Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Mayıs '09

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
679
 

Unutma mevsiminde bir kahvaltı- (son)

Unutma mevsiminde bir kahvaltı- (son)
 

Akşam saatinde gelir mi acaba, gelmesi lazım, dakiktir o, akşam saat sekize yirmi kala bu sokaktan geçer, sokağın köşesinde sola dönüp kaybolur, sakin, düzenli ama biraz da aceleci adımlarla, etrafına bakmaz pek, elinde bir ekmek poşeti, ekmeği buradan alıp gittiğine göre çok da uzakta oturmuyordur, çoğu zaman bir tek ekmek olur poşette, demek ki yalnız veya o da benim gibi annesiyle, kim bilir belki de evlidir de çocukları yoktur, ama yanında kimseyi görmedim hiç, parmağında yüzük var mıdır acaba, bir dahaki sefere bakarım, hatta bugün çıkayım, markete gidermiş gibi, markete de giderim n’olacak, daha akşama çok var, duş alayım, saçlarını kurut, tara, giyin kuşan derken vakit geçer, biraz da televizyona bakarım, daha akşam yemeği de yapılacak, anne bugün yemeği sen yap diyorum, ne pişirelim diyor annem, yap işte aklına ne gelirse diyorum, kızım benim halim mi var, n’olur sen pişirsen diyor, aklıma hiçbir şey gelmiyor anne sen yap diyorum.

***

Yorucu bir gün oldu, ay sonuydu bir sürü işin yetişmesi lazım, muhasebe zaten zor ve ağır sorumlulukları olan bir iş, ufak bir hata bir sürü soruna yol açar, dikkatli olmak gerek, yav ne anlamsız işlerle tüketiyoruz ömrümüzü, hesap kitap, girdi çıktı, stopaj, kdv, vergi, matrah, tahakkuk, sigorta primi, kıdem tazminatı, defteri kebir, her gün her ay aynı şeyleri tekrarla dur, acaba dünyaya gelmeden önce insana sorsalar, seni dünyaya gönderiyoruz, orada birtakım rakamlar ve kavramlarla uğraşıp duracaksın deseler, kabul eder mi kimse, ya da kasap olacaksın, ha bire hayvanları keseceksin, öldüreceksin, minicik ipek gibi yumuşacık tüyleriyle kuzuları, boğazlamak için yatırdığın zaman kalbinin küt küt attığını postunun üstünden bile görebilirsin, derisini yüzeceksin, sıcacık etlerini kemikten ayıracaksın, ya şu her akşam ekmek aldığım fırıncının işi, o da bir ömrü unla, hamurla boğuşarak geçirecek, maya tutmadı, tuzu fazla geldi, gramajı ayarlayamadık, ya politikacı olmak, her gün bir koltukta oturup genel başkanın nutkunu dinlemek, bu sıkıcı ve bin defa tekrarlanmış lafları dinlerken uyanık kalmayı başarabilmek ve başkanın sesini yükseltip rakip partinin başkanına yüklendiği sırada alkışlamayı unutmamak, ya da asker olmak, bir ömrü düşman denen öteki insanları öldürmeye hazırlanmakla geçirmek, çoğu zaman savaş bile olmaması, bir sporcunun hiç müsabakaya çıkmadan ömrünü antrenmanla geçirmesi gibi bir şey, savaş olsa çok mu iyi sanki, git cepheye daha ilk çatışmada alnına kurşunu ye, doktor olmak çok mu anlamlı, mesela bir ürologun, jinekologun ya da diş hekiminin işi, git dünyaya başkalarının üreme organlarına bakarak ya da dişlerini oyup sinirlerini çıkararak ömrünü geçir deseler kim gönüllü olur.

Kafamda bunları atıp tutarken yol bitti, servisteki arkadaşlar iyi akşamlar deyip birer ikişer indiler, en uzak benim yolum, o yüzden en son ben iniyorum servisten, şoföre iyi akşamlar deyip ben de iniyorum, evde eksik bir şey var mıydı acaba, ekmek alayım, varsa bile bulunsun zararı olmaz, sonra dışarı çıkmayı sevmiyorum, anneme telefon edip sorsam mı acaba, duymaz ki şimdi o da, iki saat bağıra çağıra laf anlatmaya çalış, inşallah önemli bir eksik yoktur, amaan olmazsa çıkar alırım, off bacaklarım tutulmuş, akşama kadar masa başında otur, ordan çık servise bin yine otur, iki yüz adım yürü eve git yemek masasına otur, ordan kalk televizyonun karşısına otur, orada uyukla, çağımızın insanı homo oturanus, homo televizyon karşısında uyuyanus, serin bir rüzgâr çarptı yüzüme, bu yıl bahar epey soğuk geçti, epey de yağmurlu, güzel oldu, severim ben soğuğu, ama artık güneş açsa da iyi olur, bıktık kapalı havadan, günler uzadı ama mevsim normallerinin altında seyreden sıcaklık insanların kendini sokağa atmasını engelliyor, o yüzden yol ıssız.

***

Yıkandım, suyu severim, uzun uzun tuttum duşun ahizesini üstüme, saçlarımı iki defa şampuanladım, takıntımdır bu, bir defa olursa eksik yıkanmışım gibi gelir, kurulandım, saçlarımı havluya sarıp suyunu çekmesini bekledim, sonra fön makinesini alıp kuruttum, ensemin hizasında tokaladım, yüzüme az bişey nemlendirici sürdüm, azıcık da dudağıma ruj, güzel oldum sanki, banyo bende hep bu hissi uyandırır, elbise dolabının kapağındaki boy aynasının karşısına geçip kendimi seyrettim, fena sayılmam, saçımı önce sol sonra sağ taraftan omzuma atıp baktım, yok, en iyisi arkada toplamak, kendimle göz göze geldim, gözlerim güzeldir, iri, ela, kirpikler idare eder, burnum hafifçe basık ama yüzüme yabancı durmaz.

Annem durmadan bir şeyler soruyor, söyle benim aklıma bir şey gelmiyor ne yapalım akşama, mercimek köfte yap anne diyorum, onu yoğurmaya halim yok bugün sen yap diyor, ben kıvamını tutturamıyorum anne sen güzel yapıyorsun diyorum, olmaz yapamam diyor, o zaman makarna yap diyorum, onu da daha iki gün önce yedik diyor, olsun ben her gün olsa da yerim diyorum, ben yiyemem zaten beni şişiriyor makarna diyor, biliyorum hangi yemeği söylesem hepsine bir bahane bulacak, o zaman bir şey pişirme kahvaltıyla idare ederiz diyorum, üff akşama da kahvaltı mı olur benim canım bir patates musakka çekti onu yapacağım diyor, e o zaman niye bana soruyorsun anne diyorum, cevap vermiyor, her zaman böyle yapar.

Üzerime bir şeyler giyip çıkarıyorum, kiminin rengi uymuyor kiminin zamanı değil, gören de düğüne gideceğim sanır, entari etek falan falan olmaz, kot pantolonumu ya da eşofmanımı giyeyim yeter, öylesine, marketten bir şeyler almak için sokağa çıkmışım gibi olmalı, üste de svetşörtümü taktım mı tamam, hem genç gösterir spor giyim, işyeri kriz dolayısıyla kapanıp bizler işsiz kaldığımızdan beri böyle, evde annemle didişip, temizlikle, yemekle, bulaşıkla, duşla oyalanıp duruyorum, iş bulma ihtimali şimdilik sıfıra yakın, iyi ki kira sorunumuz yok, ama babadan kalma emekli maaşımız, çalıştığım zamanlar biriktirdiğim üç beş kuruş da olmasa işimiz zor, hazıra dağ dayanmıyor, amaan neyse bırak şimdi bunları, akşam oldu, tam zamanında çıkayım, önce markete uğrar süt falan alırım, zaten kahvaltılık da bitmiş, o sokağın üst başından girdiğinde, saat tam sekize yirmi kala, ben de alt baştan girerim, gecikmezse, bir aksilik olmazsa, ortalarda bir yerde karşılaşırız, gözlerine bakarım, çok dalgınmış gibi yürüyüp tam hizaya geldiğimizde sanki yeni fark etmişim gibi bakarım, o da çok dalgın yürür, inşallah fark eder beni.

***


Bir gün daha bitti ve ben bir defa daha, kim bilir kaçıncı defa bu sokağı dönüyorum, her şey aynı, bu evler, bu asfalt döşeme, şu kapıda elleri göğsünde durup geleni geçeni süzen kadın, sanki bu günü önceden yaşadım, hava yine böyle kararsızdı, mevsime göre biraz soğuktu, sabah yağmur yağıyor öğleden sonra güneş açıyordu, ben tam bu köşeye geldiğimde güneş çatıların üzerine inmişti, bir oğlan bir arkadaşına seslenerek böyle yanımdan koşup geçmişti, sokağın öteki ucundaki marketten alışveriş yapmış eli poşetli kadınlar geliyordu, ne tuhaf bir his bu deja vu dedikleri, gerçekten deja vu diye bir şey var mı acaba, hapşuuu, aha nerden çıktı bu hapşırık birden bire, o kadar aniden oldu ki ağzımı kapatmaya bile fırsat bulamadım, aman hastalanmayayım, aslında hastalanıp birkaç gün yatsam da fena olmaz ha, dinlenirim biraz.

Sokakta asayiş berkemal, gözetleyici kadın yine yerinde, baharın gecikmesinden sıkılmış birkaç çocuk kendini sokağa atmış top oynuyorlar, biri bir şut çekiyor, top hepsini geçip zıplaya zıplaya benden tarafa geliyor, tam havadayken zarif bir vole vuruyorum, çocuklar bu beklemedikleri şık hareket karşısında şaşırıp bravo abi diye alkışlıyorlar, sağ yumruğumu havaya kaldırıp tebrikleri kabul ediyorum.

***

Saat yediyi yirmi beş geçe evden çıktım, markete yürüme beş dakika, alışveriş en fazla yedi - sekiz dakika, sekize yirmi kala sokağın ortasına gelmiş olurum, ekmek ve süt aldım, zeytin, yumurta, şekerleme reyonundan geçerken dayanamadım çikolata da aldım, aha yenidünya çıkmış, annem sever alayım, amma da pahalı az alayım o zaman, tadımlık, malum kriz var ne olacağı belli değil, elimdekileri kasanın önündeki banta boşaltıyorum, başka bir arzunuz var mı diyor kasiyer çocuk, var ama burada bulunmaz o diyorum içimden, hayır teşekkür ederim diyorum çocuğa, ücreti öderken o arada saate bakıyorum, tam yedi otuz yedi, üç dakikam var, aldıklarımı poşete doldurup çıkıyorum, marketin bitişiğindeki mağazanın camında kendime bakıyorum, üstüme çekidüzen veriyorum ama zaten düzenli, svetşörtümü aşağı çekiyorum biraz, kalçam tam da açıkta kalmasın, köşeden sokağa girerken komşulardan biriyle karşılaşıyorum aman lafa tutmasın, ama tutuyor, ne yapıyorsun, nasılsın diyor, iyiyim sen nasılsın diyorum adet yerini bulsun diye, iş bulamadın mı hâlâ diyerek devam ediyor, amanın uzatacak bu, bulamadım ama bakıyorum, özür dilerim ocakta yemek var deyip yürüyorum, saate bakıyorum tam yedi kırk.

Çocuklar bravo abi diye bağırıyor birine, kime bravo diyorlar ki, aman Allahım, o’ymuş meğer, en sık giydiği takım elbisesi üzerinde, ne yaptı da bravo dedi çocuklar.

***

Çocukları geride bıraktım, gözetleyici kadının görüş alanından da uzaklaştım biraz, sokağın bu tarafı sakin, kimseler yok, karşıdan gelen bir kadın var sadece, ne bileyim belki de kız, sanki daha önce görmüş gibiyim bunu, hoş kadın, yani ya da kız, baktığımı belli etmeden bakayım biraz, ilerde bir noktaya bakarmış gibi, o da benim gibi utangaç birine benziyor, başı önde, zaten kadınlar özellikle de yalnızken pek etrafına bakmaz, yan tarafta camında kiralık yazan bir eve bakıyorum, yürürken onunla ilgilenirmiş gibi bir süre bakıyorum, asıl maksadım başımı tekrar yola çevirirken ona bakmak, neyse ki oyunumu onun fark edeceği kadar yakın değiliz.

***

Yaklaşıyor, iyi ki yakınlarda kimse yok, kiralık eve bakıyor galiba, kiracı mı acaba, o beni görmüyorken ben rahat rahat bakayım, yakışıklı sayılmaz ama insana güven veren bir hali var, benden en az altı yedi yaş büyük olmalı, bu tarafa dönüyor, aman baktığımı görmesin, başımı onun baktığı yönün tersine çeviriyorum, sanki oradaki evlerde bir şeye bakar gibi, öyle yürüyorum bir süre, yaklaştığını ayak seslerinden anlıyorum, birkaç adım kaldı, tam şimdi önüme bakarsam göz göze geliriz, baktım, tam da öyle oldu, ama ahh, amman, ayağım bir şeye takıldı, düşüyorum, yere kapaklanmamak için elimdeki poşeti bırakıyorum.

***

Bir insanın, ille de bir kadının düşüşünü görmek tuhaftır, ne yapacağınızı şaşırırsınız, gülme, onun adına utanma, üzülme yardım etme gibi duygular bir birine karışır, hemcinsiniz olsa neyse de düşen kadınsa düşmesini önlemek ya da tutup yerden kaldırmak için dokunmaya da çekinirsiniz, karşıdan gelen ve saliselerle ölçülebilecek kısacık bir an göz göze geldiğimiz kadın tökezlediği anda aklıma ilk gelen şey onun düşmesini önlemekti, yere kapaklanmak üzereyken hemen atılıp boştaki kolunu yakaladım, koltuğundan tutup doğrulup dengesini sağlamasına yardım ettim, ama elindeki poşet düşmüş ve içindekiler yere saçılmıştı, bir kutu süt, neyse ki patlamamıştı, çikolata, yenidünya, ekmek, düşerken yukarı göğsüne doğru sıyrılan svetşörtünü aceleyle düzeltti, suratı utançtan kıpkırmızı olmuştu, geçmiş olsun dedim, gözlerine baktım, gülümsedim, yardım edeyim dedim, dökülenleri toplayıp poşete doldurmaya başladım.

***

Sanki önce başımdan bir kova buzlu su dökmüşler sonra da kafamı bir fırına sokmuşlardı, yüzüme ateş bastı, yüzümün kızardığını hissettim, inşallah başka kimse görmemiştir diye dua ettim ama utancımdan etrafıma bakamadım, telaşla üzerimi düzelttim, kurtarıcıma teşekkür ettim, ne güzel gülümsüyordu, gözlerinin içiyle, birden mahcubiyet yerini başka duyguya bıraktı, elektrik akımına kapılmış gibi bir an ürperdim, sonra engelleyemediğim bir gülme isteği bastırdı, başımı öne eğip dudaklarımı ısırdım, o eğilmiş yerdekileri topluyordu, zahmet etmeyin ben toplarım dedim güçlükle, önemli değil, zahmet olacak bir şey yok deyip toplamaya devam etti, yüzünde çok önemli bir iş yapıyormuş gibi ciddi bir ifade vardı, bu gülme isteğimi daha arttırdı, ısırmaktan dudaklarımı kanatacaktım neredeyse, elimle ağzımı kapatarak sessizce güldüm, sarsıla sarsıla, buyurun, hepsini topladım, eksik bir şey kalmadı galiba deyip poşeti uzattı, o anda tekrar kesişti bakışlarımız, o da güldü, ne güzel gülüyorsunuz dedi, siz de öyle dedim, bir şey söylemeye hazırlandı ama vazgeçti.

Elimi uzattım, tokalaşmak istedim, yardımınız için tekrar teşekkür ederim, çok sağ olun dedim, dökülenleri toplarken elinin kirlendiğini hissetmiş olmalıydı, bir an elini silecek bir şey arandı, bir eline bir bana baktı, sonra pantolonuna silip tokalaştı, komikti, afacan bir çocuk gibi, kendimi tutamadım bu hareketine de güldüm, elime dokunduğunda o elektrik akımı bir kez daha geçti tepemden ayaklarıma doğru.

Yarın da düşer misiniz dedi, hınzır bir tebessüm vardı dudaklarının kenarında, önce bir an ne demek istediğini anlamadım, ama çok kısa sürdü şaşkınlığım, bilmem belli olmaz, biraz sakarım, burada olacaksanız düşebilirim yine dedim, bunu söylemeye nasıl cesaret ettiğime de şaşırdım, evet burada olacağım dedi.

Zaman orada dursun istedim, kalbim kulaklarımda uğulduyordu.

(Bitti)

Birinci bölüm için: http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=158802

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yarında düşermisiniz bloga sevgili Celal ÇELİK? Hep düşün siz buraya.sevgimle.

maviyeçalar 
 25.10.2009 20:05
Cevap :
Neden olmasın, düşerim elbette :) Çok teşekkür ederim güzel yorumlarınız için. Sevgilerimle.  25.10.2009 20:32
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3543
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster