Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ocak '11

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
926
 

Ucube heykelin gölgesinde tıksıran sarhoşa yuh çeken taraftarlar

Bu tür bir başlığı atabilme şerefini yaradan, sadece Türkiye’de yarattığı yazarlara vermiştir. Türk yazarları bu sebeple, kendilerini hâlk eden Halik’e, ne denli medyun-u şükran olsalar, yine de azdır. Bu ülkede hem saçma sapan konu çoktur. Hem de bu tür konulara atılabilecek başlık fevkalâde mebzuldür. 

Önce ucube heykelden başlayalım. Benim yaptığım heykelleri bilenler, çektiğim fotografları görenler, mimari çözümlerimin içinde hâlinden hoşnut yaşayanlar, yazdığım şiirleri okuyanlar, kültürel yapıtlarımı izleyenler ve müzik gibi diğer konulardaki yorumlarımı da dinlemiş olanlar, şunu derler ki; ben çağdaş ve çok yönlü bir san’atkâr imişim. Bu görüş, tabii sahiplerinin zarafetine işaret eder. Ben ise, Bir o kadar da mütevazı ve edepli bir san’atkâr olabilirsem, mutlu olurum. Ve bir gerçeği iyi bilirim ki; yapıtlarım iyi ya da kötü ama gayet net, çağdaş ve hemen aidiyeti tanımlanan, açık imzamı taşırlar. Bu ziyade utandığım açıklamayı da, şunun için yapıyorum. Okurlarım bile ki, ben san’ata bu konuları tartışanların kısm-ı azamı gibi kapı kulpu mesabesinde değilim. Atatürk”çü” olmadığım gibi san’at”çı”(4) da değilim. 

Ben edebimle Atagenç(1), Atafert(2) veya Atabilge(3) ve san’atkâr olmaktan yanayım. Muhtemelen de bir gün, çağdaş bir san’atkâr sayılabilirim. Ben insan ve millete kâr ettirtmediğim, kâm aldırtmadığım bir işe de bulaşamam. Ancak ve tabii beni tamamen etkileyen eğiten, kültür ve san’at bütünü: İçinden doğup bu çağa eriştiğim Milletimin, Ülkemin ve İnsanlık ile tabii Dünya klâsiklerinin bu yana kadar evrilerek gelen san’atı san’atkârları ve bu san’at dallarının kusursuz şah eserleridir. 

Ancak 182 senede bitmiş, bu sebeple de mimarı bile belli olmayan bir Notre Dame, beni Ayasofya ya da Sultan Ahmet camii kadar etkilemez. Etkilemez çünkü, aynı zaman dilimi içinde, en az OnBeş Ayasofta ya da OnSekiz Sultan Ahmet yapmak mümkündür. Buna rağmen Notre Dame, Onlar kadar da muhteşem değildir. Her şey bir yana; herhangi Bir eser, zaman mekân ve olan açısından, mutlak bir imtizaç içinde bulunmadığı taktirde, işin tadı tuzu açıkça kaçar. Belki konuya misâl olabilir diye ilâve edeyim ki; Marmaray çok önemli sebeplerden dolayı, birkaç yıl gecikmiş olmasına rağmen, bu kısa rötarla bile, bu büyük teknik eserin, esprisi kaçmış gibidir. 

Muhteşem Sultan Ahmet ile görkemli Ayasofya yeterli zaman içinde, o mekân için inşa edilmiş olmalarından dolayı, tüm süreçler için iki eşsiz ve mutlak değerlerdir. Kaldı ki; mimarî kıstaslar açısından: Notre Dame Onca sütun üzre bir damdan ibaret olmasına rağmen, yaklaşık İki asırda bittiğine göre, Ayasofya’nın ya da Sultan Ahmet’in o kubbeleri ile 300 ile 250 sene civarında bitmeleri kaçınılmaz olabilirdi. Oysa, öyle olmadı. Zîra san’at belli bir ahlâkı, disiplini ve sistematiği de gerektirir. Eserini bitiremediği için neticesini göremeyen san’atkâr bence salaktır. Ya da inşaatta başına taş düşerek genç yaşta ölmüş bir dehadır. 

Şimdi bu sözlerime kendini büyük akademisyen zanneden zevat, çok uzun lâflar edeceklerdir. O kişiler anlar anlamaz, bilir bilmez, malum heykel için de: Yerini serini memleketini görmeden bilmeden, ekranlarda etmedikleri lâfı bırakmamışlardır. Ancak, Onların bu sözleri, ne san’at adına, ne de o heykel adına hiçbir gerçeği değiştirmeyecektir. Çünkü insan, şayet insan ise; alenî gerçeğin yanında durmakla insandır. Aklına geleni, işine geldiği gibi, ulu orta saymakla insan olunmaz. Olunsa olunsa, sadece cehlini ilân eden sıradan biri olunur. Ki öyle de olmuştur... 

Değişmeyecek gerçekler şunlardır. Orası tartışma götürmeksizin bir sit alanıdır. Bu sebeple oraya değil heykel; hiçbir şey yapılamaz. İkincisi çevresindeki tarihi eserlerle, keza şehrin o yöresi ile yapılacak her san’at eserinin, bir uyum içinde olması gereği vardır. Dün, bugün ve sonraki asırlar için, bu heykelin böyle bir uyum içinde olduğunu, olabileceğini iddia edebilecek, eski belediye başkanı, san’atçısından ve her meseleye maydanoz olanlardan gayrı, ortada mevcut herhangi ferd-i vahit var mıdır? Hayır yoktur. İzan irfan sahibi akıl insan için, zaten buna imkân da yoktur. 

Diğer bir tarafta, her kim her ne faraziyede bulunursa bulunsun da; “san’at mutlaka önce san’atkârı içindir.” gerçeğini lûtfen unutmasın. Bu sebeple ilk bakışta ve ancak heykel atölyesi sınırları içinde, heykelin san’atçısı haklı bulunabilir. Ancak önce san’atkârı için olan her eser, neticede topluma mâl olacak bir san’at eseri, olduğunda ve veya olduğundan; toplumundan ve topluma arz edildiği yöreden, bu denli kopuk, bu denli bağdaşmaz olması düşünülemez. “- Ben san’atçı olarak böyle hissettim.” deme hakkı, her ne kadar bir san’atkârınsa; bir o kadar da, o esere herkesin her şeyi söyleme hakkı da, toplumundur. Ve bu hak da halkın öz malıdır.. 

Ben yarım asrı mütecaviz san’at hayatımda ve halâ hiçbir yapıtım için “-Böyle hissettim.” palavrasına sığınmadım. Çünkü herkes, aynı mesele karşısında, yaklaşık aynı hislerle dolabilir. Ancak dolup, taşıp, yaratan san’atkâr olan kişidir. Bu sebeple de bir san’atkârın hissiyatını, muhatabına yutturma ihtimâli, pek fazla mümkün değildir.. Gücü yetiyorsa san’atkâr yapıtını topluma kabul ettirmek durumundadır. Herhangi Bir muhatap Bir eseri şayet kabul ediyor ise; zaten o eser, fertlerin de hissiyatına tercüman olabildiği içindir. Bir eserin zaman ve mekâna uymama keyfiyeti kadar, muhataba yani insana ve topluma uymama keyfiyeti de, o san’at eseri için çok ağır bir abestir. Bu eserin adı “İnsanlık anıtı” olmasına rağmen, bu heykelde de maalesef bu ağır abes durum söz konusudur. 

Pek iyi de bu hâl, ekonomik mülâhazalar dışında, neden ve nereden hasıl olmuştur?.. Ben eserin san’atçısını tanımam. Ancak geçenlerde çıktığı bir TV programında gördüm. Keşke bu san’atçıyı görmeseydim. Bu san’atçı kendini yaratan 73.000.000 Türk halkına karşı, açtığı bacakları ile oturma şekli ile benim edep ve hayâ hanemi, aşırı derecede rahatsız etti. Kendisinin tezini yarım yamalak savunan bir beyle birlikte, programın başından sonuna kadar, aynı şekilde oturmakta, hiçbir sakınca görmediler. Bu necip Türk milletinin anası bacısı ninesi babası dedesine karşı, o edep dışı hâl ile oturan bir kişi, muhitine rağmen fazla müstehcen sayılan o heykeli, sit alanı olan o tepeye, o boyda dikmekte, hiçbir sakınca görmez. Hatta yarar bile görebilir. Buradaki müstehcen kelimesinden kastım, seksle san’atla ilgili değil; edep ile ilgili bir müstehcenliktir. Bu hâli ve san’atçısı ile heykel bir ucube midir? Hayır daha beterdir. Tekrar edelim ki; önceden var olanı yok ederek, sit alanını yok sayarak, san’at yapmak, kimsenin haddi değildir. Ancak, Karşıyaka’da dikildiği yer doğru seçilecek olursa; orada bu ucube harika olabilir. O heykeli o tepede ucube eden: İçinde bulunduğu zaman mekân değerlerine kıyasen, kendi yanlış oluşum mantığıdır. O san’atkâr vatandaşımız, milletinin karşısında, ne gün edeple oturması gerektiğini öğrenirse; o gün eminim ki; genel geçer san’at ahlâkına mugayir sebeplere de, eserlere de, imza atmayacak olgunlukta bir anlayışa kavuşur. 

Lâpa lâpa kar yağarken, yeni doğmuş bir kedi yavrusunu, evvel ezel yanık ve açık bağrına, pençeleşen elleri ile bastırmış, gözünden akan yaşlarla, kediyi ıslattığına bakmadan, bir dağ gibi cadde boyunca yürüyordu. Sene 1970. Yer Karaköy Liman caddesi. Ve bu kişi, o civarın hamalbaşısı idi. Veli Alemdar Hanının en üst katına, en büyük boy kasayı, tek başına sırtında çıkartan bir adamdı, kendisi. Soğuğa rağmen üzerinde bir yelek ve bir mintan vardı. Tıksırana kadar değil; ama fitili alana kadar içmiş olduğu, her hâlinden belliydi. Yanımdan geçerken, külhanbeyi edası ile benden selâmını eksik etmedi. 

Ben bu duruma, güzel içmek, Nayzen Tevfik gibi içmek derim. Bir kedi yavrusu ile hem aguş ve hem hâl olmak, her baba yiğidin haddi de kârı da değildir zîra. Hamalından beyefendisine kadar, Kasım Paşa’dan Boğaz’a Suvadiye’ye Adalara kadar, İstanbul eskiden güzel içen, içmesini bilen insanlarla müzeyyen bir şehirdi. Sadece İstanbul mu? Konya gibi mutaassıp bir şehirde bile, önceden hayat kadını olduğu bilinen, bir hatun kişinin işlettiği meyhane, en edepli ve herkesin hatta ailelerin bile rağbet ettiği bir yerdi. Tüm Türkiye’de bu tür yerler, saymakla bitmezdi. Şimdi saymadan bitiyorsa, bu mesele son sekiz senenin meselesi değil; içince ne halt ettiğini bilmeyen, yer yurt yön huy değiştirmiş, her göçtüğü yere, kendi ahlâk dışı ahkâmını götürmüş, magandaların meselesidir. Her meseleye yanlış don biçmekten bu ahalinin hatırı sayılır elitist bir kesimi, vazgeçmelidir artık. Zîra bu yanlış biçki dikiş aklı ile doğru bir yerlere varmak, hiç mümkün değildir. 

(SAV) Peygamber Efendimiz de ilk başta şarap içenleri neş’e içinde gördüğünde, bir söz etmeyip, sadece afiyet temenni etmiştir. Lâkin dönüşünde o yere ve kişilere, neş’enin gidip, kavga kahır kasem gelmiş olduğunu görünce: İş tamamen değişmiştir. Ağzına ve kıvamında içene, kimsenin bir diyeceği olmaz, olamaz tabii. Ama giderek maganda cenneti hâline gelen Türkiye’de durum, pek de böyle değildir, arifîn sınıfı önünde. Esasen Dünya’da dahî durum, Türkiye’den çok daha beterdir. Bu sebeple Dünya bizden çok daha önce, içki konusunda gerekli önlemleri almış durumdadır. Ve aldığı bu önlemlerden kimse kimseye taviz de vermemektedir. Kaldı ki; kimse de bu işleri dinî bir fanatizmle bağdaştırmayı da düşünmeyecek kadar bu konuda titiz ve ciddidir. Çünkü durumun kendisi, esasen başka bir şeye ihtiyaç göstermeyecek kadar vahimdir. Bu konuyu siyasete alet etmek ise; insan hayatına karşı yapılabilecek en büyük erzelliktir. Bu konuda çoğuna bizzat şahit olduğum, bazı yurtdışı bilgiler vereyim Sizlere. 

Arap emirliklerinin çoğunda içki yasak değildir. Ancak içkiyi lüks otel ve evlerde içebilirsiniz. Ve bir emirlikten diğerine otomobilinizde, zinhar bir şişe içki bile götüremezsiniz. Ama neredeyse bütün limuzinlerde bar ve tabiî açık şişe içki mevcuttur. 

Suudî Arabistan’da içki tamamen yasak olduğu için, tüm ülke hafta sonları, içki bulunan ve içilen emirliklere ve hatta yakın ülkelere doğru, adeta göç eder. Bu itibarla hafta sonları, bu kesin yasaklar vahim neticelere gebedir. 

Amerika’nın birçok eyaletinde, bagaj haricinde ve marketten yeni alınmış içki dışında, o eyalette senatör bile olsanız, otomobilde içki bulunduramazsınız. SW otomobillerdeki ara ağ ve bagaj tentesi, sanıldığı gibi esasen köpek için değil; onların bir ana sebebi de, otomobilde içki taşınabilsin içinidir. 

Evlilik her kadını reşit kılmasına rağmen, bazı eyaletlerde evli ama yaşı tutmayan bir kadın, yanında eşi olduğu halde dahî, polis tarafından içkiden yada içki satılan yerden engellenebilir. Reşit olduğu halde, içki için yaşı genelde YirmiBir’i tutmayanlar ise, zaten içkili mahallere sokulmazlar. İçki satın alamazlar. Aksi halde her iki taraf da, ağır yaptırım cezaları alır. Ama bu gençler, aynı eyaletlerde 16 yaşında ehliyet alabilirler. Otomobil kullanabilirler. 

Bizim ülkemizde her biri sevgi dolu olduğunu iddia eden anne tipi, Bağdat caddesinde durur. İlk okul çağındaki çocuğunu tekel bayiine kadar yollayıp, içki ve sigarasını Ona aldırmakta bir sakınca görmez. O bayi de o içki sigarayı, o çocuğa maalesef satar. Oysa alınan satılan o ülkenin istikbâlidir. Bu tür bir ana, Dünya’nın çoğu ülkesinde ağır şekilde cezalandırılır. 

Avrupa’nın kuzey ülkelerinde içki bir nevi ruhsata tabîdir. Her fert yaşı her ne olursa olsun. O gün ya da o hafta için, içki satın alma limitini aşamaz. Çoğu ülkelerde de, sarhoş adama dokunmak suç olduğu için, kimse sarhoşlara bulaşmaz. Herkes sarhoşlu bir olayda, cümbür cemaat polisin gelmesi bekler. 

Hollanda başta olmak üzere, bazı Avrupa ülkelerinde, artık zaruret hasıl olduğu için, maalesef bilumum uyuşturucular, reçete ile satılabilir ve alenen sokaklarda bile kullanılır bir durum arz etmektedir. Bu hâl insan evlâtları için, içler acısı bir manzaradır. Bir lise talebesi kızın koluna şırınga ettiği zehire ne Siz ne de polis müdahale edemez. Polis sadece reçetesini sorar. O kadar!.. 

1960 Yılından beri içki ve uyuşturucu, önce Kuzey ülkelerinden başlamak üzre bugün de tüm Avrupa’nın başında ağır bir belâ olmaya devam etmektedir.
Mes’elenin esas kilit noktası şu son İki maddededir. Şayet içkinin önü zamanında alınmaz ise; ardından gelen uyuşturucu, o toplumun gençlerini, zaman içinde de o toplumu yok eder. Türk Narkotiği tarafından bilinen bir gerçek şudur ki; sigara içki ve uyuşturucu kullanım yaşı, Türkiye’de de çok ciddi ve vahim bir seviyeye düşmüştür. Tez elden bu nev’i meseleleri bir zapt-ı rapt altına alma gereği vardır. Hatta bu tedbirlerin alınmasında çok geç de kalınmıştır. Bu konuda ailelere ve münevverlere düşen, Dünya gerçeklerini bilmeden, sadece siyaset olsun diye, konuşmak değil; gençlerin istikbâlini düşünerek, Onlara sahip çıkmaktan ibaret olmalıdır. Aksi halde millet, gayet ilet bir şekilde, hem de çok fena halde tıksıracaktır... 

Onca gergin insanın şehirden ve evlâd-ı ayâlimizden uzaklaşarak, normâl insanlara zarar vermeden, bir stadyuma tıkılıp, kendi kendilerine biraz da zavallı hakemlerle milyonluk basiretsiz oyunculara küfür ederek, itişip kakışarak, deşarj olmuş halde şehre dönmelerini, iyi kötü beş altı gün kadar, adam gibi kimseye saldırmadan, şehirde işlerini görmelerini sağladığı için, ben futbolu çok severim. Ama durum her zaman böyle olmuyor tabii. Bu sefer de işte garip bir yanlışlık oldu. Dünya san’atını ve san’atın Dünya’daki değerini ve hatta san’atın nasıl yazılması gerektiğini bile bilmeyenler, bir “ucube” kelimesine şeklen takıldıkları ve her takıldıkları mesele karşısında, şarabı rakıyı viskiyi fitili alana kadar, cem-a cem, mekân-ı cüm, hâl-i düm be de düm düm şeklinde içenler, artık ziftlenemeyeceklerini zannederek, ipin ucunu hem karıştırdılar, hem de kaçırdıklarılar. 

Bir Hakk kuruşu harcamadan “- Heykel yıkılsın. İçki sigara standartlar dışı içilmesin..” diyen, ama toplamı AltıYüzMilyon TL. olan halkın kuruşlarını harcayarak da stadyum ve alt yapısını yaptırıp, “-Ve fakat her şartta futbol oynansın.” diyen adamı, o halkın güya sportmen fertleri yuhaladılar. Kısaca sapla samanı karıştıracak, sana ve bu şehre iyilik yapanı yuhalayacaksın! Bu yuhalama işi üstelik üçüncü kerre oluyor. AB’den sorumlu bakanı organize ettiği konserde, Başbakan ve Cumhur reisini basket maçında Dünya televizyonları önünde, şimdi de yeni stadyum açılışında Başbakana “-Yuh!..” Tek kelime ile harika olan, işte hiç beklenmedik bu rezalettir... Ve bu rezalete göre, görünen odur ki; herkes ipin ucunu ciddi şekilde tamamen karıştırmış ve kaçırmıştır. Ve bu ip ucunun kaçıklığına göre, artık ülkemizde aşağıdaki terelelli durumlar yaşanmaktadır... 

Öncelikle münevver geçinenlerin %99 kadarı uzun zamandır, nerede ne diyeceğini bilemez bir haldedirler?!. Sebep de aşikârdır. Bu türlü ve veya bu türden münevver olunamaz. Bir tarafta Avrupalı olmaktan dem vuracaksın. Ama BireBir Avrupa yasalarına karşı BinBir kulp bulup, sap takıp, AB uyumlu her şeye karşı çıkacaksın. Bu nasıl Bir perhiz ve bu nasıl Bir lâhana turşusu ve hatta yanında bu ne berbat bir beyin salatasıdır?!. 

San’attan anlar geçineceksin. Bir eserin iyi ya da kötü olduğuna bakmadan, çevre ile ilişkilerini kale almadan, üzerine oturduğu mekânın sit alanı olduğunu görmezden gelerek, her yanı yanlış bir meseleyi savunacaksın. Bu ne menem bir san’at anlayışı ve san’at erdemidir?!. 

Bu arada heykelin san’atçısı Mehmet Aksoy Beyefendi, sit sahası üzerindeki o heykeli, her şeye rağmen, kimsenin yerinden kaldıramayacağını söylemiş. Marmaray senelerdir medeniyet kalıntıları sebebi ile hitam bulamadı. Daha fazla bir zamandır, İstanbul metrosu Şişhane’de antikite karşısında takıldı kaldı. San’atçı dediğin akıllı olur. Olup olmadık ve hele neticesi belli olan konularda konuşmamayı tercih eder. Ama ağız bu torba değil ki büzesin. Öyle oturanın böyle konuşmasına da şaşmayacaksın. 

Halâ oynamayı beceremediğin ve giderek de rezil ettiğin bir futbola rağmen, şimdilik bu milletin kesesinden çıkan: 600.000.000 liraya karşın ve ziyadesi ile devlet imânlarının seferber edilmiş olmasına rağmen, bu stadın açılışında, bu muhteşem imkânları GS’ya def’atle sağlayan başbakanı yuhalayacaksın. Bu nasıl bir sportmenliktir? Bu ne menem bir siyaset anlayışıdır? Bu nasıl Bir sapla sapanı birbirine karıştırma ahlâkıdır? Bu ne arlanmazlıktır? Bu ne kadir bilmezliktir? Bu yuhalama işinin adet haline gelmesi nasıl bir erzelliktir?!. 

Bu elim hadiseden birkaç gün sonra, Başbakan ile derin iş birliği ve gönül birliği sayesinde o meşhur stadın yapılmasını sağlayan, müteveffa GS Başkanı heykelinin açılışı yapıldı. Bu heykelin açılışına zannımca Başbakan davetli değildi. Her nedense ve muhtemelen elitist olmanın gereği olarak, bu açılışa Kılıçtaroğlu davetliydi. Evet ölüler ve heykeller ağlamazlar ve de haykırmazlar. Bu taktir herhalde ailenin yüksek taktiridir. Bu garip durum herhelde kaderin cilvesidir. Bu cilve karşısında, bize de bu kadarını yazıp, heykelin sahibine hormetle susmayı tercih etme faziletini göstererek “-Rahmetlinin mekânı Cennet olsun.” diyorum.
Tüm bütün bunlar olurken, TV ekranlarına çıkacaksınız. mangalda ne ateş ne de kül bırakmayacaksınız. Zarftan ibaret, mazruftan rezalet tüm san’at ferasetinize rağmen, bunca yıldır, bu heykele gelene kadar, güya bakan ve gören gözlere, nedense hiç batmamış olan(?!) gerçekten de her biri fabrika ürünü ve ayrı birer spariş ucubesi olan, ayrıca Atatürk’e hiç benzemeyen, Atatürk heykellerini misâl vererek “-Başbakan bu heykellere de şayet diyebilirse, “ucube” desin de görelim!..” diyeceksiniz. Bu ne ucube bir feraset, rezalet ve dalâlettir?!. 

Can Dündar’ın her tarafı ayrı tenkit konusu olabilecek olan, “Mustafa” filminde Atatürk’ün içki içme sahnelerine milletçe tepki verilirken, milletin bir kesimi olarak, çoğu eskiden de var olan ve sadece bir kısmı yenilenen içki kanununa karşı çıkacaksınız. Bu ne sarhoş ve fazla boş bir akıldır?!. 

Bu millete Sekiz sene Başbakan olacaksın. Bu millet gibi Bir çok ferdinin sinek altında buza aradığına inatla aldırmayacaksın. Problemleri görüldüğünden çok daha öte olan bir meseleye, ilk günü hiçbir açıklama getirmeden, sadece “Ucube” diyeceksiniz. Daha vahim bir hadise olan ve istikbâle matuf ağır gelecek vaat eden, içki olayı için “Tıksırık” gibi gayet hafif kelimeler ile ifadede bulunacaksın. Sonra da Seni yuhalayan taraftara mukabil, Onları alkışlamak yerine, sinirlenip stadı terk edeceksin. Bu tavır, haklı ya da haksız ama sürekli sergilenen ve bazı kişiler tarafından devamlı tenkit gören bir tavırsa; Sen halâ % 42 nedendir diye, araştırma yaptıracaksın?!. Ne denebilir ki?.. 

Bütün bu olanlar, bu milletin bizler gibi, sadece Bir avuç gerçek liberâl kişisine tuhaf geliyorsa; artık bütün bu millet fertlerinin tek tek “Nerede ve ne raddede olduğuna ve durduğuna dair?!.” Kendisi için Bir düşünce üretmesinde, bir netice elde etmesinde, fevkalâde yarar vardır. Zîra, yeni ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti için, sepetlere değil; beyinlere ihtiyaç olduğu çok kesindir... 

Haydar Volkan 

Çiftehavızlar: 26.01.2011 

Atagenç(1) : Atatürk”çü” yerine gençler için 

Atafert (2) : Atatürk”çü” yerine olgunlar için 

Atabilge (3) : Kendi Ata kültürü ile süreklilik arz eden düşünür 

san’at”çı”(4) : Sanatı üreten, kullanan, ya da istismar eden olabilir. 

San’atkâr : San’attan herkese kâr ve kâm sağlayandır. 

Not: Sevgili okurlarımın lûtuf edip beni müspet ya da menfî tenkit etmelerine tabii medyun-u şükranım. Bütün yazıların hemen yayına alınması onayını vermeme rağmen, çoğunu yayında göremediğim için, benim bağışlanmamı reca ediyorum. Zannımca yoğunluktan dolayı bu tür bir sıkıntı yaşanıyor. Saygı ve muhabbetlerimle. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

İnsanlık Anıtı'nın ucubeden daha kötü olduğunu, çünkü SİT alanına yapıldığını; alanda bulunan eski yapıtlarla uyumsuz olduğunu; sanatçının oturuşundan edepsiz biri olduğunu anladığınızı ve bütün bunların gerisinde sanatın toplum için yapılmasını ve bir sanat eserini toplumun takdir etmesi gerektiğini savunuyorsunuz. Bunlar bir görüş, ama bu görüşünüz problemi yakalayamıyor. Problem, o eserin ucube olup olmadığı değil; (gerçi bir sanat eseri, sanatçının kişilik hakkı kapsamında görülüp hakaretamiz ifadelere konu yapılamayacağını savunmanız gerekirdi, bir eseri başarısız bulmak başka, hakaret etmek başkadır, bu yolla aslında siz de yaptığınızı söylediğniz sanat çalışmalarına hakaretamiz eleştiriler getirilmesinin önünü açıyorsunuz) problem kamusal bir görevle donatılmış bir başbakanın, bir eser hakkında, o esere sembolik anlamlar da yükleyip hakaret etmeye, halkı kışkırtmaya hakkı olup olmadığıdır. Ayrıca sanatın değerini normatif toplumsal değerlere bağlamanız, sanatı ortadan kaldırır.

Erdal Aydın 
 26.01.2011 19:08
Cevap :
Sayın Felsefeci, San'atkar şayet san'atkarsa nerede ne anlamda bir iş yaptığına çok dikkat etmelidir?! O kafa yarın daha olmadık kalıntıların üzerine de apdest bozanları yaratır. En başta San'at eseri ve san'atkara hoş görü gösteren toplumlar salak toplumlardır. San'atkar haklı ve acı bir dil ile eleştirildikçe, deha sahibi ise, paşalar gibi zirveye tırmanır. Bugün bu ülkede yok san'at ve san'atkara sebep: Hülya Avşar'ı san'atkar zannedip, aynı salondan Adnan Çoker'i uğurlayan zihniyet sonucudur. Bilgin varsa, gel benim her eserimi tenkit et. Ben de Senin alnından öpeyim. O başbakana yazımın sonunda, yeteri ölçüde ben de laf ediyorum. Ancak sizin gibi düşünenler bir hususu iyi bilmelidir ki; bu rezalet Avrupa'da olamazdı ama şayet olsaydı; o san'atkarın daha temel atarken sonu gelirdi. Recam, her tenkidi Dünya normunda yapmanızdır. Yazınızı yayına alınsın isteyeceğim ama editör ne yapar bilemem?. İlginize teşekkürlerimle.  27.01.2011 16:05
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 148
Toplam yorum
: 41
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 475
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster