Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Temmuz '08

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
567
 

Üniversiteli maganda

Üniversiteli maganda
 

Hafta içi sakin bir sabahtı. Poyraz esen rüzgar kıyıdaki minik dalgaları kumlarla dans ettiriyordu. Bizim buralar sessiz ve nezihtir. Yabancı pek olmaz. Hele hele yazın sıcak günleri donlu timlerin istilasına hiç uğramaz.

Elimdeki fincanı masaya koyarken gördüm onu.

Atletik yapılıydı. Gerinerek uzandığı kumdan kalktı ve denize doğru birkaç adım attı.

Hiç görmediğim bir yabancıydı. Önce ayaklarını ve kollarını ıslattı, sonra bir tedirginlikle suya girdi ve hemen önünde bağlı olan küçük teknenin arka merdivenini indirerek yukarı çıktı. Şöyle alıcı gözüyle bir sağa bir sola bakındı. Sonra livarın üstüne bir güzel uzandı.

Kahvemi yudumladım merakla, “Oh! Eskiyen minderleri de yeni yaptırmışız, yumuşacık iyi gelmiştir. Kum insanın kafasını uyuşturuyor değil mi” diye bir yandan da söylenirken beyefendi orada rahat edemedi, gitti teknemin burnuna boylu boyunca uzandı.

Ben gençlere karşı çok hoş görülüyümdür ama yüzsüzlere asla tahammülüm yoktur. Neden yüzsüz? Babasının malı gibi tekneme çıkıyor onu geçtim, sağı solu karıştırıyor. Çocukların gözlük ve şnorkelleri livarda, zıpkın var. Akşama parakete atacağız, hazırlanmış oltalar var. Bir tarafına iğne girecek. Fesuphanallah! Öyle izliyorum başka neler yapacak diye.

Birden kumda başka bir arkadaşı belirdi. Birbirlerine seslendiler ve bizimki arkadaşını teknesine davet etti.

“Gel gel! Burası çok rahat! Kum insanın üzerine yapışıyor…” diğerine de şöyle bir alıcı gözüyle baktım. İri kıyım bir delikanlıydı. Kafadan yüz, yüz on kilo vardı. Eğer o da arkadaki küçük merdivenden çıkmaya kalkarsa, o merdiven kırılır ve motorun pervanesi de poposuna girer diye düşündüm ve harekete geçtim. Birkaç adımda önce kumsalda sonra yanlarındaydım.

“Pardon gençler, izin aldık mı?” diye sordum. Sesimi duyunca yüz kiloluk şamandıra merdivenlere asılmaktan vazgeçti ve suda kalmaya karar verdi. Diğeri lütfen doğruldu ama son derece kibar bir ses tonuyla;

“Özür dileriz, kimseyi göremeyince…”

"Önemli değil, yalnız etraf olta dolu bir kaza çıkmasın” dedim.

"Yukarı tarafa misafir geldik biz, dayımın da bir teknesi vardı böyle, sık sık Ayvalık’da balığa çıkardık.” dedi gülümseyerek. Hoş bir çocuktu. Efendi görünüyordu ve konuşmayı da seviyordu. Bu arada ben ayakta ve ayaklarım suda, o benim teknemde kollarını geriye yaslamış rahat bir pozisyonda.

“Çapari mi yapıyorsunuz? Çaparinin iğneleri çok çabuk kopuyor nedense”

“Biz çapari iğnelerini kendimiz yapıyoruz. Eşim beyaz kaz tüylerini kullanıyor. Bende onları kırmızı ojemle renklendiriyorum” diye cevap verdim. Dostça gülümsedi tekrar.

“Oooo! Karı koca balıkçısınız, ne güzel!” dedi. Gün boyu sohbet etmeye elbette niyetim yoktu. Kendisini izleyeceğimi belli edercesine oltalara dikkat etmesini tembihlerken elini uzattı;

“İzin verdiğiniz için teşekkür ederim. Ben F…. İTÜ Elektronik Mühendisliği 2. sınıfta okuyorum” (adını yazmıyorum, okuduğu okulun itibarı yüzünden. Umarım yaptığı psikopatlığın farkına varmış ve kendini iyileştirmek için çoktan bir psikoloğa başvurmuştur)

Biraz evvel ki eleştirilerimi cebime koyup elini sıktım ve balkonuma geri döndüm. F…. bir saate yakın teknemizde güneşlendi. Biz denize girerken eşimle tanıştı. Biraz da onunla muhabbet etti.

O günün akşamı muhteşem bir mehtap denizin üzerini kamaştırmıştı. Saatler ilerledikçe yaşam sesleri de susmaya başladı. Arkamızdaki tali yoldan geçen arabalar azaldı, uzaktan gelen müzik sesleri, havlayan bahçe köpekleri… Her yer derin bir sessizliğe büründü. Sadece iki ses kalmıştı duyulan. Kumsalda tartışan iki gencin sesi. Kız; “Bana son bir senedir üzüntüden başka ne verdin? Ha söyle ne verdin?” diye soruyordu. Erkek kabahatli bir ses tonuyla, “Sen beni anlamak istemiyorsun, sadece görmek istediklerini görüyorsun” “Çünkü ben görüyorum. Ama sen bakıyorsun. Bakmakla görmek aynı değil. İki senedir beraberiz ama artık sürekli tartışıyoruz. Çünkü anlaşamıyoruz” “Sen anlaşmak istemiyorsun da ondan” “Evet, anlaşmak istemiyorum! Çünkü sadece sen istediğin zaman, senin sevdiğin yerlerde ve senin arkadaşlarınla buluşuyoruz, sen istediğin için buralara kadar geliyorum. Kaç otobüs değiştirdim biliyor musun bu sıcakta?” “Ayrılmak çözüm değil ama, bunları aşabiliriz, fedakarlık yapmaya yanaşmıyorsun sen” “Hayır, ayrılmalıyız. Çünkü biz birbirimizi sevdiğini zanneden iki zavallıyız.” “Değiliz, bunu nasıl bu kadar kolay söyleyebiliyorsun?” "Birbirimizi sevseydik şimdi tartışıyor olmazdık ve ilk günlerdeki gibi mehtabı seyrediyor olurduk ve sen kulağıma şarkılar mırıldanırdın, oysa ben yaklaşık iki saattir ağlıyorum. Çünkü üzgünüm, içim acıyor ve sen beni teselli edecek hiçbir şey yapmadığın gibi hala benden fedakarlık bekliyorsun”

Konuşma bu şekilde saatlerce sürdü, ben de arada bir kulak misafiri oldum. Çünkü deniz öyle bir yankı yapıyor ki sanki bahçemizin önünde konuşuyorlarmış gibi her şeyi mecburen duyuyordum. Kız bazen namahrem konulara giriyor, pişmanlığını ve öfkesini dile getirerek hıçkırıyordu. Üzülmüştüm. Haklıydı çünkü. Mantıklıydı. Bir çok şeyi yitirdikleri anlaşılıyordu. Zorla güzellik olmayacağına göre karşındakini yormanın hiç gereği yoktu.

Bir ara sesler tamamen kesildi. Bir sonuca ulaşamamışlardı. Kumsalı yürüyüp patikaya çıktıklarında sokak lambasının ışığında gördüm onları. Kızı tanımıyordum ama delikanlı gündüz bizim teknede güneşlenen İTÜ’lüden başkası değildi.

Ertesi sabah altıda çıktığımız balıktan öğleye doğru döndük. Eşim biraz şekerleme yaparken ben de deniz kabuklarımı ve kolaj malzemelerimi aldım ve yarım kalan Kız Kulesi tablomu tamamlamaya koyuldum.

Kumsalda yine yabancı sesler duyunca baktım akşamki çift yine orda. Komşunun henüz suya indirmediği ters duran sandalına yaslanmış konuşuyorlar. Günün olağan yaşam seslerinden artık ne konuştukları duyulmuyordu. Hallerine bakılırsa akşamki mevzu çözümlenmemişti. İlgim azalmıştı zaten. Kulemin pencereleriyle uğraşmaya başladım. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum.

Sert bir tokat sesi ve kısık bir çığlıkla irkildim. Başımı kaldırdığımda kanımın donduğunu hissettim. Yanlış duymamıştım. İTÜ’de elektronik okuyan, kibar konuştuğu için kızamadığım maganda kızın yüzüne ardı ardına iki üç tokat indirmişti. Silikon tabancam elimden düştü. Genç kız elleriyle yüzünü korumaya çalışmış ama başaramamıştı.

“Yeter, bu kadarı fazla…çok fazla” diye acıyla bağırdı. Erkek son derece rahat elinin tersiyle kapalı yüze bir kez daha vurdu.

“Yeter öyle mi? Bence de yeter, sus artık rezil olacağız!”

Sosyoekonomik seviyesi yüksek ailelerde de şiddet olduğunu duyuyor ama ilk kez dışarda yansımasını görüyordum. Bahçe parmaklığından atlayarak yanlarına gitmek ve onun suratına okkalı bir yumruk oturtmak için kendimi zor frenledim. Böyle durumlarda bir taekwondo dövüşçüsünün felsefesi içinde hareket etmem gerektiğinin bilincindeyimdir hep. Beden ve akıl eğitimi yoluyla ruhlarını nasıl disipline ediyorlarsa bende öyle yaptım. Çünkü kız sürekli hakaret ediyor, erkek de şiddeti çoğaltıyordu. Nabız yükseliyordu git gide.

“Sen hayvanın tekisin!” derken gitmeye çabaladı ama “o” sert bir hareketle yine engel oldu.

“Otur, konuşacağız, daha bitmedi.”

“Bırak beni, ayrılmak istiyorum! Bitti, anladın mı bitti!”

İlk şiddet anından sonra kötü bir psikoloji içinde olsa da bu şekilde tepki vermesini doğru bulmuyordum. Olayı bitirmesi için karşısındakinin sakinleşmesini beklemeliydi. Çünkü hiçbir zaman şiddetin nereye gideceği bilinmez! O öyle yapmadı, isyanla ona vurmaya çalışırken hakaretlerine devam etti. Karşılığında birkaç tokat daha yedi.

Kızın dudağından sızan ince kanı gördüğümde birden tükendiğimi hissettim. Bazı anlarım vardır beni kimse tutamaz. Yanlarına nasıl bir hışımla gittiysem delikanlı beni görünce toparlandı.

Biraz sakin olmaları gerektiğini, yaptığının son derece yanlış ve çirkin olduğunu, hiç yakıştıramadığımı söyledim. Kız benden kuvvet buldu ve çantasını toparlayarak uzaklaşmak istedi ama diğeri izin vermedi. Sert bir şekilde kolunu yakaladı ve çekerek tekrar yerine oturttu.

“Hiçbir yere gidemezsin, bu konuyu çözümleyeceğiz! Yoksa!”

“Bırak gitsin!” dedim.

“Hayır, siz karışmayın! Bunu hak etti o!”

“Dünyadaki hiçbir varlık şiddeti hak etmez. Buradayım ve şiddet uygulamana izin vermeyeceğim!”

“Ben şiddet uygulamıyorum!”

“Bu yaptığın ne? Dayak, sindirme, küçük düşürme, aşağılama, tehdit! Bütün bunlar şiddet değil de ne? İTU’de sana bunu mu öğrettiler? Yazıklar olsun!” Biz tartışırken genç kız kolunu ondan kurtardı ve birkaç adım uzaklaştı;

“Seni savcılığa vereceğim…hayvan!” diye bağırdı. Diğeri kolunu bir kez daha havaya kaldırdığında…. kopmuşum! Bileğini havada yakalamamla kolunu geriye bükmem bir oldu. Tökezledi ve boş bir çuval gibi kuma çöktü. Annesi yaşındaki bir bayandan beklemediği hareket F….. beyefendiyi şaşkına çevirmiş olmalı sakince yerinde kalıverdi. Belki de sesimin tonundan etkilendi bilemiyorum.

“Bana bak! Benden öyle bir sopa yersin ki bir daha ömür boyu tek bir kadına el kaldırmamaya yemin edersin” diye bağırdım. Kız yıldırım hızıyla hem kaçıyor, hem avaz avaz ağlayarak hakaret ediyordu.

Eh, bu kadar gürültüye eşim de uyanmıştı artık. Konu komşu da yanımıza gelince F…. beyefendi iyice kuzu oluverdi. Ama kendine gelmemişti henüz. Ters duran sandalı birkaç kez yumrukladı ve kızın peşinden gitmeye kalktı ama izin vermedik.
Nihayet iyice sakinleşti, tekrar tekrar özür diledi, aslında suçsuz yere terk edildiğini ve kızın hatalarını anlattı. Ben dinlemedim.

Yarım saat sonra Kız kulemin balkonlarına geri dönmüştüm ama her yanım zangır zangır titriyordu. Çünkü ikna olmamış, sadece olaya mani olmuş ve hıncımı alamamıştım.

Bu yaşadığım olay aslında ülkemin her tarafında bilinen bir gerçek! Eğitimli ya da eğitimsiz, çalışan ya da çalışmayan, köylü ya da şehirli pek çok kadın bu ülkede bir şekilde şiddete maruz kalmakta. Bu yüzdendir kadının özgür olmadığı bir toplumda özgürlükten ve demokrasiden bahsetmek bana hep saçma gelir.

Hele hele ülkenin en iyi üniversitelerinden birinde okuyan bu delikanlı özgürce, insanların önünde şiddet uygulayabiliyor ve sonra da kendini haklı buluyorsa vah ki vah!

Hiç şüphesiz namus, töre ve aile içi şiddet en önemli toplumsal sorunlarımızdan biri. Kadına yönelik fiziksel, psikolojik, ekonomik ve cinsel şiddetin önlenmesi için kadın erkek ilişkilerinde eşitlik sağlanmazsa, özel ve kamusal alanlar arasındaki uçurumlar kapatılmadığı gibi çözümler üretilmezse, bu üretilen çözümler hayata geçirilmezse, hayatın her alanında kadınların yaşam koşulları iyileştirmek için aktif politikalar yapılmazsa, daha çooook kadın şiddete maruz kalarak hayatına devam edecektir bundan da hiç şüpheniz olmasın.

4320 sayılı Aileyi Koruma Yasası kadını ne kadar koruyor her zaman şüphe içindeyim. İstanbul Valiliğindeki çarpıcı araştırma raporlarına bakılırsa durum içler acısı. Sadece bir yıl içinde 3000’e yakın kadın şiddet yüzünden yardım istiyorsa, bunun en az beş katı yardım istemeye korkuyordur. Kadın sığınma evleri hala aynı sayıda duruyorsa, Mor Çatı’nin yaptığı araştırmaların sonucu kadınların %68’i kocaları tarafından dövülüyor olacaktır.

Öyleyse bu yasa kimseyi koruyamamaktadır. Bir kere kadına yönelik şiddet konusunda en büyük açmazlardan biri bağımsız doktorlardan alınan raporların geçersiz olması. Bu ülkede hala işkencenin ve cinsel işkencenin ispatlanmasında resmi bilirkişilik kurumu olan Adli Tıp raporlarının tek delil olarak kabul edilmesi kadına verilen değeri fazlası ile kanıtlıyor zaten. Dayak yiyen o kızcağız İstanbul’un 70 km uzağından Adli Tıp Kurumu’na ulaşana kadar akan kanları pıhtılaşmıştır çoktan.

Peki ne yapılmalı? Bu çıbanlaşmış sorunla ilgili bir sürü dernek ve bağımsız gönüllülerin başarılı çalışmaları var. Kim bilir belki de binlerce sempozyum, seminer ve eğitici program düzenlenmiştir bu konuya çözüm üretebilmek için. Ama üretilen çözümler bir türlü hayata geçirilemediği için yaramız kanamaya devam ediyor.

Hala Doğu Anadolu’da dayakçı eşinden korunmak için dava açan kadınlar aylarca mahkeme kararını beklemek zorunda kalıyorlar ki onların durumu hepten vahim!

İşin tabanında eğitimsizlik mi yatıyor? Elektronik Mühendisliği’ne kafa yoran bir beyin nasıl da acımasızca gözümün önünde kız arkadaşını dövdü? Acaba F….’nin babası da annesini mi dövüyordu? Bu durumda işe aileleri eğitmekten mi başlamalıyız acaba? Nasıl?

Kadın kocası tarafından dövüldüğünde;
baba; “kocandır, döver de sever de”
ağabey; “ kim bilir hak etmek için ne yaptın?”
anne; “baban da beni dövüyor, sakın ha kocaya karşı gelinmez”
abla “biraz dayan belki sonraları değişir, eniştende eskiden beni döverdi” diyorsa nasıl eğiteceğiz?

Kimler daha çok şiddete maruz kalıyor? Bence sıranın başını eğitim ve ekonomik seviyesi düşük kadınlar alıyor. Sonra çocuk sayısı fazla olan aileler, alkol, ilaç bağımlısı erkeklerin eşleri, eşinden boşanmış ya da ayrı yaşayan kadınlar sıra uzayıp gider de gider. Yapılan araştırmalara göre de bu kadınlar şiddetle evlendiklerinde değil, çocuk yaşta ailelerinde tanışıyorlar. Büyük bir ihtimalle F……nin de babası annesini dövüyordur.

Peki, adalet mekanizması işlerken bizden yana mı? Hiç sanmıyorum. Yakın bir zamandı hatırlıyorum, dokuz on sene evvel “kadının sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” diyen yargıç için bir sürü kadın avukat suç duyurusunda bulunmuştu. Ayrıca bu zatı muhterem, kadının hamile olduğu, bu yüzden kocasından şiddet göremeyeceği gerekçesiyle boşanma talebini reddetmişti de “dayak hakkı yoktur” sloganıyla binlerce kadın sokaklara dökülmüştü.

Bence devlet, kadınların insan haklarını iyileştiremiyor, yasalara gerekli özeni gösteremiyor, soruşturmalar rafa kalkıyor, kimi zaman cezalar hafifliyor. Bu durumda bileğine güvenen yakaladığı yerde, benim yaptığım gibi kısasa kısas tepelerine mi binecek? Kaç kişi bu cesareti gösterecek ve çözüme ulaşacak? Azınlık.

Evde, iş yerinde, toplum içinde, kısaca her yerde kadına yönelik şiddet fiilini önlemek, soruşturmak ve cezalandırmak devletin işidir. Devlet hem resmi, hem de sivil toplum örgütleri nezdinde şiddetin önlenmesi ve kadınların korunması için yapılan her türlü girişimi desteklemek zorundadır.

Kadını becerili ve üretken kılma çabalarını ve projelerini desteklemelidir. Kadının maddi olanağının olması ve erkeğin düzenli bir işe sahip olması halinde şiddet düşecektir. Evlilik yaşı uzamalı, en büyük destek de kadının okullaşma oranının gelişmesine verilmelidir.

Türk ceza kanunu’nu değiştirme çalışmalarındaki en göze çarpan maddeler, namus suçları, tecavüz, aile içi ilişki ve kadın sığınma evleri. Acaba bu kanunlar değiştirildiği, cezalar caydırıcı boyutlara getirildiği halde azalmış mıdır? Hiç sanmıyorum.

Bilakis görsel basında takip ettiğimiz haberlere bakarsak toplumu sarsan boyutlara ulaşmış durumda.

Birleşmiş Milletler istediği kadar 25 Kasım tarihini “kadına yönelik şiddetle mücadele” günü ilan etsin. Ülkemde bir kadın üniversitede okuyan sevgilisinden anlaşarak medeni bir şekilde ayrılmak istediğinde dayak yiyorsa bırakın mücadele gününü, kadınlar gününü, anneler gününü istemiyoruz, sizin olsun!…

Sabancı ve Boğaziçi Üniversitelerinin en son yaptığı araştırmada 3 kadından biri şiddete maruz kalıyor bu ülkede. Kadınların, genç kızların çoğunda deprasyon semptomları yaşama, intihar eğilimli düşünceler mevcut.

Bu ülkede kadınların özgürlüğünü çoğunlukla cinselliğini kontrol etmek amacıyla kısıtlıyorlar. Namus cinayetlerinin namuslu olmakla hiçbir alakası yok aslında.

“Ablamı öldürdüm, çünkü gece eve geç geldi namusumuzu temizledim”

Yok böyle bir mantık? Olmamalı!

Namus benimdir. Ben sorumluyum namusumdan. Kimsenin olamaz.

Belki biraz sivri dilliyim. Ama gerçek bu!

Bunun aksini iddia edip kadınına şiddet uygulayan, böylece kadınının namusuna sahiplendiğini sanan ve “şeref” sözcüğünün üzerine yatan aciz ve adaletsiz erkeklere sesleniyorum! Toplumumuzda emretmenin bile dayakla eş değer olduğunu savunan milyonlarca saygı değer erkek mevcut. En azından benim bildiklerim bana yeter. Bu yüzden sözüm meclisten dışarı!

Ama kadına sözle, psikolojik ve ekonomik baskıyla, aşağılamayla, dayakla şiddet uygulayan tüm erkekleri bende ŞİDDETLE KINIYORUM!

Değil Elektronik Mühendisi, isterse ASTRONOT olsun!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sonunun hiç de böyle bir konuya varacağını düşünmemiştim. Ve hiç ama hiç hoşlanmadım okuduklarımdan.. Bir erkek, testesteronun ona sağladığı malum fazlalıkla her şeye hakkı olduğunu düşünmektedir, nasıl bir mantık yürütüyorsa; ya da nasıl bir mantık yürütmeye alıştırılıyorsa.Boşanmak isteyen kadına "Boş ver, kapının önüne ayakkabısının çıktığı yeter" mantığının sonucudur gelinen nokta. Bir erkek varlığı ile bile olsa, kadının namusunu korumaktadır(!) değil mi? Boşandığımda bana "neden" diye soranlar bu kadarla yetinmeyip sorularına devam ediyorlardı; kumar var mı; yok, karı-kız; yok, dayak; yok, dediğimde "neden ayrıldın" dediler. Ve etrafım üniversite mezunu dolu. Bu sorular sorulabiliyorsa hala, daha çok yol almamız gerek çokkkk. Sevgiler, kucak dolusu mavilerle.

derinmavi.. 
 31.07.2008 18:46
Cevap :
Ben bir röportaj izlemiştim ve kanım donmuştu. Üniversiteli gençlere soru yöneltiliyordu; "sevgiliniz ya da karınız sizi aldatırsa ne yaparsınız?" diye. Cevapların çoğu; "öldürürüm herhalde" ydi. Gerçekten çoooook yol almamız gerek çooook! Mavi melekler yanınızda olsun:)  31.07.2008 22:12
 

" Kadına karşı şiddet " konusunu çok çarpıcı ve somut olarak ortaya koymuşsunuz sevgili Martı. 25 yılı aşkın süredir uygulamanın içinde yer alan bir hukukçu olarak, pek azının yargılama aşamasına intikal ettiği şiddet eylemnin önlenmesinin çok ama çok zor olduğunu görüyorum,biliyorum.AB'ye uyum yasaları adı altında Medreni Yasa'da, Ceza Yasasında pek çok değişiklik yapıldı kadın lehine. Ailenin korunmasına Dair yasa'va sözünü ettiğiniz gibi.Ama ne yazık ki,bu yasaların uygulayıcıları da o ataerkil toplumun içinden çıkan aynı kafalar. Polis hala, kocandır, döver de sever de , gerekçesi ile kadını evine dayak yediği yere görderiyor.Hakimler,savcılar çok yakın zamanlara kadarşiddet uygulayan kocayı evden uzaklaştırmak için- ki bu bir tedbirdir,karar değil- delil arıyordu. Kadını eve kapatma politikaları, eğitim eşitsizliğinin ne yazık ki son yıllarda giderek artması, 6 sığınma evine karşılık 66 genelev, siyasette eşitsizlik, tkadın istihdamında gerileme gibi faktörler düşünüldüğünde...Svg

Neşe İleri 
 28.07.2008 17:24
Cevap :
Sevgili Neşe, ben çocukken Fatih'te cüppeli bir adamın arkasından yürüyen 2 çarşaflı kadın görmüş ve ne olduklarını, neden öyle kapkara giyinip takkeli adamın arkasından telaşla yürüdüklerini sorgulamıştım günlerce. Çünkü çok yabancıydım o görüntüye. Bugün belli semtlerde bu görüntüyü her saniye görebiliyorsunuz. Bangır bangır bağırarak, cahilliğe, padişahlık zamanına, tarikatçılığa (görünmüyor gibiler ama hep varlar ve çok kalabalıklar) kısaca Cumhuriyet öncesine dönüyoruz sanki. Atatürk'ün büyük bir titizlikle kurduğu ve bize emanet ettiği Cumhuriyet ve Cumhuriyetçilik elimizden kayıp gidiyor maalesef! Devlet, kadının rahatı için sosyal ve ekonomik alanlarda üretim ve teşebbüste bulunmamaya devam eder, düzen ve hukuk kurallarını akıl ve bilime dayandırmadan uygulamaya devam ederse kadına karşı şiddet hiç bitmeyecektir. Sadece Sayın Nimet Çubukçu'nun çalışmaları bu ülkedeki mağdur kadınları kurtarmaya yetmiyecektir.  28.07.2008 18:58
 

ve ne yazık ki bu tarz şiddet durumlarına çoğumuz maruz kalabiliyoruz. Önemli olanı dur demeyi öğrenebilmek..

Köşedeki Kedi 
 28.07.2008 15:10
Cevap :
Dur demeyi öğrenebilmek için sadece erkeklerin değil kadınların da düşünce yapısını değiştirmek gerekiyor. Çünkü kırsal kesimde kadınlar da hemcinslerine şiddet uyguluyor maalesef!  28.07.2008 16:12
 

bana hiç de yabancı gelmedi bu tablo. Okudugum, duydugum binlerce kadına şiddet içeren hikayelerden biri neyazık ki. bencilce, sadistçe, insanlık dışı bir davranış biçimi. Okumakla adam olunmuyor ki.. yazık çok yazık..

sema öztürk 
 28.07.2008 14:12
Cevap :
Sevgili yağmur zamanı, şimdi o üniversiteli genç kendisine müdahele edilip nasihat edildiği için ders mi almıştır sizce? Hiç sanmıyorum. Kesinlikle kızın peşini bırakmayacak ve büyük bir olasılıkla intikam almadan da ilişkisini kesmeyecektir. Çünkü kendince bu hakka sahip. İstediği kadar iyi bir üniversitede okusun. Beyni küçük!  28.07.2008 16:17
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 21
Toplam yorum
: 174
Toplam mesaj
: 48
Ort. okunma sayısı
: 2565
Kayıt tarihi
: 17.06.08
 
 

Hayat benim için herkesin iyi kötü rolünü oynamaya çalıştığı kocaman bir sahne. Ben de bu sa..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster