliyor, hücreleriniz elektriğine kavuşuyor ve düşündüklerinizi uygulamaya imkan buluyorsunuz. Ve bedeninizdeki tuz oranı da sizin düşünme kapasiteniz ve şuur derecenizle eşdeğerdir. Tuz olarak tanımladığımız NaCl'nin bedenimiz üzerinde yüksek agresiviteli bir etkisi vardır. Deri ve genelde böbrekler, bu NaCl'yi tekrar ayrıştırmamızı sağlarlar.

Ancak yaşımız ve bünyemize göre sadece belirli bir miktarını ayrıştırabiliriz, günde yaklaşık 5-7 gramını, daha fazlasını değil. İlginç olanıysa, bizim günde sadece endüstriyel gıdalardan, yani konservelenmiş gıdalar olan hazır gıdalardan 12- 20 gram NaCl aldığımızdır ki, henüz bunun içinde kendimizin kattığı tuz yoktur. Bu şekilde bedenimize ayrıştırabileceğ imizden çok daha fazla NaCl almış oluruz. Bedende ayrıştırılamayan kalan NaCl'den bedenimiz kendisini bir şekilde korumalıdır, yani bu agresiviteden. Örneğin bir deney yapalım; 2 adet akvaryum alalım ve birinin içine doğal deniz suyu koyalım ve balığın yaşaması için gereken ortamı sağlayalım, diğer akvaryuma tuzlu, yani NaCl'li su koyalım ve aynı şekilde balığın yaşaması için gereken ortamı sağlayalım. Şimdi eğer balıkları içine koyarsanız, deniz suyunda olan balığın normal yüzdüğünü, diğerinin ise 2-5 dakika sonra zehirlenerek öldüğünü görürsünüz. Bu balıklar bedeninizdeki hücrelerdir ve siz böyle bir ortamda yaşayabileceğinizi düşünüyorsunuz. İşte bu nedenle bedeniniz sizi kendisinden korumaya çalışmaktadır.

Bedeniniz, ayrıştırılmamış olan tuzu bir şekilde nötralize etmek zorundadır ve bunu "değerli " hücre suyunuzla yapmaktadır. Hücrenizin canlılığını sağlayan şey, bedeninizdeki NaCl'yi izole etmek için, nötralize etmek için şimdi kurban edilmek zorundadır ve her defasında 23 katı miktarla. Ayrıştırılamayan her gram NaCl yüksek değerli, yüksek yapılı hücre suyunuzun 23 katına bağlanmak zorundadır ve bununla birlikte hücreleriniz ölürler, bu şekilde bedeniniz kurur. Ve sonrasında aynı ilkbaharda bodrumunuzdan çıkardığınız elmaya benzersiniz, kırışıktır ama hala elmadır, işte bu da bizim yaşlanma sürecimizdir. Bazı insanlar ileri yaşlarda genelde sadece %58 sıvı ihtiva ederler. Tam bu durumda çok su içmek gereklidir, günde en az 2 litre , ancak yaşlılıkta insanın artık susuzluk hissetmez, çünkü susuzluk hissi artık yoktur, çünkü bedende çok az tuz vardır, ancak bu durumda osmose sağlayan tuzdan söz etmekteyiz. Ve eğer tuz alırsanız, o zaman doğal bir susuzluk hissiniz olur. Ancak biz "Tuz"dan bahsediyoruz, NaCl'den değil! Beden, ancak belirli bir dereceye kadar hücre suyunu nötralize etmek için kurban edebilir, çünkü daha fazlası ödem oluşumuna sebep olur. Bunlar, hazır gıdalarla almış olduğunuz diğer anorganik cüruflar için mükemmel bir çöplük olarak hizmet eden su dokularıdır. Ve birdenbire ağırlaştıkça ağırlaşırsınız. Şimdi beden kendisini tekrar korumak zorundadır.

Koruma için bedenin bir sonraki adımı rekristalizasyondur . Kristallerin basınç ile büyüdüklerini öğrenmiştik. Ve bunlar dağlarda büyürler. Bedenimizin dağları da kemiklerimizdir. NaCl rekristalizasyona başladığında kristaller buralarda büyümeye başlar. Ancak bunun için NaCl daha hayvansal albümine ihtiyaç duyar. Ancak bedeninize aldığınız tüm elementlerin öncelikle ayrıştırılmaları gerekmektedir. Ve bu da albüminde amino asitler demektir, bunların teker teker kombinasyonları ile , bunun için 347 trilyon kombinasyon mümkün, bedensel albümin oluşabilir, diğer adı ile kas dokusu. Fakat bu amino asitlerin tümü örn. hayvansal albüminde bulunmayan Lysin veya Triptosan gibi, katılamadığında gerekli olan 347 trilyon kombinasyon imkanları oluşamaz. Ve böylece almış olduğunuz albüminin hiçbir değeri olmaz, bedeninizde küçük kristaller olarak kalır. Bunu, karanlık zemin mikroskopisi yapan doktorunuzda kendi kanınızla yaptırabilir ve böylece bu yöntemle ışık yandan gelerek kanınızın üç boyutlu halini, yani canlılığını görebilirsiniz. Böyle bir deneyden önce bir bardak süt içerseniz, sindirilemeyen albüminin nasıl da nereye gideceğini bilemediğini görürsünüz. Albümin vücuttan dışarı çıkabilmesi için asit ürik geliştiriyor. Vücut, bu asit ürik'in sadece bir kısmını atabiliyor, bir kısmı da bedende NaCl ile birlikte kemiklerin üzerinde kristal tortular oluşturuyor, kemiklerin kalınlaşmasına sebep oluyor. Mafsalların üzerinde oluşan bu kristallenmeden dolayı sürtünme oluşuyor. Sürtünme de iltihaplara sebep oluyor.İltihaplar şişmelere sebep oluyor ve sinirlerin üzerinde oluşan baskıdan dolayı ağrılarınız başlıyor.

Doktora gittiğinizde de size romatizma, artrit, artroz, gut teşhisi konulacaktır. Kemiklerinizin üzerinde birikmiş olan bu "çöpler" den dolayı ölmek istemiyorsanı z, onlardan kurtulabilmeniz için rafine işlemiyle ayrıştırılmış olan antagonistlere ihtiyacınız var. Size tavsiyemiz:kendinizi rafine edilmiş İnorganik olarak moleküler bir yapı oluşan ürünlerden ve insanlardan koruyunuz. Sonuçta, damarlarınızdaki tuz sayesinde bedeninizde ölçülebilir enerji, ölçülebilir elektrik oluşuyor. Örn. hastaneye götürülmek üzere ambulansa alınan bir kazazedeye tuz infüzyonu verilir, kana destek olmak üzere değil, elektrik devresini tamamlamak için. Devre kapanamadığı taktirde, ışıklarınız sönecektir. Bunun için de NaCl'ye değil, gerçek tuza ihtiyacınız var. Bu tuzun içindeki tüm anatagonistlere, yani diğer tüm elementlere ihtiyacımız var. Aynı çamaşır makinasının kireçlenmesinde kullandığınız Kalgon tuzu gibi, bedeninizde de moleküler bağlantıları çözüp atmanız lazım. İnorganik olarak oluşan moleküler bağlantılar tekrar düzene maruz kalarak parçalanıp, çevreleri su ile kaplanarak, hidratize olarak, iyonlar halinde dışarı atılabilmekte.

Çamaşır makineniniz de kullandığınız Kalgon hapları da tuz haplarıdır, kendinize de böyle bir "tuz tableti" verin, vücudunuzda oluşan inorganik moleküler bağlantılar tuzun sayesinde kırılsın ve suyun sayesinde de vücudunuzdan atılabilsin. Tuzun çözelti etkisi elektriksel yapısından kaynaklanıyor, bu özelliği de endüstride kullanılmakta. Dünyadaki tuz üretiminin %93-94'ü direkt olarak endüstriye gidiyor. Onsuz ne plastik, soda, yumuşatıcılar, deterjanlar, ne de yağlar, üretemezdik. Kimyasal ayrıştırma işlemleri için en temiz NaCl gerekli. Bu işlemler için doğal tuzun içindeki diğer elementler kimyasal reaksiyonları etkileyeceğinden önce rafine işlemleri ile çıkarılarak sadece NaCl'in geri kalması sağlanıyor. Bu işlemler için ayrıştırılan tuz'dan endüstride kullanılmayan %6'lık kısımda gıda sektörüne aktarılıyor. Bu yüzden de eskiden uğruna savaşlar verilen tuz, diğer adıyla beyaz altın, artık çok ucuza her yerden elde edilebiliyor. Ama elinize geçen tuz artık gerçek tuz değil, elinizde bir artık mahsul tutuyorsunuz, bu da yoğun agresivitesinden ve fiyatından dolayı gıda sektöründe gıdaları uzun süreli muhafaza etme işleminde, konserve işleminde kullanılıyor ve tüm hazır gıdaların uzun ömürlülükleri bu şekilde sağlanıyor. Kalan bir kısım da yemek tuzu olarak, içine bir de ayrıca mineraller eklenerek, örneğin iyot, sofralarımıza geliyor. Fakat vücudunuzda fazla nitrat bulunduğunda bu iyot sindirilemez, bunun için önce fazla nitratı dışarı atabilmeniz gerekir.

Almanya'da artık endirekt olarak iyot ilave ediliyor; her fırıncı, her kasap bu tuzu kullanmak zorunda. Fakat bu iyotlama işleminden sonra hastalıkların oranı %28 arttığı da gözlenmiştir. Kalp çarpıntıları, kalp ritm bozuklukları, yorgunluk, konsantrasyon eksiklikleri, uzun süre iyileşmeyen yaralar, kronik akne gibi rahatsızlıklarda artışlar mevcut. İyot alımı ile bedeninize yüksek agresivitesi olan bir metal almış oluyorsunuz. Buna ilaveten tuzlarınıza bir de fluor ilave edildiğinde, irade gücünüz tamamen zayıflıyor. Tuza, kimyasal isimleri çok fazla yer tutacağından üzerinde hiçbir zaman yazılmayan ve zaman zaman harfler ve rakamlarla kısaltılan (E-530, E-533, E 550 gibi) maddeler de ilave ediliyor. Örn.sofra tuzunun iyi serpilebilmesi için alüminyumhidroksit ilave ediliyor. Ve bu tuzu çocukluğunuzdan itibaren yiyorsanız, Alzheimer hastalığına yakalanmama şansınız da çok düşüyor. Beyninizde sinir iletişim hatlarında içtepiler iletilemedikçe, adınızı bile hatırlayamazsınız. Ve siz tekrar gerçek doğal tuz almaya başladığınızda, bedeninize ihtiyacı olanı, eksik olanı sağlayarak kendinizi şifalandırırsınız. Fiziksel veya manevi şekilde biriktirdiğiniz her şey önce tekrar ortaya çıkar, bundan dolayı önce ağrınız olan yerinizde iltihaplanma oluşur ve ardından iyileşme gerçekleşir. Doktorunuzun dediğinin aksine yüksek tansiyonda veya düşük tansiyonda da doğal tuz ile yapmış olduğunuz %26'lık `sole' yi içtiğinizde denge sağlanacaktır.

İçtiğiniz tuz/su karışımından dolayı morfogenetik alanınız tamamen rejenere olur ve organlarınız eski enerjilerine kavuşur. Buna benzer uygulamayı yıllarca hamam kürleri ve terapileri ile gerçekleştirmekteyiz. `Sole' ile bir küre başladığınızda bedeninizin bataryalarına sıvı güneş ışığı vermiş oluyorsunuz. Bir inceleme çalışması çerçevesinde şifalı bir maden ocağına gidilmiş. (Berchtesgaden' de (Almanya'da) böyle bir maden ocağı mevcut) buna tıpta Spelyoterapi deniliyor. Buraya çeşitli alerjileri, astımları olan hastalar iyileşmeye gönderiliyor. Böyle bir tuz madeninde tuzların iyonal etkilerinden dolayı tertemiz bir hava mevcut, havada hiçbir toz zerreciği yok. Bunun yanı sıra şifayı gerçekleştiren başka etkenler de mevcut. Örn. Velicka'da yerin 226 m altında bir tuz madeninin içinde gerçek bir hastane kurulu. Buraya yılda yaklaşık 3000 hasta gelmekte ve %97'si iyileşip çıkmaktalar. Bu kadar derinlerde yerin altında milyonlarca tonluk tuzun altında muazzam jeomanyetik frekans desenleri yayınlanıyor. Bunlar da hastaların bedenleri üzerinde rezonans yaparak etki yapıyor. Deney olarak farklı hastalıklara sahip kişiler bu madene götürülmüş. Örn. ciğerlerinde rahatsızlığı olan bir hastanın 2,5 saat sonra ciğer değerleri tamamen normale dönmüş ve 2 saat boyunca da bu şekilde kalmıştır. Örn. bu hastalıklı ciğerin frekansı rahatsızlığından dolayı 58 olmuş ve aslında 40 olmalı. Böyle bir durumda bu hasta günlerce bu madene gönderildiğinde eninde sonunda maddesi de enerjisine uyum sağlayarak değişecektir ve iyileşecektir. Herşey sadece zamana bağlı. Fakat herkesin böyle bir madene gitme imkanı olmadığından bu uygulamayı evde `sole' ile gerçekleştirebiliriz. Bunun için gerçek doğal kristal tuza ihtiyacımız var, buna da jeolojik olarak `Hallith' diyoruz. Hallith kelimesi de : hall = titreşim, lith=ışık'tan kaynaklanmaktadır.

Daha önce de anlatıldığı gibi istediğiniz kadar Ca-tableti yutabilirsiniz, fakat sadece 1 havuç yemiş kadar kalsiyumu bedeninize almamış olursunuz. Demek ki konu miktar değil, hücrelerin alabilme kapasitesiyle ilgili. Hücrelerimizin belli açıklık ölçüleri var, biz buna tıpta semipermiyabilite diyoruz. Ve bu yüzden hücrelere 1/100.000 gr'dan daha küçük olan her şey girebilir, daha büyük olanlar dışarıda kalmak zorunda. Bu yüzden sebze ve meyvelerin içindeki mineraller iyonal olarak bir geometriye sahip olduklarından organik yapılarıyla hücrelerimize girebilir ve asimile edilebilirler. Fakat yapılarını bozduğumuz minerallerin hücrelere girebilme şansları asla olamaz. Bu da mineral ihtiyacımız için kahvaltı tabağımıza çelik bir çiviyi koymaya benzer. Elementlerin bu şekilde hücrelerin içine girebilme durumlarına koloidal durum denir.

Doğadaki kristal tuzu endüstriyel bir şekilde çıkarma imkanımız yok, çünkü bu kristaller yıllarca basınç altında oluşarak madenlerde damarlar içinde gelişiyor ve bunun için doğada çok bulunan kaya tuzundan 100 kg çıkardığınızda doğal sadece 1 kg kristal tuz elde edebiliyorsunuz. Fiyatının da yüksek olması buna bağlı. Himalaya'dan gelen böyle yüksek basınç altında oluşmuş olan bir kristal tuza biyofotonemisyon ölçümleri yapıldığında, bu da onun ışık enerjisinin ölçülmesi anlamına geliyor, başka kristal tuzlarla karşılaştırmada bu tuzun mükemmel kristal yapısından dolayı 100 misli fazla enerji olduğu ortaya çıkıyor. Bu tuzu doğal su ile karıştırdığınızda, kısa bir süre içinde % 26'lık `sole' dediğimiz bir karışım oluşacaktır, Bu karışımın çok yüksek dezenfektan etkisi olduğundan uzun süre saklanabilir. Bu `sole'den her gün 1 çay kaşığı dolusu alıp bir bardak doğal su ile birlikte içen 123 hasta üzerinde yapılan kan ve idrar testlerinin sonucu aslında ayrıştırılamayan hayvansal albüminin bile tekrar idrarla dışarıya atılabildiği görülmüştür.

Kanınızda tuzdan dolayı oluşan düzen şekilleri bu kadar güçlü ! Kanınız aslında deniz suyu-benzeri bir sıvıdan başka bir şey değil. Bu `sole'den her gün bir çay kaşığı doğal su ile karışık içtiğinizde 6 dakika içinde elektrolit dengenizi düzeltmiş oluyorsunuz. Burada enteresan olan bedenimizin asit-baz dengesini tuzun sağlıyor olması. Normal koşullarda bedenimizde %70 baz ve % 30 asit olmalı, fakat gıdalarımızın endüstriyelleşmesinden dolayı bu denge %80 asit - % 20 baz'a doğru kaymış durumda. Uzun vadede fazla ekşimeden dolayı, hücrelerimizin strüktürleri de bozulmaya başlıyor. Kanserli hastaların %90'ında kronik ekşime olduğunu ve bu hastaların %98'inin kanlarında hayvansal albümin olduğunu biliyor muydunuz ? Kanserin de beslenmesi gerekiyor ve sizin ihtiyacınız olmayanlarla besleniyor. Prensipte bu ana sebeplerden kurtulmaya çalışmalısınız, doğal asit-baz dengenizi korumaya çalışın. Bunun için de doğal tuz gerekli. Bedenimizde kan dolaşımı sistemimiz olduğu gibi bir de kapalı tuz devir daimi mevcut. Gıda aldığınızda kanınızdaki tüm tuzlar uyarılır ve sindirme işlemi için yardımcı olurlar.

Yemeği ağzınıza aldığınız anda kanınızdan tuz midenizin hücrelerine doğru yönlendirilir, orada ayrıştırılır, yani iyonize olur, klor iyonu bedeninizdeki suya gider onun sadece hidrojenini alır ve hidroklorürü oluşturur. Bu hidroklorür sayesinde biraz önce yediğiniz yemekler parçalanır, fakat hazmedilemez. Bu işlem tuzdan ayrıştırılan sodyumun karbondioksit ile sodyum bikarbonat oluşmasıyla gerçekleşir. Daha önce yediğinizi asitlerle parçaladıktan sonra bu bazlı bileşim hazmettirmeye yarıyor.. Bütün bu işlem bittikten sonra tuz tekrar kanınıza geri dönüyor ve böylece sizin asit-baz dengenizin korunmasını sağlıyor. Midenizde zaman zaman ekşime hissettiğinizde bir bikarbonat hapı aldığınızda, aslında hidroklorür üretimini teşvik etmiş olduğunuzun farkında değilsiniz. Bedeninize kendi muhteviyatında ne varsa onu vermelisiniz, böylece kendi kendini nötralize edebilecektir. Bu `sole' sayesinde bedeninizden atıkların çıkması sağlanacaktır. Örneğin et yediğinizde, bedeninizde çürümek zorunda. Çürüme işleminden sonra atıkları çok hızlı bir şekilde atamayınca kanda yine fazla ekşime oluşuyor. Bu da bağırsaklarda çürüme işlemine sebep oluyor. Böyle bir durumda `sole' içme kürü uyguladığınızda birkaç gün ishal olacak ve bedeniniz kendi kendini rejenere edecek. Sadece bir çay kaşığı `sole' ile 6 dakika içinde bedeninizde bulunan 650 çeşit mikrop, bakteri, virüs ve mantar çeşitlerini nötralize edebileceğinizi biliyor muydunuz ? Bu da doğal olarak, bedeninizde tekrar strüktür, geometri, koruyucu duvarlar oluştuğu için böyle gerçekleşecektir. Eğer herhangi bir cilt hastalığınız varsa, doktorunuz size denize girmenizi önerecektir, çünkü burada ihtiyacınız olan titreşim desenleri mevcut, bedeniniz tekrar bu enerjiler ile dolacaktır. Özellikle cilt sorunlarında bedeninizin içinde bir şeyler olduğunu düşünmelisiniz, çünkü cildimiz en büyük boşaltım organımız. Bu yüzden yüzünüzdeki her sivilcede içerideki düzensizliği görmeye çalışın. Çoğunlukla kanımız temiz olmadığında dışarıya sivilce, siğil, ben, mantar olarak yansır.

Kanınızı temizlediğinizde, ona tekrar strüktür, geometri kazandırdığınızda, ister `sole'/su karışımı içerek, ister sadece `sole' cilde sürerek bunu yerine getirebilirsiniz. Zaten mantar da sadece strüktür, yani geometri olmayan ortamlarda büyüyebilir ve çoğalabilir. Mesela deokristallerini kullandığınızda, koltuk altınızdaki cildinizin alanını nötralize etmiş oluyorsunuz. Diğer deodorantları kullandığınızda terlemeniz engellenmeye çalışılıyor, fakat terlememiz gerekli. Sadece neden kötü koktuğumuzu düşünelim. Fazla ekşimeye maruz kaldığımızdan burada bakteriler oluşabiliyor, bunlar da kokulara sebep oluyor. Bu küçük deokristaller ile bu alanı nötralize edebilirsiniz ve böylece bakteriler için meydan oluşmaz. Bu nötralize işlemini solunum yolu hastalıklarında `sole'ile buğu yaparak da uygulayabilirsiniz. Tuzlu suyun buharını teneffüs ettiğinizden 25 dakika sonra balgamınızla birlikte belki 10 yıl önce içmiş olduğunuz antibiyotikler bile çıkacaktır. Bu doğal tuzu yemeklerinizde de kullanmalısınız, çünkü bedeninizde ne kadar zararlı madde varsa, bu tuzun etkisiyle nötralize olacak ve zamanla atılabilecektir. Profesyonel sporcular da elektrolit dengelerini sağlayabilmek için bu tuzu yalıyorlar ve böylece kas tutukluğuna sebep olan magnezyum eksikliği meydana gelmemiş oluyor.

Genelde bağımlılık durumlarında beden kendi eksik olan ihtiyacını başka birşey ile karşılamaya çalışıyor. Örneğin şeker de aynı rafine edilmiş tuz gibi çok agresiftir. Mesela şekere düşkün olan çocuklara bir süre `sole'/su karışımı her gün verildiğinde, şeker arzuları azalacaktır ve dengeye gireceklerdir. Mesela bu eroin bağımlılarında da uygulanabilmekte ve sonuç olarak,  %60'ında başarılı olmuş duruma gelinmiş çünkü bedenlerindeki dengeden dolayı artık eroine ihtiyaç duymuyorlarmış.

Cilt hastalıklarında bütün vücudu %1'lik 37 derecelik bir tuzlu suya soktuğumuzda, bu suyun içinde banyo yaptırdığımızda, vücut sudan ihtiyacı olduğu her şeyi alabiliyor ve sanki 4 gün boyunca oruç tutmuş gibi zararlı toksinlerini cilt vasıtasıyla atabiliyor.  Bir vaka çalışmasında, 12 yaşında tüm cildi yaralarla kaplı, nörodermitis teşhisli bir hasta için ailesi tüm başvurulabilecek yerlere başvurmuş ve hastalığın iyileşmez olduğu düşüncelerle sonunda bu çalışma kapsamına alınmış. Bu kızın tüm kortizon ve antibiyotiklerini kesilmiş ve 3 ay boyunca su- tuz kürleri uygulanmış. Bu sürenin sonunda kızın tüm yaraları geçmiş ve iz bile kalmamıştır. %1'lik kürleri gözlerimize de uygulayabiliriz, her gün 4-5 dakika boyunca 2 defa tuzlu suyla göz banyoları yaparsak, gözlerimiz daha parlak, bakışlarımız daha berrak olacaktır. Aynı şekilde su-tuz karışımını dişlerindeki asitlerden oluşan taşları temizlemek için de uygulayabilirsiniz, her gün dişlerinizi bu suyla fırçalayıp istikrarlı bir şekilde devam ederseniz taşların gittiği gibi dişlerinizin de beyazladığını görebilirsiniz. Yüzünüze krem yerine, nemlendirici olarak da tuz-su karışımını sürebilir, cildinizin nem dengesini sağlayabilirsiniz. Bedeninizde herhangi bir dokunun strüktürel yapısı değişmeye başlamışsa, orada kanser oluşacaktır. Bunun için yine üst nanometrekerde bulunan belli bir dalga boyuna ihtiyacınız var. Bunu da dışarıdan tuz kristal lambaları ile yapabilirsiniz. Havada dengeli bir iyon potansiyeline ihtiyacımız var, mesela havadaki negatif iyonlar pozitiflere göre 2/3 oranındaysa aynı deniz iklimi gibi bir ortam yaratmış oluruz.

Tuzun titreşim frekansı aynı bizim bedenimin frekansı gibi olduğundan bu da tuz kristal lambalarında kullanılmakta. Örneğin bizim beynimizin elektriğini ölçtüğümüzde 8 Hertz civarındadır, aynı frekansı bu lambalarda vermekte. Televizyon seyrederken 100 - 160 Hrtz. civarında frekanslara maruz kalıyorsunuz. Bu yüzden neden bir süre sonra sinirli olduğunuz belli: bedeniniz 20 misli frekansa maruz kalıyor Lütfen buradaki konuyu sadece su ve tuz olarak ele almayalım, esas konumuz enformasyon ve bilinç. Böyle baktığınızda bedeninizin mükemmel bir araç ve şuurunuzun da efendi olduğunu göreceksiniz. Sizin her şeyi elde edebilmeniz sadece kendi sınırsızlığınıza bağlı. Bunun için de önce her şeyi bilmeniz ve anlamanız gerekiyor. Kararlarınız içgüdülerinize, duygularınıza göre belirleyin, sadece mantığınıza göre değil. Bu şekilde doğru yolda ilerlersiniz. Zaman zaman da sorunlarınız olduğunda, unutmayın ki her dezavantaj kendinde çok daha büyük bir avantajın çekirdeğini barındırmaktadır. Bunu sadece görmelisiniz. İyi veya Kötü diye hiçbir şey yok. Her şey sebep ve sonuçtan oluşuyor. Şu an oynayan film kendi çevirdiğiniz filminiz ve onu her istediğinizde değiştirebilirsiniz. Bu sizin bilinçlilik, şuurluluk durumunuza bağlı. Ve yardıma ihtiyaç duyduğunuzda sizinle aynı frekansta olan insanlara gidin, onlardan yardım isteyin. Idealistlere destek olun. Doğayla uyumlu olun, çünkü doğa yalan söylemez.

 

Yukarıda derlediğim bilgilerle yola çıkarak bir çok açıdan size konuyu aktarmaya  çalıştım..Tabi benim için en önemlisi ise sizlere doğru bilgiler edindirmekti..Bunun için uzman arkadaşlarımın desteği gerekiyordu..Onlarda bu bilgilerini esirgemediler..Kendilerine burada bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum...

 

Derleyip düzenleyen: Çiğdem Demirezen

 

 

 

Salih ERDAGI bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 9
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 6157
Kayıt tarihi
: 20.10.11
 
 

1972 yılında Almanya'da doğdum. Kendimi yenilemeyi seven biriyim. Ege Üniversitesi Elektronik Paz..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster