Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Mayıs '10

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
3039
 

Üniversite profesörlüğünden, köy öğretmenliğine

(Ülkücü Öğretmen 2/Mefkureci Muallim 2)

S. A. Raçinski, Moskova Üniversitesinde, henüz genç sayılabilecek bir yaşta olmasına karşın, kaleme aldığı kitaplarının birçoğu, Rusçası ile birlikte Fransızca, Almanca ve İngilizce çevirileri yayınlanan, bilim aleminde büyük bir şöhret ve yabancı memleket bilginleri nezdinde büyük saygı kazanmış bir Matematik profesörüdür.

Profesör Raçinski, kendisinden önce gelmiş matematikçilerin, mevcudiyetinden bile haberdar olmadıkları yeni bir takım kuramlar ortaya atar ve bununla da kalmayarak, yeni problemlerin nasıl çözülebileceğini gösterir.

Bu başarılı çalışmalar karşısında Avrupalı bilginler, Raçinski’nin Matematik bilimine büyük hizmetler yapabileceğine inanırlar.

Profesör Raçinski, öğrencileri tarafından çok sevilen bir kişidir. Öğrencileri, Raçinski’nin ders verdiği salonlara girer, onun derslerini dikkatle izlerler. Onun dersleri –çok defa vaki olduğu gibi- birtakım kuru ve cansız sözlerden ibaret değildir. Raçinski’nin ruhu canlı, ders anlatması canlıdır. Diğer bir deyimle, öğretmenlik işinde Raçinski, gerçekten bir sanatkardır.

Öğrenciler, yalnız onun öğrettiği bilgilerden yararlanmakla kalmaz, büyük üstadın aklının ve muhakemesinin berraklığından, fikirlerinin derinliğinden, ispatlarının kuvvetlerinden de ayrıca zevk duyarlar. Onun derslerine devam eden öğrenciler, kainatın felsefi güzelliğini, insan aklının kuvvetini ve bütün bunlardaki matematik belirliliğini öğrenmekle haz duyarlar.

Raçinski’nin, profesör olarak atandığı Moskova Üniversitesinde geçen on yılda, üç öğrencisi profesör adayı olur ve hatta bunlar, kendi üstatlarını geçmek yeteneğini gösterirler. Demek ki Raçinski, derin incelemeleri ve geniş bilgisi ile birlikte, adam yetiştirmesini de bilmektedir.

İşte, Moskova Üniversitesinin kendisiyle övündüğü, birçok Avrupa Matematikçisinin kendisinden önemli buluşlar beklediği bu genç profesör, kendi isteği ile üniversitedeki kürsüsünden çekilerek, çalışmalarına son verir ve Rusya’nın Smolenska eyaletinin, kendi köyü olan ve babasından miras kalmış birkaç parça tarlası bulunan Tatevo Köyünde, bir öğretmenliğe atanmak için Milli Eğitim Bakanlığına başvurur.

Bu haberi duyan herkes, hayretler içinde birbirine, “Lakin niçin?” diye sorar. Aldıkları, “bir köyde ilkokul öğretmeni olmak için! …” cevaplarına inanamazlar ve olaya kendilerine göre bir yorum getirirler:

“Zaten Matematikçiler biraz anormal insanlardır. Zihinleri dağınıktır. Onlar hayatı anlamazlar. Raçinski denilen adam da bunlardan biridir. Büyük profesör dediğiniz bu adam, büsbütün aklını kaçırmış gibi görünüyor, ” derler.

Rusya Milli Eğitim Bakanı Kont Deliyanof da, Raçinski’nin köy öğretmenliğine atanması için vermiş olduğu dilekçeyi gördüğü zaman şöyle bağırır:

-“Ne? … Raçinski köy öğretmeni mi olmak istiyor? Bu adam deli mi oldu? … Eğer ben onu çocukluğundan beri tanımamış olsaydım, bu adam milleti hükümete karşı ayaklandırmak istiyor, derdim. Fakat ben, Raçinskiyi tanırım. Onun politika ile filan ilişkisi yoktur. O, sulh ve sükun adımıdır.

Bu zavallı, köylerdeki sarhoş köylülerin arasında ne iş görebilir? … Rus köylüsüne profesörler değil, eli kamçılı jandarmalar lazımdır. Millet, fesada doğru gidiyor. Dayak, kamçı, durmadan sopa yemek istiyor. Raçinski zavallısı ise, köyde öğretmenlik yapmak istiyor. Ne yapalım? … Bir defa tecrübe etsin! … Bir yıla varmaz, gene kendiliğinden Moskova’ya döner, ” der.

Raçinskinin üniversitedeki görevinden ayrılıp, Tatevo köyüne öğretmen olarak atanma isteğini duyan Moskova Üniversitesi rektörü, öfkesinden köpürerek, Raçinski’nin yüzüne karşı şöyle bağırır:

-“Yahu, sen ne yapıyorsun? Issız bir adaya düşen çocuk gibi, Robinson rolünü mü oynamak istiyorsun? Şimdiye kadar elde ettiğin güzel mevkii, inşa ettiğin sağlam binayı kendi elinle yıkıyorsun! …” der.

Raçinski’nin dostları da, onu ayıplar ve şöyle derler:

-“Yahu, senin verdiğin bu kararın, aptalcasına yapılmış bir iş olduğunun farkında değil misin? Köy öğretmenliği senin neyine gerek? … Şöyle böyle orta öğrenimini bitirmiş olan her genç, senin babanın köyüne öğretmen olarak gidebilir… Fakat Moskova Üniversitesi, senin gibi bir bilgini bir daha bulamaz. Herhangi bir köy okuluna öğretmen olabilmek için ne senin zekana, ne de senin bilgine ihtiyaç vardır. Nereye doğru gitmek istediğini bir kere düşün! … Üniversite profesörlüğü nerede? Köy öğretmenliği nerede? … Bir profesörün köy öğretmenliğini kabul etmesi demek, üniversitenin temellerini kazması, demektir. Artık bundan sonra, büyük bilginlerimizin kitaplarını köy okulunun sobası içine atıp da orasını ısıtmağa mı sıra geldi? Bir kere düşün! Sen bu geniş ve derin bilgilerinle o ıssız ve karanlık köşede ne yapabilirsin? Sen çok yüksek olan istidadını, pek parlak olan istikbalini korkunç bir uçurumdan aşağıya doğru atıyorsun! …”

Raçinski bu sözlere şöyle cevap verir:

-“Arkadaşlar, siz yanılıyorsunuz! Ben sizin sandığınız gibi, geniş bilgilerimi, yüksek istidadımı uçuruma atmağa gitmiyorum. Ben, bu geniş bilgilerim sayesinde, halk yığınları arasında örtülmüş kalmış olan yeni istidatları keşfe gidiyorum. Siz pekala bilirsiniz ki, arzın göğsünden petrol çıkarmak isteyenler, yeryüzünü delerler, deşerler. Bu işi yaparken bazı kere çok derinlere kadar giderler. Bu amaca ulaşmak için çok paralar, çok emekler harcarlar.

İşte bugün ben, milletin ruhunda senelerden beri gizli kalmış olan büyük istidatları meydana çıkarmak için köylere gidiyorum.”

-“Hepiniz bilirsiniz ki, dünyaya gelen kedi ve köpek yavrularının gözleri kapalıdır. Bunlar hiçbir şey görmezler. Yavruların gözleri, yavaş yavaş sonradan açılır. Şimdi bir kere de milyonlarca halkın bulunduğu durumu göz önüne getiriniz. Tabiat bunlara birçok istidatlar verdiği halde, bu istidatlar gelişmemiş bir halde bulunuyor: Dünyaya birçok yazarlar yetiştirmiş olan on binlerce milyondan ibaret olan bir milletin fertleri arasında bu yazarların kitaplarının okuyucuları yoktur. Milyonlarca insan, okumak ve yazmak nimetinden mahrumdur.

Memleketimizdeki okulların sayısı pek azdır. Nerede bir okul var ise, orada iyi bir öğretmen yoktur. Bu okullara devam eden çocuklar şayet bir şeyler öğrenmişlerse, onu da papağan gibi ezberleyerek öğrenmişlerdir. Öğretmenler, okullarda halka doğru gidiş tarzını, hayatı iyi kullanış yollarını öğretmiyorlar; milletin ruhunda gizli kalmış olan istidatları uyandırmıyorlar. Milyonlarca halk kütlesinin dimağları, işlenmemiş milyonlarca hektar arazı gibi çorak bir halde bulunmaktadır.”

-“Etrafta söylenen sözlere kulak verecek olursanız, herkesin milli bir zeka ile öğündüğünü işitirsiniz. Herkes, “Bizim toprağımız, dünyanın en zengin toprağıdır, ” diye öğünür. Filhakika, vatan toprağının altı madenlerle doludur. Orada her şey vardır: Kömür, demir, petrol, tuz, kurşun, bakır…

Ormanlarımız geniştir, büyüktür… Birçok fabrikaya az masrafla kuvvet temin edecek nehirlerimiz, çağlayanlarımız vardır… Saire ve saire. Fakat bunlardan faydalanmak için çalışarak, çabalayarak onları meydana çıkarmak lazımdır…”

Diğer bir defa da Raçinski, kendisine itirazda bulunanlara şu cevabı verir:

-“Böyle sözleri dinlerken, yüreğimde bir acılık duyuyorum. Öğünmelere bakılacak olursa, bizde her şey var. Fakat hakikatte hiçbir şey yok! ... Toprağımızın bereketli olduğundan şüphe yok. Fakat bu toprağın üstünde yaşayan insanların ihtiyaçları da türlü türlüdür. Bu adamlar, bek az bir şey yetiştirirler ve yaparlar. Kendilerine lazım olan şeylerin büyük bir kısmını yabancı memleketlerden satın alırlar. Yabancıların ürettikleri şeyleri kullanırlar. Makineler satın alır, kumaşlar satın alır, hazır elbiseler, ayakkabılar satın alırlar, cam, ilaç satın alır, kağıt, mürekkep, mum satın alırlar.”

-“Acaba daha neler satın almıyoruz? Bunu siz söyleyiniz! … Bütün bunlara karşılık olarak, biz ne üretiyoruz? Pek az bir şey değil mi? Kurşun kalemi, makara, iğne, düğmelere varıncaya kadar her şeyi dışarıdan alıyoruz, değil mi? Söylemesi ayıptır: Eğer yabancı üretimi olan düğmeler olmasa idi, pantolonumuzu ilikleyemeyecektik. Yabancı memleketlerde dokunan, dikilen mendiller olmasaydı, burnumuzu silecek medeni bir vasıtaya malik olamayacaktır. Yabancıların yaptıkları bıçak, kaşık, çatal olmasaydı, medeni bir sofrada yemek yiyemeyecektik.”

-“Sözün kısası, bizim hiçbir şeyimiz yok! Memlekete her şey dışarıdan ithal ediliyor. Hem de nasıl? Ateş pahasına değil mi? … Bu şeyler pahalıya mal olduğundan, bedellerini peşin veremiyoruz. Yabancı mallarını taksitle veresiye, alıyoruz. Bunun neticesinde ise, eşya fiyatları bir kat daha yükseliyor. Amma biz öğünmelere devam ediyoruz.”

-“Bizim memleketimiz, dünyanın en zengin memleketidir, diyoruz. Memleketin doğal zenginliklerinden vazgeçtik. Bu öğünmeler karşısında halk kütlelerinin nasıl bir hayat sürdüklerine bakınız! … Düşününüz ki, milyonlarca, on milyonlarca halk ve nihayet yüz milyonluk bir halk tabakası Maarifin nimetlerinden mahrumdur.”

-“Yüz milyonluk halk kütlesini teşkil eden fertler, yeni doğmuş köpek yavruları gibi, gözlerinin açılmasını bekliyor. Bütün bir millet hala kördür. Kör doğan köpek yavrularının gözleri, bir iki hafta sonra kendiliğinden açılır. Halbuki Rus Milletinin gözleri yüz, beş yüz seneden beri açılmamıştır. Bu halin sadece akla getirilmesi bile insana dehşet verir.”

-“Bir kere bizim yerli köy halkımızın nasıl yaşadığına dikkat ediniz! … Bunların evleri dar, karanlık ve nemlidir. Pencereleri küçük, tavanları alçaktır. Bu dar evlerde oturan ve yatan köylülerin hayatı da kendileri gibi soğuk ve iğrençtir. Erkeklerin kadınlara karşı muamelesi, hayvanlara karşı yapılan muamelelerden farklı değildir. Köylülerimiz, vakitlerini birtakım dedikodularla, birbirlerini çekiştirmekle geçiştirir, birbirleriyle kavga ederler. Velhasıl büyük bir hızla soysuzlaşmaya doğru giderler. Birçok eyaletimizdeki halkın bir kısmı da verem, frengi gibi korkunç hastalıklara tutulmuşlardır. Rusya’da trohom hastalığından her sene on binlerce kişi gözlerinin nurunu kaybetmektedir. Kuşpalazından, çiçek hastalığından veyahut bakımsızlık yüzünden her sene yüz binlerce çocuk telef oluyor.”

Profesör Raçinski, kendisine yöneltilen saldırılara karşılık, bir zaman da şunları söyler:

-“Sizin söyledikleriniz hep doğrudur. Bunu ben de kabul ediyorum. Toprağın içinde zengin petrol madenleri vardır. Yalnız bazı kere bu maden, toprağın pek derinliklerinde bulunur. Birtakım gayretli insanlar, onu yeryüzüne çıkarmak için ümit ve inatla çalışarak derin kuyular açarlar. Arzın diğer zenginlikleri de böyledir. Halk kitlelerinin ruhunda gizli duran servetler de böyledir. Kömür, tuz, demir kendi kendine yeryüzüne çıkmaz. İnsanlar toprağı kaza kaza onları meydana çıkarırlar. İşte ben de avam halkın akıl ve vicdanında gönüllü olan kıymetli madenleri meydana çıkarmak için köye gidiyorum.”

Bunun üzerine, daha sonraları dünyadaki birkaç bilim akademisine üye olacak olan genç bir yerbilim (jeolog) uzmanı olan Pavlof, Raçinski’nin sözlerine şöyle itiraz eder:

-“Çok sayın Profesör Raçinski, sizin işiniz maden kuyularında çalışmak değildir. Siz usta bir mühendissiniz. Öyle bayağı bir maden işçisi değilsiniz. Şu atalar sözünü daima hatırınızda tutunuz: ‘Büyük gemiler, büyük seferler yaparlar.’ Siz, yolcuları bir ırmağın, bir kıyısından öteki kıyısına geçiren küçük bir gemi değilsiniz. Siz, okyanusları aşmakla görevli büyük bir vapursunuz.” der.

Aklını kaçırmış olduğunu zannettikleri bir arkadaşı yola getirmek amacıyla gelmiş olan diğer profesörler, Pavlof’un sözlerini “bravo, bravo” diyerek, alkışlarlar. Bunun üzerine Raçinski, başını sallayarak şöyle karşılık verir:

-“Ben bu sözlerde alkışlanmaya layık bir şey görmüyorum. Bu el çırpmalarının da bir manası yoktur. Farz edelim ki, mesele sizin dediğiniz gibi olsun! … Ben de, sizin gibi, kabul ettiğiniz gibi, okyanuslarda dolaşmakla görevli bir vapur olayım. Fakat siz de pekala bilirsiniz ki, milletin cahilliği, aptallığı bir okyanus gibidir. Milyonlarca köy halkının cahilliği karşısında, biz oralara pek kıt bilgi sahibi hocaları göndermekle iktifa ediyoruz. Niçin şehirdeki evlerin pencereleri büyük olsun da, köylerdeki evlerin pencereleri küçük dam parçalarından ibaret kalsın! Cam parçaları da kırılınca, onların yerlerini paçavralarla tıkasınlar? Acaba köylüler daha az mı ışığa, sıcaklığa, temiz havaya muhtaçtır?

-“Fakat siz de bilirsiniz ki, büyük pencereler için büyük camlar lazımdır. Bunlar ise pahalıdır. İşte bu sebepten köylülerin bir kısmı evlerine pencere açmaz. Maarif işi de böyledir. Köylerimizde büyük camlı pencerelere, daha uzun tahsil veren okullara ihtiyaç vardır. Fakat bunlar pahalıya mal olduğundan köylerde nispeten daha ucuz, daha basit, kısa tahsilli okullar açmak istiyorlar.”

-“Tahsil müddeti kısa olan küçük bir okul, bir kibrit çöpüne benzer. O yanınca, etrafında ancak birkaç metrelik bir yeri aydınlatır. Onun zayıf ışığı birkaç saniye devam eder. Milletin kafasındaki karanlığı yırtmak için deniz feneri kadar ışık saçan fenerler, projektörler lazımdır. İşte ben, bu kararımla, doğduğum ve büyüdüğüm köyde bir irfan meşalesi olmak istiyorum.”

Genç jeolog, bu sözlere de itiraz eder ve şöyle der:

-“Fakat siz, bu hareketinizle üniversitemizdeki büyük meşaleyi söndürüyorsunuz.”

Bunun üzerine Profesör Raçinski şu cevabı verir:

-“Üniversitede benden başka birçok ışık daha var. Hiç olmazsa, üniversitedeki öğrencilerden biri benim yerime geçebilir. Hükümet merkezinden uzak olan Tatevo Köyünde ise, hala koyu bir karanlık hüküm sürmektedir. Orası benim küçük vatanımdır. Yüz milyondan fazla nüfusu olan büyük vatanımızda da birçok insanın kafaları ve ruhları koyu bir karanlık içindedir. Bir insan, hakiki manasıyla bir mum değil midir? Eğer bu mum yanmazsa, etrafını aydınlatmazsa, insan hayatının kıymeti nedir? Biliyor musunuz ki, Rusya’da hala yanmayan yüz milyon mum vardır! …

Büyük bir tapınağı göz önüne getiriniz. Bu tapınak çok büyük olsun. Bir memleket kadar büyük olsun! … Bu memlekette yaşayan insan toplulukları birer avizeye benzerler. Milletin her ferdi, birer mum gibidir. Bütün mumların hep birden parladığını, uzun müddet yanmağa başladığını düşününüz. Böyle bir manzaranın temaşası ne kadar zevkli olur?

Arkadaşlar, bir kere bu manzaranın güzelliğini göz önüne getiriniz. Bir kere de memleketimizin şimdiki halini düşününüz. Siz, sık sık Rus Milletiyle iftihar etmesini bilirsiniz. Fakat bana söyleyiniz. Yüz milyonluk halk kütlesinin bizden aldığı ışık nedir?”

Bu sorunun karşısında, Raçinski’nin dostları susar fakat Pavlof’un sesi işitilir:

-“Siz kendinizi çok ucuz satıyorsunuz. Köy öğretmenliğini, bütün Avrupa’ca tanınmış olan profesörlüğünüze tercih ediyorsunuz.”

Raçinski, bu sözlere acı bir gülümseme ile şu cevabı verir:

-“Benim nazarımda bu sözleriniz çok gülünçtür, doğru değildir. Hakikatte ben bir şey kaybetmiyorum. İlk gençliğimin hülyalarını tahakkuk ettirmek için kendi köyüme gidiyorum. Düşmandan bir, iki, üç milyon ahalinin oturduğu araziyi fetheden kimseye ‘fatih’ derler, kahraman derler, değil mi? Ben, bundan daha fazla bir şey yapmak istiyorum. Benim doğduğum vilayette on milyona yakın nüfus vardır. İşte ben, bütün bu halkı cahillikten kurtarmak istiyorum. Bir kere düşününüz: On milyonluk bir halk kitlesi. Eğer bu insanlara okumak, yazmak öğretilecek olursa, bu kütlenin içinden nice büyük bilginler, sanatkarlar, edipler, kaşifler, mucitler, velhasıl başka suretlerle millete faydalı olabilecek insanlar meydana çıkar.”

Bu sözlere de sadece Pavlof, dargın dargın karşılık verir ve şunları söyler:

-“Şimdi mesele anlaşıldı. Sen hepimizi köylere gönderip, öğretmenlik yaptırmak istiyorsun. Sana uğurlar olsun! …”

Raçinski:

-“Asla! Ben sizi kandırmak istemiyorum. Benim köyüm, benim ruhumu kendine çekiyor. Ben doğduğum ve büyüdüğüm yere gidiyorum.”

Pavlof:

-“Arkadaş, görüyoruz ki, sen aklını büsbütün kaybetmişsin. Seni yola getirmek mümkün değil. Yolun açık olsun!”

Arkadaşları Profesör Raçinski ile vedalaşıp, ayrılıp giderken, yolda kendi ardalarında şunları söylerler:

-“Filhakika bu adam mucizeler yaratmak istiyor; amma aklında da biraz kaçıklık var galiba.”

Tatevo Köyünde

Profesör Raçinski, kendi köyü olan Tatevo’ya gittikten sonra, ne para, ne de başka türlü bir yardım görür. Vilayetin bütün çiftlik ve arazi sahipleri, yeni köy öğretmenini düşmanlıkla karşılarlar ve yüzüne karşı şöyle derler:

-“Siz galiba bizim köylülerimizin ahlakını bozmaya geldiniz! ... Bizim köylülerimiz okumayı ne yapsınlar? Esasen milletin okumak filan istediği yok… Siz köylüleri tanımazsınız. Onlar kaba hayvanlardır. Bundan daha fenası, yırtıcı hayvan gibidirler. Rus köylüsü, yalnız sopadan anlar. Okulda okumak, öğrenmeyi istemez. Köylüye votka lazımdır. Hele senin derin bilgilerinden köylü hiçbir şey anlamaz. Sen olmasan da, köylü toprağı nasıl süreceğini, ekini nasıl biçeceğini bilir.

Ha! Şunu da iyi biliniz ki, bizim köylülerimiz tembeldirler. Onları işe sevk edebilmek için öküzü dürter gibi dürtmek lazımdır. Zevk ve eğlenceye gelince, köylülerin de kendilerine mahsus eğlenceleri vardır. Votkaya kavuşmak, onlar için saadettir.”

Bu sözler karşısında Profesör Raçinski, dehşet içinde kalır ve çiftlik sahiplerine şöyle cevap verir:

-“Yahu, sizde hiç utanmak, arlanmak yok mu? … Bu iğrenç sözleri kimin hakkında söylüyorsunuz? … Kendinizin de bir ferdi bulunduğunuz bir millet hakkında değil mi? Hem bu sözleri kimlerin ağzından işitiyoruz? Halkın aydınları ve zenginleri sayılan sizlerden değil mi? …

Sizi besleyen köylüdür. O köylü size medeniyetin icat ettiği bütün vasıtalarla mücehhez bir refah hayatı yaşamasını temin ediyor. Fakat acaba Rusya’da bulunan 100 milyonluk halkın ekserisi nasıl bir hayat yaşıyor?

Ahalinin yolları yoktur. Nerede bir yol varsa, o da mutlaka bozuktur. Ahalinin okulları yoktur. Nerde bir okul varsa, o da cılızdır. Tahsil seneleri kısa olan bir okuldur. Ahalinin hastaneleri yoktur. Hastalarına bakacak doktorları yoktur. Hastalanan köylülerin tedavisine pek az imkan vardır.

Yaradılış itibariyle iyi yürekli olan halk, kendi anavatanında öksüz gibidir. Bunları düşünen yok. Biz millete ne veriyoruz? Hiç milleti düşünüyor muyuz? Filhakika, yüz milyonluk bir halk kütlesi kaba, tembel, içki düşkünü ve medeniyetsizdir; zalim ve namussuzdur. Bu millet fertlerinin çoğu hayvan gibi yaşar. Fakat bundan dolayı, okul görmemiş ve aydınlatılamamış olan milyonlarca halkı sorumlu tutmak doğru mudur? …

Şüphesiz bu bir felakettir. Fakat bu felakete sebep olanlar gene bizleriz. Bundan başka bizim kabahatimiz, onların kabahati derecesinde değildir. On kere daha fazladır. Bir defa şuna bakınız: Biz her nasılsa, müstesna bir tahsil gördük. Bu tahsil sayesinde birtakım haklar kazandık. Büyük mevkilere, yüksek memuriyetlere geçtik. Fakat ondan sonra ne yaptık? … Ne yapacağız? Uyuduk ve uyuduk! …

İyi bir öğretim gören adamların her biri, örneğin hekim, yargıç, subay, mühendis, avukat, memur, öğretmen, millet için bir fener olmalıdır. Her bir fener de, ister dar bir sokağa, ister bir meydanlığa veyahut kasaba dışına dikilmiş olsun. Mutlaka bulunduğu yeri aydınlatmalıdır.”

Profesör Raçinski, titrek sesiyle onlara cevap vermeye devam eder ve şunları söyler:

-“Hepimiz on sene veya daha fazla bir süre okullarda okuduk. Büyük ediplerin eserlerini inceledik. Sanatkarların vücuda getirdikleri orijinal tabloları ve heykelleri seyrettik. Ruhu çeken müzik parçalarını dinledik, tiyatro sahnesinde meşhur artistlerin oyunlarını temaşa ettik. Bunların her biri, biz farkında olmadığımız halde, ruhumuzda bir ateş ve heyecan uyandırmıştır. Biz şimdi bunların tesiri ve telkini altında bulunuyoruz. Buna rağmen her birimiz, canlı birer fener olacak yerde, uyuşup kalıyoruz. Cansız ve sakat merdivenlerden ibaret bulunuyoruz. Bu kusurumuzla birlikte, halk kütlesine hücum ediyor ve onu tahkir ediyoruz. Ama gene kendimizi medeni insanlardan sayıyoruz.

Hollandalılar, belli bir plan dahilinde çalışa çalışa, çiçek bahçelerini süsleyen birçok nevi çiçekler yetiştirdiler. Diğer taraftan İsveçliler, daha fazla süt veren inekler; İngilizler gayet iyi koşan atlar ve iyi et veren koyunlar yetiştirmişlerdir.

Yabancı milletler, memleket içinde yetişen çiçekleri, atları, öküzleri ve domuzları ıslah ediyorlar. Bundan başka memleketlerindeki tarlaları, ormanları ve çayırları ıslah ediyorlar. Kasabalıları ve köylüleri yükseltiyorlar.

Biz ise ne yapıyoruz? … Hayvanları ıslah etmeyi bir tarafa bırakalım, insanları ıslah etmenin bile çarelerini düşünmüyoruz.”

-“Efendiler, şurada kendi aramızda samimi olarak görüşelim. Herkes kendi vicdanını kendine hakim kılıp, kendi meşgul olduğu işi bir kere gözden geçirsin: Neyi ıslah ettiğini, kimleri yükselttiğini düşünsün… Etrafımızda bütün bir millet, derin bir cahillik içinde yüzüyor. Size sorarım: Bu millet, hangi millettir? Kendi milletimiz değil mi? … Kabahat kimdedir? …”

Raçinski’nin bu ateşli sözleri, sağır kulaklara musiki tesiri yapar. Tatevo Köylüleri ile civar köylüler de, Raçirski’ye, çiftlik sahiplerinden farklı davranmaz, onu iyi karşılamazlar. Köylüler, yüzlerce yıldan beri, aşağılanma ve hileden başka bir şey görmediklerinden, insanlara karşı güvenleri kalmamıştır. Köylüler, yeni gelen adama karşı şüpheli bakışlarla bakarlar. Köylüler görünüşte itaatli ve saygı sever görünmelere karşın, ruhlarının derinliklerinde yabancılara karşı bir gayz ve haset beslerler. Rusya’da yüzlerce sene süren esirlik ve hakaret hayatı, milletin ruhunu aşındırmıştır. Her köylü mümkün mertebe şehirliye aldanmamağa, elinden geldiği kadar şehirliyi aldatmağa çalışır.

Tatevolular da, kendi köylerinde doğup, sonra Moskova Üniversitesinde büyük bir bilgin olan Raçinski’nin “köy öğretmeni” sıfatıyla, kendi köylerine dönmek isteği karşısında hayret eder ve kendi aralarında şöyle şakalaşırlar:

-“Köyümüzün en akıllı çocuğu, acaba bize nasıl bir kapan kurmak istiyor?” derler.

Raçinski, kendi köyüne döner ve köylüleri etrafında toplar. Onlara, bu köyün çocuklarını okutmak istediğini söyleyince, onlar hep bir ağızdan:

-“Saygılı Profesör, biz hepimiz fakir insanlarız. Size verecek fazla paramız yok, ” derler.

Raçinski şöyle cevap verir:

-“Ben yalnız size hizmet etmek istiyorum. Şimdiye kadar sizden hiç para istemedim, ” der.

Bu sözleri dinleyen köylüler kendi aralarında fısıldaşarak, şunları söylerler:

-“Ha şimdi mesele anlaşıldı. Şu bizim Raçinski’nin oğlu yok mu? O buraya gelmiş; köyümüzde öğretmenlik edecekmiş. Maksat; “Bakınız ben köy çocuklarını okuttum” diyerek, Çar’dan rütbe ve nişan almaktır.”

Köylülerin dedikodularını dinleyen köy muhtarı da şöyle der:

-“Ben öyle zannediyorum ki, bu adam buralarda sadece gönlünü eğlendirmek istiyor. Şehirliler, kalabalık ve gürültülü yerlerde otura otura bu hayattan usanırlar. Çalışmalarını biraz değiştirmek, biraz da kafalarını dinlendirmek için kırlarda yaşamağa, köylerde avcılık yapmağa çıkarlar. Bu adam da onlardan birisidir. Yalnız kendisi büyük bir profesör olduğu için, köylü çocuklarını okutmakla gönlünü eğlendirmek istiyor. Varsın, okutsun da görelim.”

Diğer bir köylü de şunları söyler:

-“İşittiğimize göre bu genç çok okumuş imiş. Hatta okuya okuya aklını oynatmış, diyenler de varmış.”

İşte gerçek amacı, hiçbir kimse tarafından anlaşılamayan, yalnız kendi işine iman ve itikadı tam olan Raçinski, Tatevo köyüne böyle bir zamanda gelir.

Raçinski Köy Okulunda

Köy okulunun binası büyük ve aydınlıktır. Okul binası yapılırken Raçinski, kendi arazisi içinde bulunan ormandan, gereğinden fazla ağaç kesilmesine izin vermiştir. Fakat geçmişte yapılan bu güzel bina, sonraları bakımsız kalır. Yıllardan beri okul önüne atılan süprüntüler, binanın önüne yığılır. Okulun içi de temiz değildir. Raçinski bu pislikleri olduğu gibi bırakmayı uygun bulur.

Okula gelmeye başlayan öğrenciler, daha ilk günde, öğretmen masasının temizlendiğini, düzene konulduğunu fark ederler. Masanın üstüne temiz, beyaz bir bez örtülmüş, bir köşesine de bir çiçek saksısı konulmuştur. Öğretmenin arkasına gelen duvara da iki küçük levha asılmıştır.

Raçinski’nin okulu/sınıfı, birleştirilmiş bir sınıf olup, sınıf farkına bakılmaksızın bütün öğrenciler bir arada ders yaparlar. Çocuklar yerlerine oturduktan sonra, eski öğrencilerden bazıları, öğretmen birinci sınıfa yeni gelen öğrencileri okutmağa başladığı zaman, kendilerinin yazı, okuma, hesap gibi derslerden hangileri ile meşgul olacaklarını sorarlar. Raçinski onlara şöyle der:

-“Bu saatte hepinizle beraber meşgul olacağım. Siz beni tanıyacaksınız, ben de sizi tanıyacağım. Ben sizi bir defa görmek isterim. Siz de benim nasıl ders vermek istediğimi göreceksiniz.”

Raçinski, bu sözleri o kadar yumuşak, o kadar tatlı söyler ki, kıştan sonra gelen ilkbahar havasında olduğu gibi, sınıfı içini ılık bir hava sarar.

Raçinski’nin Ders İşleyişi: Sihirbaz RaçinskiRaçinski bu sözleri söyledikten sonra, öğretmen kürsüsünün başına geçer ve çekmeceden toprak parçası gibi kuru, kara bir şey çıkarır. Bununla masanın üstüne üç defa vurur. Bu kara şey, sert bir taş gibi ses çıkarır. Raçinski, bu sert şeyi çocukların eline verir. Öğrenciler, bunun sert ve ağır bir şey olduğunu anlarlar. İçlerinden biri şöyle der:

-“Öğretmen, bu şey demir gibi ağır bir şey.”

Raçinski:

-“Evet, pek güzel buldun. Bu şey demirdir. İnsanlar bunu bu haliyle maden kuyularından çıkarırlar. Sonra onu eriterek temizlerler. Buğday tanelerinden un, undan ekmek yaptıkları gibi, ham demiri de temizleyerek ondan çivi, balta, pulluk, gibi şeyler yaparlar.

Öğretmen, demir madenini çekmecenin içine sakladıktan sonra, şunları söyler:

-“Çocuklar, bakınız, şimdi ne çıkacak? Bir, iki, üç, ” diyerek tenekeden yapılmış bir kuş çıkarır. Bu oyuncağın yayını kurduktan sonra, onu masanın üstüne bırakır. Oyuncak yürümeğe ve kuş gibi ses çıkarmağa başlar.

Bunun üzerine sınıfın içi alıp yürür. Bütün köylü çocukları okulda bulunduklarını unuturlar. Öğretmenin masasının etrafına yığılırlar. Öğrenciler, oyuncağı yeter derecede seyrettikten sonra öğretmen, onları yerlerine oturtarak, şöyle der:

-“İşte, şimdi şurada gördüğünüz oyuncak kuş, bundan önce size gösterdiğim ham demir madeninden yapılmıştır. O kupkuru bir taş parçası, şimdi bir kuş olmuş yürüyor ve ötüyor. Siz buna ne dersiniz?”

Okula yeni başlamış bir kız çocuğu da, şunları söyler:

-“Amca, sen sihirbazsın.”

Öteki çocuklar gülüşürler. Raçinski hiç kızmadan şöyle cevap verir:

-“Evet, ben bir sihirbazım. Fakat bu ham demir madenini temizleyerek ondan kuş yapan adam da bir sihirbazdır. Bunu yapan sihirbaz ben değilim. Fakat yeryüzünde pek çok sihirbaz vardır. Bu dünyada her kim arzu ederse, kendi işinde sihirbaz olabilir.

Birtakım insanlar, işte böyle ham maddeleri alırlar; onları temizlerler ve işlerler. Onlardan yalnız böyle oyuncaklar değil, faydalı işlere yarayacak aletler, çabuk iş gören makineler, denizde yüzen vapurlar yaparlar. Başka birtakım insanlar da, toprağa gübre katarak onu işlerler. İyi ve bol mahsul alırlar. İşte bu saksıda gördüğünüz çiçek gibi güzel çiçekler de yetiştirirler.”

Raçinski bundan sonra, insanların nasıl kaşifler yaptıklarını bir bir anlatır. Kumdan cam, maden kömüründen boya yapıldığını söyler. Bunları keşfedebilmek için insanların okullarda nasıl okuduklarını, laboratuarlarda ve fabrikalarda nasıl çalıştıklarını anlatır. Çocuklar anlatılanları, tatlı bir masal dinler gibi dinlerler. Hayal alemine dalarlar. Bunun üzerine Raçinski onlara:

-“Haydi, şimdi dışarıya çıkınız. Biraz koşunuz. Oynayınız. Dinleniniz, ” der. Bunun üzerine öğrenciler hep bir ağızdan:

-“Öğretmen biraz daha anlatınız. Biz koşmak istemiyoruz, ” diye yalvarmağa başlarlar.

Bunun üzerine öğretmen Raçinski:

-“Öyle ise, hep beraber temiz havaya, güneşe çıkalım, ” der.

Hep birlikte dışarıya çıkarlar. Raçinski, kapının basamaklarının kenarına oturur. Çocuklar da arı kovanı gibi etrafını sarar. Öğretmen olara;

.İnsanların bataklıkları nasıl kuruttuklarını,

.Kurak ve çorak yerlere kanallar vasıtasıyla nasıl su getirdiklerini ve bu sayede oralarda nasıl güzel bağlar bahçeler, çayırlar ve verimli tarlalar yaptıklarını anlatmağa başlar.

Biraz düşündükten sonra şu sözleri ilave eder:

-“Eğer yeryüzünde yaşayan bütün insanlar, çalışmak isteseler ve gerçekten çalışmağa başlasalardı, yeryüzü bir cennet olurdu. Burada herkes, her istediğini bol bol bulurdu, ” der.

Biraz durakladıktan sonra, Prof. Raçinski sorar:

-“Çocuklar, siz benim masamı gördünüz mü? Bunu beğendiniz mi?

Yaşlıca bir öğrenci:

-“Siz onu güzel tertip emişsiniz, ” der.

Öğretmen:

-“Siz de böyle tertipli olmak, dershanenizi biraz daha tertibe sokmak istemez misiniz? …

-Niçin dershanenizi kirletiyorsunuz? …

-Sıraları kesiyorsunuz? …

-Hele bir kere kendi vücudunuza bazınız: Elleriniz, yüzleriniz yıkanmamış, kirden simsiyah olmuş. Tırnaklarınız kesilmemiş.

-Saçlarınız kırkılmamış, taranmamış...

-Bir kere de okulunuzun etrafına bakınız! … Ne kadar pis! …

-Deminden size insanların dünyayı nasıl güzelleştirdiğini anlatıyorken hepiniz, zevkle dinliyordunuz.

-Siz de, kendi vücudunuzu temizlemeyi, oturduğunuz yerleri güzelleştirmeyi arzu etmez misiniz?”

Bu sözler üzerine çocuklar hayret içinde kalmışlardır. Öğretmen sözlerine şöyle devam eder:

-“Küçük dostlarım, benim çiçeğim sizin pek hoşunuza gitti. Fakat siz de birer çiçeksiniz.

-Fakat siz, hem birer çiçek, hem de birer bahçıvan olabilirsiniz.

-İleride büyüyünce siz de, yetişkin birer erkek veya kadın olacaksınız.

-O zaman siz, büyük anneleriniz, dedeleriniz, anneleriniz, babalarınız gibi yaşamaktan vazgeçersiniz.

-Köylerde kadınlarınız medeni birer köylü, kasabalara gidenleriniz medeni birer kasabalı olur.

-İleride çocuk sahibi olursunuz.

-O zaman çocuklarınıza da medeni bir terbiye verebilirsiniz.

-Bu sayede köyde yavaş yavaş temiz ve medeni bir hayat başlamış olur.”

Çocuklardan biri, bu sözleri dinledikten sonra, şu teklifi yapar:

-“Öyle ise, haydi okulumuzun etrafında temizlik yapmağa başlayalım.”

Çocuklar bu teklifi hemen kabul ederler.

İşin bu safhaya döküleceğini önceden kestirmiş olan Raçinski, lüzumu kadar süpürge, kazma, kürek ve tırmık gibi şeyleri önceden tedarik etmiştir.

Çocuklar öğleye kadar aşkla, şevkle çalışırlar ve okulun etrafını tertemiz bir hale getirirler.

O gün akşamüstü, birkaç seneden beri okula devam etmekte olan bir öğrenci Raçinski’ye şunları söyler:

-“Öğretmenim, biz bugün ders okumadık.”

Bunun üzerine Raçinski şu karşılığı verir:

-“Zararı yok. Yarın hepiniz elleriniz, yüzleriniz temizlenmiş olarak okula gelirsiniz. Temizlik, medeniyet için en ziyade lazım olan bir şeydir. Temiz olmayan bir millet, medeni sayılmaz. Şimdi evlerinize gidiniz. Orada daha şimdiden temizlik yapmağa başlayınız! ... Fakat sakın ha, temizlik yapacağım derken analarınızı, babalarınızı gücendirmeyiniz. Fakat her birinizin de, yavaş yavaş birer sihirbaz olabileceğinizi hiç hatırınızdan çıkarmayınız. Burada siz benim yardımcılarım olacaksınız. Ben sizinle birlikte bu köyde temiz ve medeni bir hayatın temellerini kuracağım.

-Siz, henüz işlenmemiş birer maden gibisiniz. Sizin analarınız, babalarınız, bütün köy ahalisi de işlenmemiş birer maden gibidir. Eğer siz adam olup ta bu madeni temizlemek ve işlemek isterseniz, hepiniz akıllı, uslu, iyi yürekli olmalısınız.”

Öğretmenin bu sözlerini dinleyen, yüzleri parlamış, gözleri alevlenmiş çocuklar, hep bir ağızdan şöyle bağırırlar:

-“İsteriz! İsteriz! İsteriz!

Bu sırada bir kız çocuğu ağlamağa başlar. Bunun üzerine Raçinski, sevecen bir şekilde çocuğa sorar:

-“Yavrum, sana ne oldu? Nen var?

Kız:

-“İçim açıldı. Bu sözler hoşuma gitti de onun için ağlıyorum, ” cevabını verir.

Raçinski, köyde açtığı okuldaki işlerine, kendine özgü bir yöntem ile başladığından, köylüler ve çiftlik sahipleri, onun gerçekten aklını kaçırdığını zannederler.

Şeytan Şişede

Raçinski, bu ıssız köyde, -yazdıklarından anlaşıldığı kadarıyla, 1800’li yılların son çeyreğinden, 1990’lerin başlarına kadar- aylarca, yıllarca çalışır. Her teşebbüsünde, her zaman başarılı olamaz. Zira Raçinski’nin çalışkanlığı ve ülküsü çok büyük olmakla birlikte, aşılması gereken engeller de çok büyük ve çok çeşitlidir. Hayatının birçok zamanında, acılar duyar, ağır tahkirlere uğrar. Bazen yaşlı adamlar, bazen da çocuklar Raçinski’yi üzerler. Canını sıkarlar. Çünkü bazı fenalıklar, çok senelerden beri zulüm ve zulmet içinde kalmış olan milletin etine, kemiğine kadar işlemiştir. Zaten köy halkının bir kısmı irsen malüldür.

Köyde, erkekler gibi, kadınlar da çok içki içmektedirler. Çocuklarını da, kendileri gibi sarhoş etmektedirler. Örneğin bir eve misafir davet edildiği zaman, sarhoş edilinceye kadar onlara içki ikram etmemek ayıp sayılır. Yortu günlerinde kiliseye gidilmese de olur fakat hiçbir Yortu günü içkisiz gezmez. Yortu ne kadar büyük ise, sarhoşluk da o nispette büyük olur. Yortu günlerinde köylüler, körkütük oluncaya kadar içer, hayvan gibi çamurların içinde yuvarlanırlar. Birbirleriyle döğüşür, kavga ederler. Bütün vatanda sarhoşluk, milli bir adet halini almıştır. Raçinski, bilhassa köylülerin içki düşkünlüğünü görerek, bu duruma çok üzülür.

Matematik profesörü Raçinski, içkinin millete kaça mal olduğunu hesap etmeye başlar fakat bulduğu korkunç rakamlar karşısında, bu hesabı tamamlayacak kudreti kendinde bulamaz. Bu hesapları yaparken, kendini büyük bir dehşet başar. Bazen hakikat aleminde böyle bir şey olamayacağına, kendisinin uyanık değil, rüyada bulunduğuna kanaat getirir. Bu hesapları yaparken kendi kendine şöyle der:

-“İnsanlığın bu hali, büyük bir delilik alametidir. Bir yerde belki yangın çıkar diye itfaiye alayları, yangın tulumbaları tertip ve tedarik ederler. Hırsızlara ve haydutlara karışı jandarma teşkilatı kurarlar. İnsanlara zarar veren hayvanları öldürmek için de tertibat alırlar. Herhangi bir yerde yırtıcı hayvanlar birkaç koyun veya domuz telef ederlerse, bütün köylüler derhal silaha sarılarak, bu hayvanları öldürmek için ava çıkarlar. Diğer taraftan içki gibi bir bela ise, millet fertlerinin çoğunun vücut sağlığını, vicdanını zedelediği halde, bununla savaşmak için hiçbir tarafta küçücük bir hareket dahi görülmemektedir.”

Raçinski, içki belasının halk tabakası üzerinde yaptığı tahribatın derecesini tahkik etmeğe merak sarar. Bu amaçla bazı tıp kitapları okur. Bunun sonucunda içkinin pek çok hastalığa neden olduğunu görür.

Raçinski, bundan sonra bir de hukuk ve ceza kitaplarını karıştırır. Bu alanda içkinin sebep olduğu fenalıkları görür. Bir memlekette işlenen cürüm ve cinayetlerin en az yarısının, yer yer daha fazlasının, sarhoşlar tarafından işlendiğini öğrenir. Birçok kişinin de içki tedarik edebilmek için çalıştığını, çırpındığını ve dolandırıcılıklar yaptığını görür. Raçinski, bunun böyle olması pek tabidir, der. Çünkü içki insanın beynini, yüreğini, sinirlerini zehirler ve sarhoşluk halinde insanın aklı başından gider.

Esasında insanlar, gerektiği kadar iyiliğe bağlı değildirler. Kolayca sapıtırlar. Bir de buna şişedeki şeytan, esir ettiği insanların sıhhatini, namusunu, vicdanını meserret ve saadetini alıyor. Onları çalışma kabiliyetinden, topraktan ve ekmekten mahrum ediyor.

Ayyaşlar birçok ziyan yapar. Fakat onların yaptıkları ziyanlar, işret hayatını hazırlamak için harcanan milyarlara nispetle pek az bir şeydir. Bir kere işret vasıtalarını hazırlamak için ne kadar emeklerin heba olduğunu hesap ediniz.

Eğer muktedir iseniz, çeşitli içkileri hazırlamak için ne kadar emeklerin heba olduğunu hesap ediniz.

Eğer muktedir iseniz, çeşitli içkileri hazırlamak için ne kadar yiyeceğin ve emeğin telef olduğunu rakamlarla tespit ediniz. Basit bir tahminle bu uğurda milyonlarca kilo buğday, arpa, mısır, üzüm, erik, sarf olunduğu anlaşılır.

Eğer insanların işret bataklığına attıkları milyarlarca kilo ekmek, erik, incir, üzüm hep bir araya toplansa, hiçbir zaman dünyada açlık veya ekmek pahalılığı olmaz. İnsanlardan başka, evlerde beslenen hayvanlar da kanıncaya kadar yiyecek bulurlar.

İçinde alkol bulunan yiyecekleri mayalandırmak ve imbikten geçirmek için yeryüzünde binlerce fabrika vardır. Bu fabrikalarda binlerce kişi çalışmaktadır. Bu işçiler, insana lazım olan milyarlarca kilogram besini zehire tebdil ediyorlar. Öte taraftan da niçin yeryüzündeki insanlara ekmek yeterli gelmiyor? Niçin buğday, mısır, patates, pirinç fiyatları gittikçe yükseliyor, diye düşünülüyor.

Büyük içki fabrikalarının yaptığı içki miktarı yetişmiyormuş gibi, birçok memlekette insanlar, bu şeytan kazanını bizzat işletirler. Şeytan içkisini kendileri hazırlarlar. Şayet hükümet evlerde rakı kaynatılmasını yasak edecek olursa, derhal gürültü koparırlar.

Dünyada hiçbir hükümetin kuvveti, şişedeki şeytanın kudreti kadar büyük değildir. Şişedeki şeytanın ordusu, dünyanın en kalabalık ordusudur. Bu ordu hiç durmadan seferber haldedir. Hiçbir nefer bu ordudan firar edemez.

Şişedeki şeytanın bütçesi açık “açık” nedir, bilmez. Çünkü şeytana uyanlar, ona vergisini muntazam olarak verirler. Yeryüzünde insanlara yükletilen vergilerin hiçbiri tamamı tamamına tahsil olunamaz. Fakat şeytan kendi alacaklarını her zaman tamamı ile tahsil eder. Eğer vergi borçlularının paraları yoksa çalarlar, çırparlar, dolandırırlar, ne yapıp yapıp şeytanın vergisini verirler.

Raçinski, bu halleri düşündükçe, kızar ve kendi kendine söylenir:

-“İşte binlerce seneden beri bütün dünyadaki halk kütleleri soyulmakta ve ahlak bozukluğuna uğratılmaktadır. Fakat buna hiç kimse aldırış etmiyor. Ama bir yerde veba, kolera, çiçek gibi bulaşıcı bir hastalık patlak verdi mi, herkesi bir telaştır alıyor. Bütün bir memleketin içinde kıyamet kopuyor. Her tarafı ilaçlamağa, hastalık olan yerlere, sürülerle doktor göndermeğe başlıyorlar. Salgına karşı keskin bir savaş açılıyor. Her tarafa, “Sakın kaynamamış su içmeyin! Salgın, fareler ve kehlelerle geçer! Bunları öldürünüz!” gibi yazılar yapıştırıyorlar. İçki salgınına karşı ise, hiçbir savaş yapılmıyor.” Raçinski düşünmeğe devam eder:

-“İçkinin Rus Milletine ne kadar zararları dokunmuştur? Bir zamanlar bizim ayyaş Çarlarımız vardı. İşret yüzünden Rusya’da binlerce meşhur ve büyük adamlar mahvolmuşlardır. Bunlar haiz oldukları istidatları kaybetmişler, millete verebileceklerini vermeden gitmişlerdir. İşret milyonlarca adamın sıhhatini berbat etmiştir. Yeni nesiller, zayıf ve çelimsiz olarak yetişiyor. Millet her sene milyonlarca kilo içki içiyor. Rus topraklarında yaşayan milyonlarca halk, dilenci gibi fakir olmuştur. Millet hem kendisini, hem de vatanını batırıyor.”

-“Bataklık bir zemin üstünde dayanıklı binalar yapılamayacağı gibi, genellikle sarhoş olan bir milletin de hayatını sağlam ve dayanıklı temellere istinat ettirmek mümkün değildir.”

-“Islahat işine ilk önce milleti ayıltmakla başlamalıdır. İşrete alışkın olan ihtiyarları ve yaşlıları bu yoldan döndürmek belki mümkün değildir. Onlar artık kendilerini alkol ile zehirlemişlerdir. Şişedeki şeytan ile uğraşmağa iktidarları yoktur. Fakat her halde çocukları ve gençleri bu beladan korumalıdır.”

-“Artık bundan sonra ayıklık hayatının temel taşını atmak lazımdır. Biz bundan sonra sağlam, ayık bir nesil yetiştirmeliyiz.”

İşte Raçinski, bu gibi sözlerle eski ve yeni öğrencilerin arasında ayıklığın yayıcısı olur.

Çamur İçinde Bulunmuş Elmaslar

Raçinski, köy okulunda on yıldan fazla çalışır. Son sınıf öğrencilerine on iki defa diploma dağıtır. Bu süre içinde, belli bir plan dahilinde çok çalışarak, işlerine karşı gelen birçok engeli devirmeğe çalışır. Çok defa tahkirlere hedef olur. Fakat bunların hepsine karşı sabırlı bir tahammül gösterir.

Elde ettiği sonuçlardan duyduğu haz, çektiği sıkıntıların yüz kat üstündedir. Dolaysıyla Raçinski, evvelce tasavvur ettiğinden daha mesuttur.

Okuttuğu öğrencilerin yavaş yavaş yetiştiklerini, canlı çiçeklerinin yavaş yavaş açıldıklarını gördükçe, Raçinski’nin sevinci bir kat daha artar.

Çocuklar okula ilk başladıkları zaman, ürkmüş hayvancıklar gibi, sinecek köşe bucak ararlar. Korkak başları ile etrafı süzerler. Zorlukla ve kırık cümlelerle konuşabilirler. Fakat Raçinski bunlarla altı ay, bir sene meşgul olduktan sonra çocuklar yavaş yavaş açılır, kendilerine gelirler. Edepli ve terbiyeli olurlar. Dilleri çözülür. Yüzleri güler. Gözlerinde şimşekler çakmağa başlar.

Raçinski, bu köylü çocuklarını seyrettikçe,

-“Canlı elmaslar, kıymetli zümrütler, ” diyerek, onlarla iftihar eder ve kendi kendine şöyle düşünür:

-“Bu elmaslar çamura bulaşmış olarak buraya geliyorlar. Cevheri meydana çıkarmak için, bunları kaplayan çamurları temizlemek lazım geliyor. Hepsinde değilse bile, ekseri çocukların kafasında kıymetli taşlara tesadüf olunuyor.”

Raçinski, milyonlarca kişiden oluşan köy halkının aşağı tabakaları arasında çok becerikli, çok akıllı çocukların bulunduğunu bilir. Fakat avam halk arasından, tam manasıyla büyük adamların bu kadar çok yetişebileceğini tahmin edemez. Raçinski, öğretmenliğinin ilk senelerinde zekalarıyla kendisini hayrete düşüren üç oğlan ile iki kıza tesadüf eder.

Bunlardan birincisi Beloe köyünden gelen Bogdanof Bielski adlı bir çocuktur. Bu çocuk, köy okulunda okurken arkadaşlarının resimlerini yapar. Fakat bu resimler, Güzel Sanatlar Akademisine devam ederek epeyce ilerlemiş olan öğrencilerin yaptıkları resimler derecesinde mükemmeldir. Bu durum, tabii ki Raçinski’nin gözünden kaçmaz.

Bu çocukların ikincisi, Bogdanof Zabolotni adlı çocuktur. Bunun da kimya dalındaki istidadı göze çarpar. Raçinski, yaratılışlarınca çok zeki ve çalışkan olan bu iki çocukla iftihar eder.

Bogdanof Bielski, köy okulundan sonra kasabaya giderek liseyi bitirir. Sonra da Petersburg’daki Güzel Sanatlar Akademisinde tahsilini tamamlar. O sene akademiden mezun olanlar arasında birincilik mükafatını alır. Devlet hesabına tahsilini tamamlamak için İtalya’ya gönderilir. Bielski, Rusların en büyük ressamlarından biri olur. Yapmış olduğu tablolar, Moskova ve Leningrad resim müzelerinin en kıymetli yağlı boya resimlerindendir. Bielski’nin tabloları, birçok suretlerde basılır ve teksir edilir. Hatta salon kartpostalları serilerine alınarak, bütün dünyada on binlerce kopyası yayınlanır. Bielski, birkaç tablosunda, kıymetli öğretmeni Raçinski’nin köy okulundaki çalışmalarını resimler.

Raçinski’nin okulunda her gün birtakım oyunlar düzenlenir. Fakat bu oyunlar, ayaktopu (futbol) gibi ayakla oynanan oyunlar değildir. Bunlar birtakım zihin sporlarından ibarettir. Serbest zamanlarda öğrenciler, öğretmenin etrafında toplanırlar. Moskova Üniversitesinin eski matematik profesörü Raçinski, öğrencilere hesaptan bazı meseleler sorar. Bunları zihnen çözmeye teşvik eder. Eğer soru, birkaç türlü çözülebilecek bir soru ise, çeşitli çözülme şekillerini onlarla tartışır. En kısa ve kolay çözme yolunun hangisi olduğunu öğrencilere gösterir.

Profesör Raçinski, öğrencilerine ara sıra, ahlak telkinleri yapmaktan da geri kalmaz:

-“Bazı kimseler, santimlerle iktifa ederler. Halbuki fazla istidat sahibi olanlar, çok düşünme ve çok çalışma sayesinde milyonlar elde edebilirler. Yalnız her hususta insanlara idman lazımdır. Örneğin insanın vücudunu kuvvetlendirmek için çeşit çeşit idmanlar yaparlar. Fakat elleri, kolları, ayakları, baldırları sırtı kuvvetlendirmek için hususi birtakım idmanlar mevcut olsun da, insanların aklını, kalbini, asil duygularını, iradesini kuvvetlendirmeğe mahsus jimnastikler niçin mevcut olmasın?”

Raçinski, köy okulunun programına ‘beden idmanları’ ile birlikte, ‘ruhu kuvvetlendirme’ idmanları da koyar. Yeri geldikçe öğrencilere şöyle nasihatlar verir:

-“Bir kimse sana vurduğu zaman kızar ve intikam almak için sen de, ona vurmak istersen, kendini zaptet. Yalnız düşmanına karşı değil, kendi nefsine de hakim ol! Hakaret gördüğün zaman bile kendine hakim olmayı bil! İngiltere’de ve Fransa’da yapılan at yarışları bütün dünyaca meşhurdur. Bir yarışı kazanabilmek için iyi bir binicinin seçilmesi lazımdır. Meşhur biniciler, senelerce çalışarak, atı idare etmenin usullerini öğrenirler.”

-“Siz de, kendi kendinizi idare etmenin usullerini öğreniniz. Aklınızın, duygularınızın ve iradenizin yularını elden bırakmayınız.”

-“Zararlı alışkanlıklar edinmeyiniz! Zira bir insanda zararlı bir alışkanlık kökleşti mi, o insan artık bu alışkanlığın eseri olur. Sizler hiç kimsenin ve hiçbir şeyin esiri olmayınız.”

-“Eğer bir zaman tembellik, yakanıza yapışır veyahut herhangi zararlı bir eğlence sizi çekmeğe başlarsa, o anda nefsinize hakim olunuz. İnsan hayatına faydalı olabilecek işleri işlemek için kendinizi zorlayınız. Bir fenalık işlediğinize kanaat getirmiş iseniz, bunu kendi kendinize itiraftan çekinmeyiniz. Siz, her halde korkudan ve utangaçlıktan daha kuvvetli olunuz.”

Raçinski, ruhi jimnastik hakkındaki fikirlerini açıklamaya şöyle devam eder:

-“Askerlerin cesaretini herkes takdir eder. Vatan savunması için hayatını tehlikeye koyan insanlara kahraman denir. Fakat kahramanlık yalnız bundan ibaret değildir. İnsan hayatında ahlaki bir kahramanlık daha vardır. Utangaçlıktan daha kuvvetli olmak da bir nevi kahramanlıktır. Fakat ben size; “Hicaptan daha kuvvetli olunuz!” diyorsam, bu “Hicapsız ve hayasız olunuz!” demek, değildir.”

-“Bunlar ayrı ayrı şeylerdir. Mesela siz hepiniz köylü çocuklarınız. Çocuğunuzun anası, babası tahsil ve terbiye görmemiş insanlardır. Siz ise, oldukça düzgün bir okulda ilk tahsilinizi görüyorsunuz. Burasını bitirdikten sonra da daha büyük, daha yüksek okullara devam edebilirsiniz. İstidadınız varsa, hayatta adım adım yükselerek en yüksek mevkilere kadar çıkabilirsiniz. Siz o zaman aslınızı, neslinizi unutacak mısınız? Yoksa bazı mevki sahiplerinin yaptıkları gibi, aslınızı, neslinizi belli etmemek için ananızı, babanızı başkalarına tanıtmaktan utanacak mısınız? Böyle bir hicap, yanlış ve yalancı bir hicaptır.”

-“Bunlardan başka birtakım ahlaklı kimseler vardır ki, bunlar her nasılsa ahlaki bozuk insanlar arasına düşmüşlerdir. Onlar da, bu saflıklarından utanarak, “Aman bunlar ne geri adamlarmış” demesinler diye, fesat yoluna doğru gitmeğe başlarlar. Bu da yanlış bir hicaptır. Ruhun korkaklığına, iradenin zayıflığına delalet eder.”

-“Siz kuvvetli olunuz! Sert olunuz! Daha sert olsun diye demircilerin kızgın demiri dövdükleri ve suya soktukları gibi, siz de daima iradenizi takviye ediniz! Kendinizi öyle kaptırıp koyuvermeyiniz.”

Raçinski’nin okulunda yaptırılan akıl idmanlarının birisi de, zihin hesabıdır. Bu idman, köy okulu öğrencilerinin çok hoşuna giden bir eğlencedir. O zamanlar yapılan bu türlü ders eğlenceleri, çocukların ruhunda öyle derin izler bırakmış olmalılar ki, Tatevo’daki köy okulunu bitirdikten sonra Güzel Sanatlar Akademisine devam ederek, Rusların büyük bir ressamı olan Bogdanof Bielski, bu konuyu meşhur bir tablosunda canlandırır ve ölmez bir eser haline getirir.

Meşhur Kimyacı Bogdanof Zabolotni

Raçinski’nin diğer istidatlı bir öğrencisi olan Bogdanof Zabolotni, Raçinski’nin okulunu bitirdikten sonra, köyde babasının yanında kalır. Öğretmenin kılavuzluğu ve nezareti altında dört yıl çalıştıktan sonra Moskova’ya gider. Oradaki liselerin birinde, parlak bir bakalorya sınavı (lise bitirme/olgunluk sınavı) verir.

Bu köylü çocuğunun sınavdaki başarısı, uzun süre Moskova çevresinde dillere destan olur. On beş yaşındaki köylü çocuğu, Tabiat Bilimleri sınavında üniversite öğrencilerinin bile güçlükle cevap verecekleri sorulara parlak cevaplar verir.

Tatevo Köyünün bağlı bulunduğu Smolenska eyaletinin Maarif İdaresi, bu köylü çocuğu ile iftihar eder ve Bogdanof Zabolotni’ye, tahsiline devam edebilmesi için lazım gelen yardımı temin eder. Bu genç, on dokuz yaşında Üniversite tahsilini bitirir. Altın madalya ve para ile ödüllendirilir. Devlet hesabına tahsil etmek üzere Paris’e gönderilir.

Bogdanof Zaboltni, Pasteur’ün meşhur enstitüsünde pek sevilen bir öğrenci olur. Üç sene sonra meşhur bir bakteriyolog olarak yetişir. Pasteur’ün önerisi üzerine, koleranın ilk patlak verdiği yer olan Hindistan’da bir inceleme seyahatine çıkar.

Bütün Rus gazeteleri, çevresinde “deli profesör” diye nitelenen Profesör Raçinski’nin eski öğrencilerinden olan yirmi üç yaşındaki bu köylü gencinin başarılarından uzun uzadıya bahsetmeğe başlayınca, bir zamanki muhalifler, Raçinski’nin yaptığı işin büyüklüğünü anlamağa başlarlar ve kendi aralarında şöyle konuşurlar:

-“Biz Raçinski’ye hakikaten beyhude yere kızıyormuşuz. Bakınız bir kere: Vaktiyle ‘deli’ dediğimiz adam, köy çocukları arasında kendi kendine yetişmiş ne kadar büyük istidatlar keşfetti?”

Raçinski’nin adam ettiğöi kimseler, yalnız bu iki çocuktan (Bogdanof Bielski, Bogdanof Zabolotni) ibaret değildir. Raçinski her sene, gerek kendi köyünden, gerekse civar köylerden gelen öğrenciler arasında çeşitli istidatlara malik zeki çocukları keşfeder.

Raçinski’nin on yıl süren köy öğretmenliği zamanında yetişen gençler Moskova ve Petersburg Üniversitelerinde “Tatevolular” unvanıyla şöhret kazanırlar. Bütün üniversite öğrencileri, bunları tanımış olmakla, onlarla görüşmüş olmakla iftihar ederler.

Tatevolular arasından birçok mühendis, makineci ve doktor çıkar. Bunlardan birkaçı da, daha başka yüksek okulları parlak bir surette bitirirler.

Kızlardan biri Musiki Konservatuarında iyi bir tahsil görür. Diğeri de Petrograd Operasının meşhur bir yıldızı olur.

Dul bir çamaşırcı kadının oğlu olan bir genç de, muhtelif okullarda derece ile okuyarak iki üniversiteye birden profesör olur. Haftada üç gün Moskova Üniversitesinde, üç gün de Petrograd Üniversitesinde dersler verir. Bu kişi, Rusya’da büyük endüstrinin ne suretle inkişaf etmesi lazım geldiğine dair gazetelerde ve dergilerde birçok yazı yazar. 1905 İhtilalinden sonra Danıştay üyeliğine seçilir. Bir zamanlar Maliye bakanı bile olacağından söz edilir fakat siyasi çevresi olmadığından buna izin verilmez.

Avam Papazı Vasilef

Köy okulunda Raçinski’nin, Şaşa Aleksandır Vasilef adlı dikkate değer bir öğrencisi daha vardır. Raçinski bu çocuğu çok sever. Aleksandır daima ciddi, mütefekkir, perhizkar ve çok dindar bir çocuktur. Dört İncil’i de ezberlemiştir ve papaz olmak ister.

Şaşa Aleksandır, Raçinski’nin İlahiyat Okuluna yerleştirdiği öğrencilerden üçüncüsüdür. Bu okula daha önceden verilmiş olan iki öğrenci, Papaz Okulunda tahsillerini bitirmiş ve köy halkını “akla uygun” bir şekilde “uyandırmak” maksadıyla civar köylerde papazlık ödevini kabul etmişlerdir.

Aleksandır Vasilef de, Papaz Okulunu bitirdikten sonra ‘köy papazı’ olmak ister. Vasilef’in sınavında Piskopos da hazır bulunur. Bu köylü çocuğunun verdiği parlak cevapları dinleyen başpapaz şunları söyler:

-“Sen İlahiyat Fakültesine gitmelisin. Senin istidadını keşfeden öğretmenin, yüksek bir tahsil sahibidir. Öğretmenin gibi sen de, yüksek tahsil görmelisin. Ondan sonra da gönlünün istediği, Allah’ın kısmet ettiği tarafa gidersin.”

Bu sözler üzerine Vasilef, şu karşılığı verir:

-“Fakat ben köylülerimin arasına gitmek ve orada çalışmak istiyorum.”

Bunun üzerine başpapaz şöyle der:

-“Git ama! İlk önce kendi kuvvetlerini geliştir de, ondan sonra git. Papazlık nazik bir iştir. Öyle yarım yamalak okumakla yapılamaz. Ben senin amirinim. Bu sıfatla seni İlahiyat Fakültesine gönderiyorum. Bundan maksadım, sana hükümette büyük bir memurluk kazandırmak, toplumda yüksek bir mevki sağlamak değildir. Ben sadece sana fazla bilgi kazandırmak için seni oraya gönderiyorum.”

Aleksandır Vasilef, Petrograd’taki İlahiyat Akademisine girer. Akademinin daha birinci senesine devam ederken, Petrograd mahallelerini dolaşır. Oralarda halka hitap ederek, konferanslar verir.

Vasilef’in ifadesi sade olmakla beraber, çok açık ve çok canlıdır halk ile konuşurken heyecana gelir. Gözleri parlar. Coşkun bir dere gibi akan sözleri, ruhları dolaşır, kederli kalplere ümit ve teselli serper.

Petrograd’ın çeşitli semtlerinde oturan ahali, her Pazar günü Vasilef’i kendi mahallelerine davet eder. Bu sebeple o, Yortu gününde birkaç yerde konferanslar verir.

Tahsilin bitmesine bir sene kalmış iken Vasilef, Akademiyi terk eder. Bunun nedenini soranlara şu cevabı verir:

-“Ben. Okulu bitirerek bir diploma elde etmeyi düşünmüyorum. Akademi, öğrencilerin ruhuna zaten bir şey kazandırmıyor. Ömrümün üç yılını burada telef ettikten sonra anladım ki, İlahiyat denilen bilim, ruhsuz birtakım kuru sözlerden ibarettir. Okul, öğrencilerine iskolostik bilgilerden başka bir şey vermiyor.”

Vasilef, şimdi yine köy papazı olmak sevdasına düşer. Fakat bu sırada Petrograd’ın bir kısım halkı onun yakasına yapışır ve kendisini bırakmak, salıvermek istemez. Petrogradlılar kendi aralarından heyetler seçerek,

-“Buradan gitmeyiniz!” diye, papaza yalvarırlar. Vasilef, nihayet Pop Aleksandır adını alarak Petrograd’ın kenar mahallelerinde bulunan küçük bir kilisenin papazlığını kabul eder.

Tatevo’lu papazın kilisesine fabrika işçileriyle beraber mühendisler de devam etmeğe başlar. Hatta Rusya Çarı’nın sarayına mensup bazı aristokratlar da kiliseye gelirler. Bu aristokratlar arasında prensesler, kontesler ve bakanlar da vardır. Bunlar, papazın cazibesine kapılarak şöyle derler:

-“İnsan sizin sözlerinizi dinlerken, temiz bir dağ havası teneffüs eder gibi oluyor. Hayatın bin bir çeşit işleri arasında biz kendi sağlam düşüncelerimizi kaybediyoruz. Daima iyi yiyecek, iyi içecek, rahat uyumayı sağlayacak bir yer sağlamayı düşünüyoruz. Hepimiz, budalaca süslenmeğe, vaktimizi mümkün mertebe hoş geçirmeğe çalışıyoruz. Bizim memleketimizde maneviyatla uğraşan hiç kimse kalmamıştır. Herkesin kafasında yalnız bir şey var: O da, nerede ve nasıl daha fazla kazanç temin edebileceğini düşünmekten ibarettir. Herkes zevk ve sefaya düşkün olmuştur. İnsanlar, yangın zamanında yağmacılık yapan soyguncuları taklit ediyorlar.”

-“Kocaman Rusya ülkesi ise, eski ahşap bir bina gibi, günden güne sallanmağa, çökmeye başlıyor. Fakat en ziyade acınacak şey şudur ki, bu manzara karşısında kimsenin kılı kıpırdamıyor, kalbi sızlanmıyor. Mahve doğru giden vatanı kurtarmak için hiçbir kimse ciddi bir teşebbüste bulunmuyor.”

Rusya’nın o zamanki hali çok acıklıdır. Prensler ve bakanlar, bizzat köylü papazın yanına yaklaşıp, Rus ülkesinin doğal zenginliklerinin nasıl yağma edildiğini, ormanların ve arazinin ecnebilere satıldığını ona anlatırlar.

Bu sözler dinleyen Pop Aleksandır’ın öfkeden tüyleri ürperir ve söyle der:

-“Aman Yarabbi, bu hallere karşı ne yapmalı?

Diyerek elleriyle başını döğer. Gözleri açmak lazımdır. Fakat kimin? Nasıl? Diye düşünür.

Papaz Aleksandır, çocuklara din dersi vermek için zengin ailelerin evlerine davet edildiği zaman, bu davetleri memnunlukla kabul eder. Papaz, artık Petrograd çevresinde moda olur. Gün geçmez ki, çocuklara ders vermek için bir prensin veya bir kontun evine davet edilmesin.

Pop Aleksandır, buna çok sevinir. Çünkü cahil kalmış olan milyonlarca halkın bir elçisi sıfatıyla yüksek çevredekilere tesir yapabileceğini umar. O, her fırsattan yararlanarak milletin ihtiyaçlarından, elemlerinden ve müthiş cahilliğinden şikayet eder ve şunları söyler:

-“Halk kütlesi milletin temelidir. Eğer temel çürük ise, devlet binası da dayanıksızdır. Milyonlarca halkın yürekleri kin doludur. Bir gün milletin sabrının tükenmek ihtimali vardır. O zaman milletin kalbinde birikmiş olan gayz ve intikam duyguları, feyezan esnasında suların taştığı gibi, birdenbire taşar. Kendisini zapt eden hailleri devirir. Müthiş bir felaket olur. Esasen cahil olan halk, böyle taşkınlıklar ve vahşetler yapar ki, sonra kendisi de yaptığına pişman olur.”

Pop Aleksandır’ın bu sözleri, kontların ve prenslerin hoşuna gitmez. Bunları dinlemek istemezler veyahut alelade bir gülümseme ile şöyle cevap verirler:

-“Siz çok idealistsiniz. Fakat sizin milletin ne olduğunu bilmiyorsunuz. Ayak takımı, her millette vahşidir. Parmaklık ardında veya kafes içinde muhafaza edilmelidir. Halkın ahvalini düzeltmek için çalışmak abestir. Çünkü ahvalinin düzeltilmesi halkı fesada uğratır. Halk yoksulluğa katlanmağa alışmıştır. O, yalnız ihtiyaç kendisini zorladığı zaman çalışır. İhtiyacı giderilirse tembelleşir. İçki içmeğe, iskambil oynamağa koyulur.”

Bu sözleri dinledikten sonra, meyus papaz kendi karısına şöyle der:

-“Bu adamların hepsi taştan birer duvar! ... Ne söylersem, onlara tesir etmiyor. Başları sersem, kalpleri merhametsiz. Her biri de mağrur mu, mağrur! Fakat bir gün milleti isyan ettirecekler. O zaman hem kendilerini, hem de Rusya’yı mahvedecekler.”

Çarlık Rusyası’nın Yıkılması

Rusya Çarı II. Nikola’nın oğlu ve Rusya tahtının veliahdı, yedi yaşını bitirir. İlk defa perhiz tutacağından lazım gelen dini merasimi yapmak için Pop Vasilef saraya davet edilir.

Vasilef, veliaht ile konuşurken, Çar ve Çariçe de yanlarında bulunur. Vasilef’in sözleri, pek ziyade hoşlarına gittiğinden, çar ve çariçe de onu kendilerine papaz yapmak isterler.

İşte Raçinski’nin öğrencisi ve Tatevo’lu bir köylünün oğlu, şimdi Çar Nikola’nın manevi bir mürşidi olur. Bununla beraber mürşitlik sırf bir sözden ibaret kalır. Pop Aleksandır, kontlara ve prenslere söylediği gibi, Rusya Çarı’na da milletin ıstıraplarından bahseder. Bunun üzerine Çar çok kızar ve sandalyesinden öfke ile kalkarak şöyle der:

-“Bir daha bu gazeteci sersemliklerini benim huzurumda tekrar etmeyiniz. Milletin neye ihtiyacı olduğunu ben pekala bilirim. Vakti gelince ben kendisine lazım gelen şeyleri vereceğim. Fakat bunun henüz zamanı gelmemiştir.”

Çar bu sözleri söyledikten sonra, arkasını döner ve Papaza veda etmeden salondan dışarı çıkar. Vasilif bu sarayda hak ve hakkaniyet lisanının sağır duvarlara çarptığını anlar. Bundan sonra bir köşeye çekilerek, ibadetle meşgul olmaya başlar.

Bu haller ve şartlar içinde bulunan Rusya’nın akıbeti mukadderdi. Nihayet 1917 isyanı kopar. Çar sukut eder. Yerine geçen Kerensky de çarçabuk sahneden çekilir. Yönetim Bolşeviklerin eline geçer.

Her tarafta takibat başlar. Meşhur bakteriyolog Zabolotni, küçük bir şimendifer istasyonunda öldürülür. Pop Aleksandır vasilef de bu karışıklıklar arasında telef olur.

Teşekküre şayandır ki, S. A. Raçinski, bu manzaralara şahit olamaz. Çünkü O, Rusya’da isyandan önce ölmüştür.

Sonuç:

Tüm öğretmenler, özellikle ilkokul öğretmenleri, birer S. A. Raçinski olmalıdır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Saygıdeğer öğretmenim, Cafer öğretmenin adı ve soyadı Cafer Tayyar MEYDAN. Yazınızı tekrar bir daha okudum inanın ilk okumuş gibi duygulandım. Son cümleniz ne kadar vurgulayıcı. 'İlköğretim okulu öğretmenlerinin anlatılanlar gibi olması' isteği .Selam ve saygılar.

Ctmaksaray1973 
 01.06.2010 15:26
Cevap :
Merhabalar sayın öğretmenim. Çok teşekkür ederim. Benimkisi sadece bir dilek. Selam ve saygılar.  01.06.2010 16:59
 

Sizi seviyoruz öğretmenim sağolun ellerinize sağlık. Allah sağlıklı uzun ömürler versin. Cafer öğretmenden size selam ve sevgiler.

Ctmaksaray1973 
 29.05.2010 4:57
Cevap :
Teşekkürler. Ben de sizi seviyorum. Size de uzun ömürler. Cafer Öğretmene de selam ve sevgiler. Cafer öğretmenin soyadını yazar mısınız? Selam ve saygılar. 1.6.2010. Şemsedrin Koçak.  01.06.2010 10:07
 

Emeğinize sağlık efendim. Çok güzel bir paylaşımdı. Sağlıcakla Kalınız...

Yorum Dükkanı 
 18.05.2010 9:59
Cevap :
Merhabalar. Çok teşekkür edrim. Sitemdeki yazıların birçoğu bu nitelikte yazılardır. Selam ve saygılar. 18.05.2010.  18.05.2010 15:43
 

Hepsini teker teker siz mi yazdınız? Kopyala yapıştır değil değil mi? :))) Yaa çok uzun..Ahh nerde bende bu yazıyı okuyacak sabır. Bilgisayarda uzun yazıları okuyamıyorum hocam. Elimde olsa neyse. Yazıcıdan çıkartayım en iyisi.

Kevser Yenel 
 16.05.2010 17:09
Cevap :
Günaydın. Evet, hepsini ben yazdım ve uzunca bir zaman harcadım. Kopyala yapıştır, gibi tekninikleri hala öğrenemedim. Kitapçık, özetlenecek tipte bir kitapçık değil. Zaten kendisi bir özet. O bakımdan pek kısaltma yoluna gitmedim. Ayrıca, yazdığım yazıları okumak için, örneğin şu ana kadar 306 kişi zaman harcamışsa, bu harcanan zamanın boşa gitmemesi gerek, diye düşünüyorum ve blog yazılarımı yazarken, işi hep ciddi tutmaya çalışıyorum. Üstelik bu işlerden maddi anlamda hiçbir kazancım olmamasına rağmen. Esenlikler, selamlar. 17.05.2010. Şemseddin Koçak.  17.05.2010 10:19
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 425
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 3004
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster