Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Temmuz '06

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
3349
 

Üç Yürek, Bir Kitap: Divanü Lügat-it Türk’ün Yeniden Doğuş Hikayesi

Üç Yürek, Bir Kitap: Divanü Lügat-it Türk’ün Yeniden Doğuş Hikayesi
 

Geçenlerde internette gezinirken Divanü Lügat-it Türk hususunda birkaç yazıya rastladım. Bu yazılarda Divanü Lügat hakkında verilen yalan yanlış bilgiler üzerine, Divan’ın ikinci doğuşunun kısa bir özetini yapma ihtiyacı hasıl oldu.

Rastladığım yazının biri kitabın İstanbul’da elde edilişinden, elde eden kişiye ve mütercimine kadar fahiş hatalarla doluydu. Kitabın kazanılmasına, deyim yerinde ise yeniden doğumuna vesile olan insandan zikredilmemesi bir yana, kitabı harab halinden tekrar düzene sokup basımını bizzat tetkik eden şahsın ismi yanlış yazılmış idi.

Uzun yıllar varlığı kitap hastaları tarafından bilinen lakin kimsenin göremediği Kaşgarlı Mahmud’un büyük eserini sahaflar çarşısından Kitapçı Burhan Bey’den, 1916 yılında otuz altın lira değeri ve üç altın lira bahşiş karşılığı satın alan Ali Emiri efendi, Yemen’de olduğunu işittiği bir kitabı almak için çalıştığı kurumdan izin alamayınca istifa etmeyi düşünecek kadar gözü kara bir “kitap delisi” idi.

Ali Emiri Efendi, Fatih’teki Feyziye Medresesi’ne yirmi bin cilt kitapla doldurduktan sonra, ki bu kitapların on altı bin cildini kendi maaşı ile almıştır, adına “Millet Kütüphanesi” diyerek halka açan bir kitap aşığıydı. Ali Emiri Efendi’yi bu yönü ile sivil kütüphaneciliğin ilk ve son temsilcisi olarak nitelendirebiliriz.

Otuz lira değil otuz bin lira değeri olduğunu bildiği, çevresine “Bu kitap değil Türkistan ülkesidir….Bu kitaba hakiki kıymet vermek lazım gelse cihanın hazineleri kafi gelmez” dediği Divanı başına bir şey gelir diye uzun süre kimseye göstermez. Kitabın Ali Emiri Efendi’de olduğunu duyan Ziya Gökalp koşarak kitabı görmeye gelir lakin ona da göstermez.

Harap haldeki kitabın tekrar düzenlenmesi gerekmektedir. Bu noktada, kitabı Türkçeye kazandıracak diğer bir isim devreye girer; Kilisli Muallim Rıfat Bilge. Ali Emiri Efendi, Muallim Rifat Bey’e rica ederek kitapla ilgilenmesini ister. Rifat bey zaten bu teklifi beklemektedir. İki aylık geceli gündüzlü uğraştan sonra kitabın formaları toparlanır, sayfaları tanzim edilir, sayfa numaraları verilir. İşin sonunda iki bahtiyar adam göz yaşları içinde bir birine sarılır.

Ali Emiri Efendi öyle mutlu olur ki, emeğine mükafat olarak Rifat Bilge’ye evinin yarısının tapusunu teklif eder; o ise kitabın tekrar basımının kendisine en büyük mükafat olacağını söyler. İşte Divan böylesi “fena-fil kitab” iki divanenin elinden geçmiştir.

Divan düzenlenir lakin tekrar basımı için Ali Emiri Efendi razı edilememektedir. Kitabın başına bir şey geleceğinden o kadar korkmaktadır ki kitabı basacak insanlara teslim etmek istememektedir. Ayrıca zamanın idaresinden ilgi beklemektedir. Bunu hisseden Muallim Rifat, kitabın ismini duyunca “Leyala’nın adını duymuş zavallı Kays gibi ah çeken” Ziya Gökalp’le görüşerek devletin ilgisinin bu kitaba çekilmesine aracı olmasını rica eder. Kitabı görmek için aylardır bekleyen Ziya Gökalp “vuslat”ı çabuklaştırmak için hemen işe koyulur.

Ziya Gökalp ve Muallim Rifat Bilge’nin kurduğu “tezgah” ile zamanın Başbakanı Talat Paşa’nın Ali Emiri Efendiye rica etmesi sağlanarak kitabın tekrar basımı için Ali Emiri Efendi razı edilir.

Ali Emiri Efendi, Talat Paşa’nın ihsan ettiği üç yüz liranın “vatani, milli hizmet karşılığında para almak ağır geldiği için” sadaka olarak dağıtılmasını rica eder. Sadakanın adını da Divanü Lügatit-Türk sadakası koyar.

Basım işinden sorumlu yine Muallim Rifat Bilge’dir. Rifat Bilge tam bir buçuk yıl, dünyada tek örneği olan kitabı kaybetmemek için cehennem azabı çeker. Kitabı saklamaya korkan maarif matbaası ve resmi kurumların tavrı karşısında kendince bir çözüm üretir. Önce sağlam bir çanta bulur, gittiği her yere içinde kitap, bu çanta ile gider. Evde ise duvara bir çivi çakarak çantayı oraya asar ve çocuklarını başına bekçi diker. Çocuklara da tembih eder: “Eğer ev yanarsa bu çantayı alıp kaçacaksınız, bu kitap kurtulsun yeter, yatak yorgan yansın. boşverin”. Geceleri ise çantayı başının altına alır, öyle uyur.

Muallim Rifat, kitabı bir yandan tashih ederken diğer taraftan tekrar yazmakta ve matbaadaki basıma nezaret etmektedir. Bir taraftan da Ziya Gökalp’le uğraşması gerekmektedir. Zavallı Gökalp kitabı görebilmek için Rifat Bey’in kapısını aşındırmaktadır. Kitabın ilk formaları basılınca Gökalp’in hasreti biter.

Rifat bey kitabın basımından sonra Türçke’ye tercümesini yapar. Toplam yirmi iki defter tutan tercümeyi yüz yirmi lira telif ücreti ile maarif vekaletine teslim eder. Kitabın tercüme macerası burada başlayacaktır. Araya savaş ve hükümet değişiklikleri girince Rifat Bilge’nin tercümesi önce Telif ve Tercüme Heyeti’ne oranın kaldırılmasından sonra Darülfünun Edebiyat kütüphanesine geçer.

Cumhuriyet’in ilanı sonrası Divanü Lügatit-Türk’ten haberdar olan Mustafa Kemal Paşa Divan’ın tercümesinin yapılmasını istemiş, Meclis bunun için Samih Rifat Bey’i ve İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif’i görevlendirmiştir. Bunu duyan Rifat Bilge kendilerini tebrik ettikten sonra kendi tercümesinden bahsederek, isterlerse onlardan faydalanabileceklerini anlatan bir mektup yazar.

Bunun üzerine Rifat Bilge’nin tercümesi Edebiyat Fakültesi’nden alınarak incelenir ve tekrar tercümeye gerek duyulmaz. Tercümelerin aynen basılarak Rifat Bilge’nin isminin konulacağı ve söz konusu telif ücretinin kendisine ödeneceği vaad edilir.

Divanın Türkçe basımı “çile”si bitmemiştir. Tüm bu çalışmalara rağmen kitap bir türlü basılamaz. Milli Eğitim Bakanlığ’na Reşid Galip gelince Rifat Bilge’den kitabı tekrar tercüme etmesi istenir. Rifat bey, bunun için daha önce kütüphaneye verdiği 22 defteri ister. Lakin kitaba aşık başka biri vardır ve kitabın tek Türkçe tercümesi olan yirmi iki defter ona verilmiştir. Reşid Galip Bey, defterleri o verdikleri insandan isteyemeyeceklerini söyler. Bu zat, Mustafa Kemal’dir. Kitabı çok beğenen Mustafa Kemal, bir yedeğinin olduğunu zannettiği (Reşid Galip olmadığını söylemeye cesaret edemediği için) tercümeleri kendi hususi kütüphanesi için istemiştir.

Bu olayların akabinde, Divan’ın tekrar tercümesi için Kilisli Rifat Bilge ile yapılan pazarlıklar anlaşmazlıkla sonuçlanınca Divanın tercümesi Besim Atalay tarafından, Rifat Bilge’nin de teşviki ile, yapılır.

Divanü Lügatit-Türk’ü bize kazandıran üç insanın yıllar süren gayretlerinin kısa bir özetini verdim.

Bu gün dünyada okunan Divan’ların hepsi, Ali Emiri Efendinin yarısını borç bulduğu para ile aldığı, Kilisli Rifat Bilge’nin yaklaşık on yıl tashih ve tercümesi için peşinden koşturduğu, Ziya Gökalp’in bastırmak için “tezgahlar” kurduğu bu kitaptan neş’et etmiştir.

Hikayenin aslı daha uzun ve ibretlik anekdotlarla dolu. Bu hikaye, bir kitabın tekrar hayata dönmesi için verilen mücadeleyi anlatıyor bize. Hikayenin içine girince çekilen zahmetleri, akıtılan teri, harcanan yılları ve nihayet hizmetin büyüklüğünü idrak edebiliriz diye düşünüyorum.

Bizim bu insanların çektiği zahmetlere katlanmamıza gerek yok, bize sadece okumak kalıyor. Bu yazının mesajı da bu olsun; bu üç insana emeklerinin boşa gitmediğini göstermek için ayın her hangi bir gününü Divaü Lügat-it Türk okuma günü ilan ediniz…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Edebiyat kokan bir yazı...Yalnız konu itibariyle değil,üslûp bakımından da.Uzun zamandır,beni böyle mutlu eden bir yazı okumamıştım. "Divân-ı Lûgati't Türk"deyince,okumamak da kabil değildi.Eğer,bu lûgat kaybolsaydı...neler yiterdi,Türkçe ne kadar eksik olurdu,düşünmek bile zor. Yeniden tebrik ederim.Saygılar.

Yorgun Çingene 
 28.02.2007 2:57
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 31
Toplam yorum
: 25
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 1131
Kayıt tarihi
: 06.07.06
 
 

Memleketi ve kendini ilgilendirenler üzerine yazmayı "tutku" edinmiş bir fen bilimci, konuşmaya v..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster