Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Şubat '20

 
Kategori
Bilim
Okunma Sayısı
154
 

Ülkemizi Uyandırıp Kurtarmak

 

insan olarak

çok farklıyızdır biz

kedi ve köpeklerden

ne iyi ne iyi!..

 

zavallılar

bilmezler hiç

ve de öğrenemezler asla

yaşadıkları eve pislemeyi!

                               (H. E.)

                Köy Enstitüleri fikrini ilk başta MEB Saffet Arıkan’a, sonra Hasan-Âli Yücel ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye benimseten İsmail Hakkı Tonguç, inanılmayacak kadar ileri görüşlü bir insan…

                Neye dayanarak mı böyle bir yargıya vardım?

                Bir anı anlatayım, bakalım siz de aynı kanıyı paylaşacak mısınız?

                Yıl 1944…

                O yıllarda Kocaeli ilimize bağlı olan Adapazarı ilçesi yakınında Ârifiye Köy Enstitüsü’ne uğrar; İlköğretim Genel Müdürü olan Tonguç. EnstitüMüdürü Edip Balkır, çok güvendiği ve sevdiği bir arkadaşıdır.

                Tonguç,Her köye çağdaş düşünceli bir öğretmen gitmeden, kız-erkek ayırmadan tüm köy çocuklarını eğitmeden ülkemizin kalkınamayacağına, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşamayacağına” inanmış bir eğitimci…

                Aklı fikri, gecesi gündüzü, “Bu hedefe en kısa zamanda nasıl ulaşabiliriz?” sorusuna cevap aramakla meşgul…

                Gerçi İkinci Dünya Savaşı tüm hızıyla devam etmekte ve insanlar insanları boğazlayıp durmaktadır; nedenini bilmeden. İyi ki, o günlerdeki yöneticilerimiz, 1. Dünya Savaşındaki maceraperest paşalar gibi, Almanlar’ın oyununa gelerek yanlış bir karar verip savaşa girmiyorlar.

                Neyse, konuyu dağıtmadan, Ârifiye’ye ve Tonguç’a gelelim biz:

                Tonguç, hiçbir Enstitü’ye, âdet yerini bulsun; diye gitmiyor. Mutlaka bir plan vardır kafasında. Ve “Bu planı Enstitü müdürü ile öğretmen ve öğrencilere nasıl benimsetebilirim?” sorusu…

                Ârifiye’ye giderken, “Bu eğitim kurumuna daha çok köy çocuğu alınamaz mı?” sorusunu tartışır durur; kendi kendine.

                Enstitü’ye gelir gelmez, “Edip, der,şu yerleri alıcı gözle yeniden bir görelim, bakalım. Yeni bir zorlamada neler kazanabiliriz? Çünkü sizin Enstitü’ye almanızı istediğimiz öğrenci sayısını artırmak zorundayız.”

                Bu amaçla Enstitü’nün tüm yöneticileriyle birlikte dolaşır, ölçer, biçer, değerlendirir.

                Gezi sonunda Tonguç, kısa bir süre önce yapılan olağanüstü öğrenci sayısını artırmayı unutmuş gibi sanki, “Müdür Bey, 100 öğrenci daha alalım Enstitü’ye” deyince, müdür Edip Balkır, son derece gerilir.

                Öyle ya, var olan öğrencileri bile tam yerleştirememiş, sorunlarını çözememişken henüz, yeni gelecek 100 öğrenciyi nasıl barındıracak? Yemesi, içmesi, yatıp kalkması, derslikleri, işlikleri, öğretmenleri…

                Olurdu, olmazdı; konusu tartışılır hararetle.

                “Sayın Genel Müdürüm! Gördüğünüz gibi, imkânlarım sınırlı. Bırakın 100 öğrenciyi, yarısı kadar bile artıramam.”

                “Artırmak zorundayız ama artırmalısın Edip!” deyince Tonguç:

                “Bana bir yol gösterin lütfen. Benim yerimde siz olsaydınız, ne yapardınız?” diye sorar Edip Bey.

                İşte Tonguç’un cevabı:

                “Ha! Bak, ne yapardım, söyleyeyim: Enstitünün öğrenci sayısını 1800’e çıkarırdım. Bu sayıyı üçe bölerdim. 600’ü derste, 600’ü iş ve tarımda, 600’ü de uykuda.”

                Bu cevap Edip Balkır’ın sabrını taşırır:

                “Sayın Genel Müdürüm! Ben bu işi daha fazla devam ettiremeyeceğim. Enstitüye yeni bir müdür bulun lütfen!” deyiverir.

                Siz Tonguç’un yerinde olsanız ne yapardınız?  Bir astınızın, herkesin içinde, bir bakıma size rest çekmek anlamına gelen bu tür bir davranışı karşısında ne yapardınız?

                Tonguç ne yapmış bakalım:

                “Çaylarımızı burada içtik, dinlendik biraz. Kahvelerimizi de Müdür Bey’in evinde içelim.” diyerek ayağa kalkar.

                Öğrenci sayısını mümkün olduğunca artırmak için ısrarının nedenini, Müdür Edip Balkır’ın evinde, kahvesini yudumlarken şöyle açıklar:

                “Bizim memlekette, ilerisi için şu enstitüler üstüne neler olacağını kestirmek zor. Geçmişe bakarsak, kimi yargılara varabiliriz. Köy Öğretmen Okulları, Şehir Yatılı Okulları bir süre yaşadı, sonra kaldırdılar. Neden? Çünkü gürültüsüz patırtısız kaldırabilecek kadar sayıları azdı. Mesele şurada: Biz Köy Enstitüleri yoluyla Türkiye’yi uyandırıp kurtarmak kararındayız. Hah, işte çıkış noktası…” (*)

                Görüldüğü gibi Tonguç’un derdi, her köye bir öğretmen gönderip okuryazar oranını yükselterek “aferin” almak değil, “köylüyü uyandırıp köyleri canlandırarak ülkemizi kalkındırmak…”            O’nun tüm sıkıntısı bu!..  Geçmişteki denemelerin başarısız olduğunu çok iyi bildiği için, benzer bir oyuna gelip faka basmak istemiyor. Köy Enstitüleri’ne de kıyılmasından korktuğu için, önlem almak istiyor şimdiden.

                Köylünün uyanması, halkımızın emeğini sömüren hazır yiyicilerin işine gelmezdi elbette. Öyleyse, geçmişte yapıldığı gibi hep, “Din elden gidiyor! Allah, peygamber. Komünizm, cennet, cehennem” deyip Enstitülerin canına okurlardı.

                Bunu önlemek için, kısa zamanda birçok Köy Enstitüsü açıp her Enstitüye çok öğrenci alarak yüzyıllardır ülkemizi geri bırakan o hazır yiyici sınıfı bu kez halkın gücüyle başarısız kılmak istiyordu.

                Evet, öyle istiyordu ama O’nu anlayan pek azdı maalesef. Dolayısıyla Köy Enstitüsü adındaki bu çağdaş eğitim kurumlarının sayısını 21’den 50’ye de çıkaramadı, her Enstitü’ye 2000 öğrenci de aldıramadı.

                Ve 2. Dünya Savaşı sona erer ermez, “tarih bir kez daha tekerrür edip” halkın uyanmasına fırsat vermeden saldırıya geçen o sınıf galip geldi yine.

                Ne yazık ki, tam “Oldu, oluyor” derken, bu kez de yeşeremeyip bir başka bahara kaldı umutlar.

                Ne yazık ki, bu kez de kursağında kaldı; hevesi halkımızın!

 

                                                                                                                  Hüseyin Erkan

                                                                                              huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

----------------------------------------------------------------------------------------

(*) Uygarlığa Bir Tuğla – Arifiye Köy Enstitüsü: T. İş Bankası Kültür Yayınları, İst. 2019, 672 sayfa

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 276
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster