Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Eylül '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
626
 

Uçsuzum bucaksızım

Uçsuzum bucaksızım
 

"Arzum Onan gibi kız" diye bir tanımlama vardır. Bir kzın ne kadar güzel olduğunu anlatmak içim otomatiğe bağlanmış bir tanımlamadır. Onun ismini zikredip benzetmeyi kurunca akan sular durur. Belki de bu onun Türk tipi güzelliğin temsilcisi olmasındandır biraz. Doğrudur, vardır Arzum Onan'a benzeyen kızlar ama o bir tanedir. Evlendiği gün küçük bir yas tuttuğumu hatırlıyorum.

Bizim mahallede bir abla vardı eskiden. Daha Arzum piyasada yok ama bu ablayı anlatmak için daha doğru bir tabir bulamıyorum. İşte o tam da Arzum Onan gibi bir kızdı. Minicik bir burun, o badem gibi hafifi çekik gözler ve yüze yerleşmiş sevimli ve daimi bir küçük tebessüm. Uzun bacaklar, balerin gibi yürüyen dimdik bir beden. Çok güzel kızdı, adı Özlemdi. O geçerken mahallede küçük bir seremoni havası eserdi. Selam verebilmek ve konuşmak için küçük bahaneler arardı delikanlılar.

Özlem abla "kutsal alan" gibiydi, herkes onu severdi ama kimse üzerinde hak iddia edemezdi. Benzer bir hak iddia edememe durumunun Türkan Şoray üzerine yapıldığını okumuştum.

Es kaza birisi ona gitse ve ilan-ı aşk etse ve olmayacak bir iş belki ama Özlem de bunu kabul etse...

kan çıkardı mahallede kan...

Fakat zamanla hiç beklemediğimiz bir şey oldu. Mahalleye başka bir kız taşınmıştı. Aslı. Almanya'dan gelmişti. Özlem'den daha küçüktü, daha sarışındı. Daha güzel haşa değildi ama çok farklıydı. Bir Marylin Monroe kumaşı mı ne vardı. Ona her bakan ondan çocuk yapmak istiyordu sanki. Özlem'in o hafif mesafeli, ne kadar güzel olduğunu bilen ve insanları durdurmak, kendilerine getirmek için çok uzaklarda kurduğu görünmez setler yoktu yeni gelen kızda. Herkesle konuşabiliyor, herkes kendisini onun sevgilisi olmak üzere sanıyordu. Demiyorum ki orospunun tekiydi... gavur ellerden gelmişti, oranın havası, suyu, rahatlığı vardı üzerinde. Belki o da kendini eğlendiriyordu biraz, o kadarına da hakkı vardı.

Özetle Aslı geldikten bir kaç ay sonta Özlem abla piyasasını ister istemez kaybetti. Artık o geçiyor diye birbirlerini dürtmüyordu insanlar. Ya Aslı'nın geçişi bekleniyordu, ya da Aslı'nın geçişi sonrası hülyalara dalınıyordu.

Bir gün bakkala gittim. İçerisi kalabalıktı. Aslı ile aynı anda girdik kapıdan. Bana "nabeer" demişti. Yaş 15, hormonlarım azmış. Gömleğinin bir düğmesi fazladan açıktı. İki memesinin arasındaki siyah ve derin çukur bir girdap gibi yuttu gözlerimi.

"Nabeer"

"İyiyim senden nabeer"

Özlem ablada bakkaldaydı. Ne güzel bir gündü benim için. Düştüğüm kara deliğin etkisindeyken bir yandanda Özlem ablanın mükemmel profilini seyredaldım. Memeler ve en yavşağından nabeer süper bir şey olabilirdi ama bu profil yok mu bu profil, insanı sanatçı yapardı.

Bakkalda değişik bir şey oldu. Sıra Özlem'in olmasına rağmen laz bakkal selami Aslı'ya hizmet etmek için kendisini parçaladı adeta. Aslı dünden razı, eğiliyor, bükülüyor, fiingirdiyor laz bakkala. O da bir hizmet, bir muhabbet. Ben de dahil olmuşum bu muhabbete, profili izlemeyi unutmuşum. Derken bakkalın kapısı sert bir şekilde kapandı. Laz selami'nin yüzüne çarpan bir tokat gibiydi bu. Özlem abla bakkaldan gitmişti.

O gün anladım ki bütün hayatını ilgi odağı olarak geçiren kızlar, mahallenin, okulun, ailenin en güzel kızı olmayı kanıksamış kızlar ikinci sıraya inmeye tahammül edemiyorlar.

İster ister inananın ister inanmayın, Özlem abla bir kaç hafta sonra taşındı mahalleden. Hatta evini taşımasına da ben yardım ettim. Ayrılırken sarıldı bana. Yanağımdan da kocaman öptü ŞLAP diye. Haydi bakalım keremcim bana eyvallah dedi ve başımı okşayıp gitti.

Onu hiç unutmayacağım.

***

İte kaka yürüyen bir ilişkim vardı. Çocuktuk. Ona ne kadar ilişki denir, o ayrı konu.

Bir keresinde heybeliada'da fayton çeken iki at görmüştüm. Yaşlılardı, yokuşu çıkarken zorlanıyorlardı. Biz de o sıra yokuştan aşağı yürüyorduk.

Atlar en azından yokuşu çıkarken zorlanıyorlardı. Biz inerken bile zorlanıyorduk. Kestirip atamayan bir adam olarak, o zamanlarda kestirip atamayan bir çocukken işte, camu avlusuna bırakılan bebek gibi vapura bindirilip gönderileceğimi hissetmiştim o akşam.

Kıçıma tekmeyi yiyip vapura bindim. Elveda heybeli ve hayatımda geçirdiğim en güzel yaz.

(14 eylül perş 1995)

***

"Eskiden biz de çok hevesliydik ama artık bir numarımız kalmadı" demişti İlyas Bey. Din öğretmenimizdi. Mevzu cinsellikti. Neden cinsellik hakkında konuşmak din öğretmenlerine bırakılır? Süper bir adamdı gerçi kendisi. Ama kızarırdı, bozarırdı. Nereden baksanız 15 yıllık hocaydı. Her sene 3 sınıfa verse bu dersi, demek 50. kez falan anlatıyordu. Yinede kızarıyordu. Hınzırca gülmüştük. Bilmiyorduk, bilemezdik.

Tüm hevesler geçiyor bu hayatta. Ayakkabıya bile iki gün prenses muammelesi çekip 3. gün topuklarına basanlardanım. Ne yalan söyleyeyim. Bende yalan yok zati.

***

Hocasının isminin üstüne çizik attığı futbolcu gibi hissediyorum kendimi. Paf takımla idmana yollananmışım. Dün beraber koştuğum, kalesine şut çektiğim, bacak ara yaptığım, yanlışlıkla sakatladığım, üç gün önce ortasına kafa atıp da topu dağlara taşlara gönderdiğim arkadaşlarım... hepsi de yan yana koşuyorlar diğer sahada. Omuz omuza. Gülüyorlar kendi aralarında. Bana değil, biliyorum ama gülüyorlar işte. Gülebiliyorlar. Ne çok sevmiştim onları. Ben gençlerle koşuyorum işte şimdilerde... Şimdilerde biraz boynum bükük, biraz yüzüm soluk. Sanki her an bizim hoca gelip de beni çağıracak gibi... Affedecek gibi... Sanki affedilmesi gereken bir hareket yapmışım gibi...

***

Hemen hiç bir konuda hırslı değilim. Hep diyorum, felaket de bir öğrencilik hayatı. İlkokul öyle değildi ama. İlkokul başkaydı. Vardır ya sınıf birincileri hani. Onlardan değildim ama işte, onu takip edenlerden. Birincinin adı Cem'di.

Nasıl bir hırs, nasıl bir motivasyon tekniğidir bilemiyorum. Bir küçük kağıda "Cem'i Geç" yazıp kağıdı da duvara yapıştırmışım. İt gibi (!) çalıştığım falan yok öyle, ama işimdeyim gücümdeyim. Daha mikrop kapmamışım. Annemin oğluyum, yakam beyaz ve hatta cebimde temiz mendil bile var. İşte o dönemler.

Haftada beş, ayda yirmi, yılda yaklaşık 160 kere ve tüm öğrencilik hayatımız boyunca 800 kere "Türküm doğruyum, çalışkanım" diye bağırıp asla doğru ve çalışkan olamayacağım gerçeğinin temellerini attığım yıllar. Türklükte göreceli.

Bir gün doğumgünüm oldu, arkidişlerimi eve çağırdık. Elbetteki odama gürecekler, öyle değil mi?

Odama girip de masamın karşısına duvara yapıştırdığım "Cem'i geç" yazısını görecekler öyle değil mi?

Cem sormayacak mı "bu ne demek diye?"

Sorsun canım ne olacak "ananı s... cem" yazmıyor ya, sonuçta açıklanabilecek bir şey.

Sordu Cem bu ne demek diye. O zamanlar daha yalan söylemeye başlamamıştım. Dedim açıkca, "sen sınıfın en iyi öğrencisisin, ben senden de iy olmak istiyorum." (halbuki şimdiki aklım olsa "yüzme takımında cem diye bir çocuk var onu geçeyim diye yazdım" derdim)

Velhasıl kolej sınavlarında ben geçtim Cem'i. Nasıl oldu bilmiyorum ama sadece Cem'i değil okuldaki tüm Cemgilleri geçtim. Öğrencilik hayatımın ilk ve tek zaferidir. Torunlarıma bile anlatacağım, yetmedi anıtını dikeceğim bir yerlere.

Sınav sonuçları açıklanınca Cem'i aradım. Şerefsizim ki kazanamadığını bilmiyordum. Telefona çıkmadı şerefsiz. Oysa ben onun benimkinden daha yüksek puanlı bir yere kazandığına emindim. Tebrik etmek, çoşkusunu paylaşmak için aramıştım.

Gelmek istediğim nokta şu ki, ileriki yıllardaki sınavların hepsinde katlamıştır beni o. Şimdi benim iki katım maaşımla çalışıyor olabilir. Annem beni motive etmek için "böyle çalışmaya devam edersen sen ancak Cem'in kapıcısı olursun" derdi. Ayrı bir konu o motivasyon tekniklerinin geçerliliği. Özetle, Cem kadar başarılı olmak için Cem gibi olmak gerekiyorsa, kalsın. Ben iyiyim böyle.

Nasıl çıkmadın telefona şerefsiz Cem!

***

Dün metroda bir çekirdek aile gördüm. iki küçük çocukları vardı bir kız bir oğlan. Kız herhalde yeni okula başlayacak diye alışverş yapmışlar ona. Oğlan da ablasını kıskanmış olacak ki ona da çanta almışlar. Çocuğun boyu 128 cm falan. Belki daha da az, yerden bitme minicik bir şey. Anlamadığım, sırtındaki çanta o kadar doluydu ki çocuk ters kambur bir şekilde yürüyordu.

Daha önce ters kambur birisini gördünüz mü bilmiyorum...

Yazarak olmuyor bu hikaye anlatmam lazım. Unutmayalım diye yazıyorum, beni görünce anlattırın bana bu hikayeyi. Devamı gerçekten çok komik.

***

Bemim bir arkadaşım var adı Orkun. Onun bir de ikiz kardeşi var o da Saygun. Tamam ikizler birbirlerine benzer ama bunlar kadar benzeyemezler.

Ay ve güneş bigi benziyorlar birbirlerine!
Sincap ve kuğu, ve Tan Sağtürk'ün eski zayıf hali ile şimdiki manda hali gibi benziyorlar. Tıpatıplar tıpatıp!

Dünyadan rast gele iki kişi seçin birisi Bolivyalı bir çiftçi diğeri Mısırlı bir tüccar olsun. Birbirlerine ne kadar benzeyebilirlerse işte bu çift yumurta ikizleri de o kadar benziyorlar birbirlerine

Bu süp-per ikizler bir gece Bodrum'dan kaldıkları koya dönüyorlar minibüsle. Polis beyler çeviri yapıyorlar. Saygun'un kimliği yok yanında ve polis bey de fazla üstünde durmuyacak aslında bu konunun. Polis Orkun'un ehliyetine bakarken Saygun polise gelip ne gerek varsa "şeyyy, biz ikiziz!" diyiveriyor.

Denmeyecek tek laf o. Ben polis bey olsam alır götürürdüm Saygun efendiyi.

***

Bir büyük amcam vardı Allah rahmet eğlesin. Acayip aksiydi. Birisi bir gün "oo Seyit abi, torunda büyümüş maaşallah" deyivermiş gaflete düşüp. Büyük amca da "tabi büyüyecek küçülecek değil ya" deyip yapıştırmış lafı. Ben hep gaflete düşüp de muhabbet arayan adamın bu cevaptan sonraki yüz ifadesini merak ederim.

Aynı amcam kendisine "nasılsın" diye soranlara "niye soruyorsun sen doktor musun" derdi.

Böyle işte...

***

İnsanlar geliyorlar sabah işe. Nasıl rahatlar, kıskanıyorum onları. Sanki sabah kalkmışlar yataktan da tuvalete sabah çişine gidiyor gibi yürüyorlar. Ben ne zaman bu ortamları kabullenip bu kadar rahat olacağım yarabbim?

Sanki geçen hafta izinde değillermiş gibi, haftaya izine çıkmayacakmış gibi... Sanki izinde yaşadıklarını unutmuş, başka bir hayat hiç olmamış gibi... Dosyaları taşıyorlar ne bileyim, bilgisayarlarını açıyorlar. müşteriye telefon ediyorlar, tedarikçiyle çatır çatır kavga ediyorlar, pazarlık ediyorlar...

Yataktan çişe kalkmış gibi, popolarını kaşıyarak yürüyorlar. Hayret ediyorum.

***

Biz ailece hiperaktifiz. o kadar ki eve aldığımız köpek, kanarya gibi yaratıklar ve hatta çiçekler bile zamanla hiper oluyor. yorucu bir şey bu. Annem (51) bir atletin koştuğu kadar km yapıyor her gün evin içinde, dışında... Babam (54) kara trenin gecikmeyen versiyonu. Kaputu açmadan 5 yıl giden araba reklamları var ya. İşte onun insan versiyonu. İkisini de maaşallah. Lakin kardeşim biraz hareketsiz. Önceleri mongol sandık. TV başında çekirdek çitlemek en büyük zevki. Masa kurulunca gelir, toplamadan gider. Tek enerjisini kavga çıkarmak için kullanıyor.

Dedim ya korktuk, mongol sandık. Sonra IQ suna baktırdık. Acayip yüksek çıktı. Demek kolayını bulmuş, herkesin koşturduğu ortamda o takılıyormuş. Ben de bıraktım hiperliği. Eski enerjim yok, artık sadece zihnen hiperim. Kardeşimle çekirdek çitleyip bir yandan da "eskiden çiçek taksi vardı, verselerde tekrar izlesek" diye iç geçiriyoruz.

Ne günlerdi be!

***

"Arkadaşımın nikahı var bu hafta sonu, gidelim mi" dedi manita. "Pazar günü Merter'de" dedi. "Hayatta olmaz" dedim. Ben haftada tam 20 saat yapıyorum trafikte dedim. Bir de pazar günü oralara kadar gidip gelemem dedim. Hem orada senin eski manitan da olacak onu hiç merak etmiyorum dedim. Keserim kendimi gitmem dedim. Ölürüm de gitmem dedim.

Vıdı vıdı vıdı...

Perişan ettim manitayı. Sonuçta gitmedim. Ama hiç iyi olmadı bu. Yani gitsem, beni oralara kadar götürdü diye kızacağım. Gitmesem oralara kadar tek başına bıraktım diye kendime kızacaktım. Yani bu "pazar günü Merter'de nikah" olayı her şekilde ağzıma zıçacaktı. Zıçtı da nitekim.

Ben de devlet büyüklerimiz gibi telgraf çekerek katılmak istiyorum düğünlere nikahlara falan. Şöyle yazacak telgrafda;

"Düş işleri bakanı olarak, programımdaki yoğunluk sebebiyle nikahınıza katılamadım. Genç çiftimize bir ömür boyu mutluluklar dilerim"

(şak şak şak şak...)

***

Babamın en büyük korkusu işsiz kalmakmış. Yeni söyledi. Yani bunu emekliliği yaklaşırken hissetmiyor sadece, bütün hayatı boyunca bundan korkmuş. Zaten hayatında ilkokul dönemi hariç 3 hafta üst üste tatil yaptığı hiç olmamış. Yazın iş, kışın okul. Kendi seçimi, dedemlerin bir baskısı falan da olmamış.

Ben üzülüyorum babama. Bir sürüde zevki var halbuki. Doğayı sever, hayvanları sever. Spor yapmayı sever. Geçen sene 54 yaşında sörf dersi aldı benimle beraber. Becerdi de. Ailece takdir ettik. Beceremese de takdir ederdik.

İstiyorum ki kovsun patronu babamı. Vallahi istiyorum. Kovsun babamı ne olacak. İki hafta sıkılır, üçüncü hafta alışır. Teyzemin Büyük Çekmecedeki çiftliğine asma bahçesi yaptılar. Pazar günü bağ bozumuna gitti annemle babam. Çocuk gibi şen döndüler. Ellerinde kocaman bir kasa üzüm. Babamın ayağında plastik çizme, yandan cepli pantolon. Gözleri çocuk gibi çoşkulu.

Kovsun babamı patronu. Babam çekmeceye gidip bahçede üzüm yetiştirsin, o üzümlerden şarap yapsın anasını satayım. Ben de gideyim Büyük Çekmece'ye, Romeo ile. Kafaları çekelim. Ertesi gün işe gitmeyeyim. Beni de kovsun patron. Ben de şarapçı olayım.

Anasını satayım.

***

Bebeklerin geldiği,
leyleklerin gittiği,
güneşin tam da suya deydiği yerdeydim.

İsimlerini unutanlar ve
kendisine bir ad konmamışlarla,
olmasına müseada edilmeyenlerleydim.
Seslerini yutmuş,
her şeyi gözleriyle anlatmak isteyenlerin yanında.

Çağlayıp kabaran nehrin içinde bir yerlerdeydim
ve bazen de
cayır cayır yanan ormanın içindeki bir çamın kozalığında saklanmıştım

Çikolatanın dişleri çürütmediği ve
yaşam enerjisinin düş kurarak sağlandığı

iki hilalli,
turunculu ve morlu
yasemin kokulu
bir kubbenin altındaydım.

TAK TAK!

Aç kapıyı anne, ben geldim!

K.

not ; haftaya tatildeyim. kendinize iyi bknz...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

kerem bey, kerem bey, yine yanlıs yazmıssınız, polisin yanına gitmedim hem, kimlik kontrolü yapıyorlardı, orkun' unda benimde kimlikleirmizi aldırlar ki o zamanlar orkun' un ehliyeti de yoktu,
ben o panikle, oturduğumuz koltukta adam bizi keserken "eee,sey! biz ikiziz" deyince millet kopmustu zaten.

Saygun Akdağ 
 24.09.2007 14:29
Cevap :
Merhaba Sayguncum, ne güzel şey seni blog sayfalarında görmek. düzeltmeyi de yaptın, teşekkür ederim. eşek seni. K.  24.09.2007 14:47
 

müthiş ikili..yine müthiş!

Sema AYDIN 
 20.09.2007 18:46
Cevap :
iş başındayız efendim... teşekkürler. K.  21.09.2007 18:48
 

yazılarını okurken okadar egleniorumki.. bütün sıkınrılarımdan uzaklasıyorum.. Aslında sana benziyorum sanırım belkide bu yüzden hoşuma gidiyor...  duygularını, düşüncelerini ve geçmişte yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla yazman, beni asıl etkileyen bu..
öptüm.. selamlar..

Ozaner EVRANDIR 
 16.09.2007 21:30
Cevap :
açık ve net oldukça hayat daha güzel oluyor değil mi? sen yine de her okuduğuna inanma ;)  21.09.2007 18:48
 

Pazar keyfi oldu yazdıklarınızı okumak : ) çok teşekkürler...
Sevgiler

H Hülya Tercan 
 16.09.2007 12:03
Cevap :
sevgiler benden, her zaman beklerim. K.  21.09.2007 18:47
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 295
Toplam yorum
: 3950
Toplam mesaj
: 280
Ort. okunma sayısı
: 726
Kayıt tarihi
: 28.09.06
 
 

Bugün ölseniz mesela, ya da hafifletelim biraz hadi, bu giriş çok karamsar oldu. Bugün ortadan kay..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster