Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Ocak '07

 
Kategori
Genel Sağlık
Okunma Sayısı
587
 

Üç Aliler

Üç Aliler
 

Sene doksan beş daha yolun yarısındayız. Yer Marmara Üniversitesi üroloji servisi. Olacak ya! Koğuşta toplamı üç kişinin hepsi de alilerden oluşmuş. Onlara artık yaşlarına göre küçük, büyük, ortanca diye sesleniyoruz. Ben ziyarete gittiğimde büyük ali; servisi dolaşan doktor heyetine ‘rest’ diye bağırıyor, ‘nen var?’ diye soran profesöre ise ‘ kare ali var.’ diyor desem, herif hakkında birazcık ipucu vermiş olurum sanırım. Bu arada koğuşun mahpushanelerde ki idam mahkûmlarına ayrılan özel koğuşlara benzer işlevi olduğunu da ekleyeyim.

Oradaki personelin ‘Gidiciler’ gözü ile baktığı bu koğuşta ki üç alilerden en küçüğünün öyküsünü biraz merkeze alarak anlatayım dilerseniz. Küçük ali fidan gibi körpecik bir genç. Üniversite mezunu olmakla kalmayıp kültürlü diyebileceğim kadar da kendini geliştirmeyi başarmış. Ölüm fikri ile yüzleşip onu yenmeyi de başarmış. Koğuştakileri özellikle büyük aliye takılmaları ile gülmekten, odayı değil tüm servisi kırıp geçiriyor desem inanın. Yazıyı çok uzatmamak adına, şahit olduğum anı öykülerden bir tanesi ile yetineyim.

Büyük alide hikaye çok. Geçirdiği hastalık ve ameliyat sayısı geçirecekleri hariç, altı olmuş. Hastanelerde yaşayanlar bilirler. Her sabah; en başta proflar, doçlar olmak üzere, arkada uzman doktorlar, asistanlar, mezun olmadan önce tüm servislerde çalışmak zorunda olan kızlı erkekli tıp öğrenciler, kıdem ve rütbe sırasına göre sabah içtimasında koğuşlardaki hastaları dolaşmaya başlarlar. Kısa muayeneler sonrasında asistan ve öğrencilere de hastalar üzerinde tatbikatlar yapılır.

Koğuşta nedenini çözemediğimiz ve bir türlü söylenmeyen bir uygulama var ki, her sabah, profların gözetiminde, o güzelim kız öğrencilerinin gözü önünde olmakla kalmayıp, eli önünde tekrarlanıyor. Odaya ilk geldiklerinde proflardan birinin talimatı ile sıra hangi kız ya da erkek öğrencide ise, o hemen eldiveni takıyor. Bizim büyük ali ise rutinleşen bir alışkanlıkla, tül gibi bir perde ile ayrılan bölüme girip; iki büklüm halde başı secdeye varır gibi başını yere dayayıp, donu indiriyor. Bu arada o günkü sıradaki kız-erkek asistan ya da öğrenci, sıkılı ellerinin orta parmakları dik açılı açık halde, artık neye bakıyor kontrol ediyorlarsa ediyorlar diyeyim.

Daha bu olay bir iki demeden küçük ali de kaş göz oynaması ve kıkırdamalar başladı.
Üçüncü, dördüncü derken;

— Abi ne var?
— Abi ne buldular?
— Niye hep Seninkine bakıyorlar?
— Gurban olduğum abim ne olur, bide bana göster?
— Abi mutlaka Seninki çok özel?
— Her gelen niye parmak atıyor?
— Seninki ballı mı?

Gibi onlarca imalı, sokuşturmalı sorular büyük aliyi pel perişan etti desem inanın. Büyük alinin cevaplarının dozu da arttıkça, koğuş kapısının önü kıkırdayan, gülüşen, kahkahadan kırılan personelden geçilmez oldu.

Ama iş o raddeye vardı ki, bir gün sabah içtimasında; büyük alide bir surat, bir surat ki, gören ‘Amman ne nalet adaaam!’ der, o dakka yolunu yönünü değiştirir.

Neyse efendim. Bizim Büyük Ali döşeğin ortasında dimdik oturuyor. Proflar, hocalar yalvarıyor ki, ( orta parmağı göstererek) hadi muayene edelim diyorlar. O, Nuh diyor peygamber demiyor.

Kenarda sanki hiçbir şeyden habersiz gibi, masum masum oturan küçük aliyi göstererek;

- Bununkine de bakın, yoksa büyük yemin ettim bi daha göstermeyeceğim.

Nitekim inat etti, o gün ne gösterdi, ne de parmaklattı. Amma o gün konsül denen o heyette öğrenciden hocasına kim varsa gülmekten yerlerde desem inanın.

İşte şimdi, bu derece muzip küçük alinin hikayesine kaldığımız yerden devam edelim. Alideki vücudu görseniz hasta olduğuna yemin billah etmeyince inanmazsınız. Günde iki-üç saat spor yapmayınca rahat edemediğini söylüyor. Yenice nişanlanmış, yaz ayları için evlilik hazırlıkları yapıyorlar. Tuttukları eve beğendikleri eşyaları birer birer yerleştiriyorlar. Dediğim bir zamanda küçük alide hafiften idrar problemleri baş gösteriyor. Derken doktora, o da acilen İzmit’ten İstanbul’a havale ediyor.

Film, tahlil, estek köstek derken iki böbreğinde çürümenin son safhasında olduğu tespit ediliyor. Doğuşunda mel’un bir ebenin, doğum sırasında çocuğun o bölgesini sıkıştırması ile başlayan çürüme yıllarca sinsi bir şekilde ilerlemiş gitmiş. İlaçla falan bir süre daha gidebileceğini sonrasında makineye bağlı yaşayacağını hocadan gizlice öğreniyorum. Nişanlısı bari eciş bücüş biri olsa, hadi bari neyse, o tarafa bari üzülmeyeyim diyecem. Lakin bi güzel, bi güzel ki sormayın gitsin. Güzelliği kadar; ‘anca beraber kanca beraber’ diyebilecek kadar vefa dolu bir yüreğe sahip. Bir araya geldiklerinde birbirlerine bakışlarını görmeyeyim diye başka koğuşlara saklanıyorum.

Buraya uyar mı, uymaz mı bilmiyorum? Ama yazmadan da duramayacağım için affınıza sığınıyorum.

Bizim oralarda tüfekçiliği ile Dünyaca ünlü bir Huğlu Kasabamız var. Tüfekçilikleri öyle ünlü ki, sattıkları kimi tüfeklerin baretta markası vurulduktan sonra, bizim marka manyaklarına satılmak için Türkiye’ye sipariş üstüne gönderildiği, kooperatiflerinin vitrininde sergilenir halde, ispatlıdır. Neyse, konumuz o değil. Burada bir baba iki oğuldan oluşan bir aile var ki, Hacivat ve Karagöz’ün günümüz Huğlusunda yaşayan tıpatıp örnekleridir. Tembelliğimden emekliliğime havale ettiğim, hikâyelerini kitaplaştırmayı becerirsem bunun boş bir iddia olmadığı anlaşılacaktır diye umuyorum.

Ailenin oturduğu evin arkasında, her köy evinde var olduğu kadar, ihtiyaçlarını karşılayacak oranda meyve ve sebze yetiştirdikleri yarım dönüm kadar bir bahçeleri var. Martın zemheri soğukları çıkanda ailecek bahçeyi bellemek ile başlayan bir hummalı ekim, dikim, bakım, sulama aşaması başlar. Başlar ki ter topuktan akar gider. İşte böyle bir zorlu mücadele sonunda, mayıs ayının başları gibi; gaveteler, hıyarlar, tere, marul, fasulyeler baş ve boy gösterirler. Tabiî ki, bu manzaraya bakmak bile ayrı keyif olduğunu söylememe bilmem gerek var mı?

Neyse efendim, mayıs ayının bir gece yarısı bir gök gürültüsü ile ailenin babası yataktan fırlayıp, pencereye oradan da canhıraş bir şekilde yalınayak cıs cıbıldak bahçeye koşar.

Ne görsün? Ceviz gibi dolu taneleri bahçeyi yerle yeksan etmez mi?

Baba; ağlamaklı bir sesle, başı göklerde, bir eli sol omuzdaki hata günah yazıcı melaikeyi gösterip, diğer elinin açık avucuna yazı yazar taklidi yaparak HAYKIRIR.

— Hey kurban olduğum, şunu biz yapsak, hemmen yazdırırsın.
— Peki! şimdi biz ne edelim, ne diyelim?

Diyeceğim odur ki, Huğlu’lu Baba’nın sevgi dolu sitemkârlığının benzerini, küçük ali etmemiş ise de, ben onlar adına ettim deyip, günahsa günahımı itiraf etmiş olayım.

Ve bugünkü yazıyı daha fazla uzatmadan, gidiciler koğuşundaki Üç Alilerin üroloji servisinde yaşayıp yaşattıkları bir yana, içlerinden yaşayabilen tek alinin aylık yıllık kontrolü için her gittiğinde; tüm akademik personelin hüzünlü bir gülüşle de olsa, üç alileri ve öykülerini yâd ettiklerini iletelim. Diğer öyküler kısmet olursa başka zamanlara deyip noktalayalım.

Her ne olursa olsun; en büyük servetin sağlık olduğunu hiç unutmamanızı ve her daim mutlulukla kalmanızı diliyorum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 15
Toplam yorum
: 12
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 1747
Kayıt tarihi
: 15.01.07
 
 

1960 yılında doğmuş, kendi tabirimle ''Kayıp Kuşak'' olarak adlandırdığım 1970 kuşağından, Eğitim..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster