Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Ekim '11

 
Kategori
Üniversiteler
Okunma Sayısı
400
 

Üniversite kampüslerinde madde-mana arasında sıkışanlar

Üniversite kampüslerinde madde-mana arasında sıkışanlar
 

Mananın, felsefenin, düşüncenin olmadığı bir yaşam, olaylara sadece materyalist pencereden bakmayı zorunlu kılar ki bu da insanın insan olma özelliklerini, yani hayvansal bedeninin dışında taşıdığı özelliklerini bir kenara atmasına neden olur… Böylesi bir ortamda yaşanan da sadece ve sadece, gelip geçici olarak dokunabildiğimiz madde, üzerimizde taşıyabildiğimiz unvan, makam gibi sadece bu dünyaya ait olan ayrıntılar uğruna kişiliklerimizi yitirmemiz; savunduğumuz insani değerlerimizi kaybetmemiz sonucunu doğurur.

 

Şunu unutmamalıyız ki madde dünyasında ne elde edersek edelim, mutlu olmak için ne yaparsak yapalım, yani, ne kadar zengin olursak olalım, ne kadar güzel olursak olalım, ne kadar büyük makamlara sahip olursak olalım mutlaka bizden daha zengini, bizden daha güzeli, bizden daha makamlısı olacağından o yolda mutluluğu yakalayabilmemizin imkânı yoktur. Böylesi bir yaşam şekli gelen her günü sıkıntılarla karşılamamıza, daha dün elde etmiş olduğumuzu sandığımız gücün, mutluluğun bugün elimizden uçup gitmelerinin acısını bir defa daha yüreğimizde en acı haliyle hissetmemize neden olur da, farkına dahi varamayız.

 

Madde dünyasında aynen Celaleddin Rumi’nin insanın hayvansal bedenini tarif etmek için kullandığı “eşek” gibi kalmada inat edersek, dünyevi zevklerin esiri olur, mutluluğu sadece onlarda ararsak, sahip olduğumuzdan daha fazlasını başkasında görürsek gardımız düşer hemen olduğumuz yere yığılırız. Olduğu yere yığılan insanların da hele bir de mana, felsefe dünyasında yeter hazırlığı yoksa yeniden kalkabilme, toparlanıp tek tek her birisiyle iletişimde olduğu insanlık ve evren için, en önemlisi de kendisi için iyi şeyler yapabilme şansı hiç yoktur.

 

Celaleddin Rumi’den bahsedince aklıma bir zamanların Anadolu’sunda “Anadolu Hümanizm,” olarak isimlendirilen dönemlerde maddeden arınmış olarak yaşanan usta-çırak ilişkileri geldi. O dönemlerde, tekkeye giren insanlar, elbette ki tekkedeki şeyhin müritliğini kabul ederlermiş… Yani, günümüz Türkçesiyle bir nevi usta-çırak ilişkisi yaşarlarmış… Ancak şeyh yani mürşit öylesine olma düzeyinde olurmuş ki ham gelen müridi piştikten sonra, tamamıy la ona teslimiyeti yaşama erdemini gözü kapalı gösterirmiş. O nedenledir zaten Şems’in kendisinden 20 yaş büyük olduğu ve en önemlisi de onun için canını vereceğini bile bile Konya’ya onun yanına gitmesi. O nedenledir, küçük Celaleddin ve babası, Celaleddin küçükken Şam’da kervanla yürürken, bir kişinin her ikisine bakarak arkadan yürüyen Celaleddin’i okyanusa benzetip “bu nasıl iştir, koskoca okyanus, denizin peşinden gidiyor” demesi. Madde dünyasına hapsolmuş bizlere anlamsız gelse de, o zamanların bugüne göre daha zengin olan mana dünyasında sıradan bir ifadedir aslında. Günümüzde bu usta-çırak ilişkisi sözü öylesine yozlaşmıştır ki usta ölene kadar, çırağın mutlak anlamda ona bağlı olması gerektiği şeklinde bir yanlış düşünce insanların madde dünyasında takılı kalmış akıllarına kazınmıştır. Saygıyla, teslimiyet ve yer yer de tapınmaya dahi vardırılabilecek davranış istekleri birbirine karıştırılır olmuştur.

 

Madde dünyasında insanlar, yaşlarından, mevkilerinden ya da paralarından kaynaklanan suni, içi boş saygınlığa sahip olabilmek için, mana liyakatine önem vermeyen, dünyevi hırslarına yenik düşerek küçücük bir çember içerisine hapsedilmiş dünyalarında mutluluğu yakalayacaklarını umuyorlar ancak asla da yakalayamıyorlar. Etrafınıza bir bakınız, içindeki egodan, ben merkezli düşünce yapısından dolayı günlerini sürekli olarak başkalarını suçlayarak geçiren, başkalarını yetersiz görerek aşağılayan yetişkin görünümlü ancak çocuk ruhlu mutluluk arayıcılarının ne kadar çok olduğunu göreceksiniz. Zaman zaman kendimizde de görebileceğimiz belirtileri normal karşılamak gerekir. Sorun bunları yaşamak değil, madde dünyasındaki hapis sırasında bunlarla mücadele edilmemesidir. Bu tür insanlar, içinde bulundukları çemberde sürekli olarak çemberin duvarına çarparlar ama çemberi aşıp geçmeyi akıllarının ucuna dahi getirmezler. Çemberi madde dünyasında değil de, mana, ruh dünyasında aşabileceklerini, bunun için de ruhlarını yerden kurtararak (yani, madde dünyasından) yükseltmeleri gerektiğini hiç düşünemezler bile. Çünkü bugünün yaşamı onları maddeye hapis etmiştir.

 

İnsanlar o küçücük çemberleri içerisinde tüm evrene hükmedebiliyorlarmış gibi davranıyorlar, okyanusun en havasız, en ışıktan uzak yerleri olan derinliklerinde yüzmeyi yaşam olarak algılıyorlar, bu yanılgılar dünyasında.

 

Bu durumda da, etraf mutsuz, ruhunu evrenin ruhuyla bütünleştiremeyen insanlarla dolduğundan ne yazık ki yaratıcılık olmuyor. Gelişmiş ülkeler, bireyin özgürlüğünü, sadece bedensel anlamda değil ruhsal olarak da sağlayabildiklerinden genellikle buluşlar da o bölgelerden çıkmıştır. Dikkat ediniz üretim demiyorum, yaratıcılık diyorum, buluşlar diyorum. Yoksa onların bulduklarını taklit ederek, tekrarlayarak bazen de ülke ve dünya kaynaklarını boşa harcayarak bir şeyler üretebiliriz. Ancak bu ruhun mutluluğu yakaladığı, huzuru bulduğu anlamına gelmiyor; hatta bastırıldığı, yaratıcılığı engellendiği, üstüne üstlü k bir de hırsızlık yapmak zorunda bırakıldığı için mutsuz, huzursuz oluyor.

 

Burada yazılanları toplumun her kesimine uyarlamak mümkün ancak bilgi üretme, teknoloji üretme ve bunları yayma yeri olan üniversitelerde felsefeden yoksunluk, manada ki yetersizlik ne yazık ki bu kurumları üniversite olmaktan çıkararak, lise haline sokuyor. Hadi bilemediniz meslek yüksekokulları diyelim, çünkü felsefeye dayanmayan, ruhu devreye sokmayan meslek yüksekokulu düzeyinde derslerle eğitim-öğretime devam ediyoruz.

 

Kampüslerimize sadece inşaat yaparak, elimizdeki dünden kalan eskimiş varlıklarımızı koruyarak, bunun yanında yaratıcı ruhları da hapsederek, bastırarak bilim yapacağımızı sanıyoruz, yani, okyanusun en havasız, en ışıktan uzak yerleri olan derinliklerinde yüzerek. Ne yazık ki madde dünyasına hapis olmuş her düzeyde yönetici de bir üstekinin altında kendisini ezik hissettiğinden, bu virüs sarmalı vücuttan bir türlü atılamıyor. Demek ki kilit nokta burada yöneticiler oluyor. İki kuruşluk çıkar için bir üstüne ruhunu teslim edenler, o güne kadar ki birikimlerini bir kalemde silerler ve o yöneticinin yanlışları içerisinde kendileri de boğulup, yanlış kararlar verirler.

 

Durum böyleyken “özgür üniversite, özgür bilim” diyerek dinlenme odalarında, ufacık, polit büro benzeri gruplarla kendimizi tamamen kapamış olduğumuz dünyayı kurtarmaya çalışmayı, görevimizi yapmış olarak algılarız. Kampüsüne sıkışmış, kendini, içinden çıktığı toplumu küçümseyerek ondan (hatta beraber çalıştığı iş arkadaşlarından ve öğrencilerinden) çok ayrı bir yere koyabilme egosuna hapis etmiş bilimden, ne o bilimi yapana ne de o hor gördüğü ve kendi ruhu da bir zamanlar onlar arasına inmiş olan insanlar topluluğuna hayır gelir.

 

İnsanların kafalarını okyanusun dışına çıkarmaları gerektiğini bir ihtiyaç olarak görüp, kendisini okyanusun dibine çekmeye çalışanlara “dur” deme ihtiyacı duyduğu, okyanusun üstündeki güzellikleri yaşamak ve yaşatmak için mücadele edenleri anlamaya çalıştığı en yakın yarınlarda görüşmek umuduyla…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 128
Toplam yorum
: 184
Toplam mesaj
: 23
Ort. okunma sayısı
: 855
Kayıt tarihi
: 26.01.07
 
 

Kimim? Nereden gelir, nereye giderim?29 Kasım 1970 tarihinde Türkiye'nin Doğu-Batı geçiş yolunun en ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster