Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Nisan '09

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
680
 

Unutma mevsiminde bir kahvaltı-2

Unutma mevsiminde bir kahvaltı-2
 

Uyumak istiyordum, hep uyumak, güneş doğmasın, hava açmasın, yağmur dinmesin, rüzgâr susmasın, bahar gelmesin, ben, bu yatakta, gözlerim kapalı, zihnim açık, dizlerim karnımda, kollarım bacaklarımın arasında, öylece yatayım. Düşlerimdeki dünyalarda yaşayarak, orada sabahları iştahla uyanarak, gözlerimi açayım.

Kalksana, saat kaç oldu diyor annem, annemin öyle demesiyle uyanıyorum, aslında uyanığım da resmen uyanıyorum, uyanmanın da resmîsi, resmî olmayanı var, kalk açlıktan başım döndü diye sıkıştırıyor annem, tamam anne kalkıyorum, oo saat kaç olmuş, nasıl da uyumuşum diyorum, ama yalan söylüyorum tabii, yatak sıcak, şimdi dışarısı soğuktur, önce bir kolumu çıkarıp alıştırayım, sonra sağ bacağımı çıkarırım, sağımdan kalkayım da uğursuzluk olmasın, zaten istesem de solumdan kalkamam, yatağın sol tarafı duvara bitişik çünkü. Tek kişilik bir yatak, yalnızlık yatağı, bir nevi mezar, bir çeşit ana rahmi, idamlıkların infazı beklediği bir tür müşahede hücresi. Sağımdan kalkayım yine de, uğursuzluk olmasın, aman ne uğurlu bir hayatımız var ne uğurlu, her şeyimiz tastamam, eksik olan üç nalla bir at.

Ayyy, saat dokuz buçuk olmuş, geçmiştir o şimdi, nasıl unuttum, yorganı üzerimden fırlatarak kalkıp pencereye koşuyorum, perdeyi yırtarcasına açıyorum, yok açamıyorum, lanet düğmenin biri kornişin rayına takılıp kaldı, çekip koparmak istiyorum, geri savurup tekrar deniyorum, neyse açıldı, hava yine kapalı, hafif bir yağmur yağmış, yakındaki hafriyat alanından toprak kokusu geliyor, yok, gitmiştir o çoktan, bu saate kalmaz, sekiz buçuk dokuz arası geçer her gün, yani hafta içi günlerde, hafta sonu çalışmıyor galiba, benim yaşlarımda sayılır, belki birkaç yaş büyük, gözlüklü, saçları kırlaşmış biraz, pek etrafına bakmaz, hele böyle binaların üst katlarındaki pencerelere hiç bakmaz, elinde çantası yürür gider, herhalde durağa.

Beni seyrediyormuş annem, perdeyi yırtacaksın deli diyor, deli, evet deli olmalıyım, daha doğrusu deli olmak üzereyim, bu ev beni delirtecek, annem beni delirtecek, bu hayat beni delirtecek, bu birbirine benzeyen günler, bu giymekten usandığım elbiseler, bu sık sık yıkanması gereken yağlı saçlarım, bu bir türlü yanmayan peynir beyazı tenim, bu kilolarım, bu esnekliğini kaybetmeye yüz tutan derim, bu bir türlü istediğim biçimi almayan kalçam, bu taşımakta zorlandığım göğüslerim, bu her gün alınması gereken tüyler, düzeltilmesi gereken kaşlar beni delirtecek, belki de en iyisi o olacak.

Ama delirmemem lazım, o var hiç değilse, her gün buradan iki defa geçmesi var, sırf bunun için bile yaşayabilir insan, yakından da gördüm, geçeceği saatlerde bakkala falan gitme bahanesiyle sokağa çıkmıştım, birkaç defa göz göze de geldik, utandı sanki, başını eğdi, başını eğerken göğüslerime de baktı galiba, erkekler hep oraya bakar zaten, saklamak için öne eğile eğile belimin kamburlaşmasına sebep olan göğüslerime.

Yüzümü yıkadım, havlu kirlenmiş gibiydi kirli sepetine attım, annem çayı koymuş ocağa, sen git otur anne yorulma ben hazırlarım kahvaltıyı dedim, romatizmalı bacakları rahat yürümesini engelliyordu, sallana sallana oflaya puflaya gitti salona geçti, Allahım yine her tarafta el bezleri, lüzumsuz plastik kaplar, bilmediğim, hiç alakasız yerlere konan eşyalar, bu annem deli edecek beni, görmeye bile dayanamadığım eski bir el bezini yine çıkarıp tezgâha koymuş ne gereği varsa, bezi alıp fırlıyorum, anne bu ne nerden çıkardın bu bezi diye soruyorum, annem şaşkın ama anlıyor, öteki iyi bezler kirlenmesin diye çıkardım kızım diyor, anne bezler kirlensin diye kullanıyoruz zaten, bu iğrenç bezleri ben çöpe atıyorum sen nereden buluyorsun diyorum, sinirleniyorum, koy oraya atma onları, koy sen diyor annem, bunlar burada durmayacak anne hepsini atacağım, bir daha da ortada böyle eski püskü şeyleri görmeyecem deyip mutfağa dönüyorum, fırının kapak kulpuna asılı, buzdolabının üzerinde, pencerenin mermer denizliğinde ne kadar bez varsa toplayıp çöpe dolduruyorum.

Ne yaptığımı tahmin eden annem mutfağa geliyor, kavga anlarında romatizmaları hemen iyileşir, yani kavgaya kendini o kadar iyi hazırlar ki eklem ağrılarını bile unutur, nereye attın o güzelim elbezlerini diyor, attım işte nereye attıysam git otur yerine diye bağırıyorum, bağırma duyanlar da bir şey oluyor sanacak diyor, daha çok sinirleniyorum, en sinir olduğum başkalarının tepkilerine göre hareket etmek zorunda kalmak, kapat görmesinler, sus söylemesinler, bağırma duymasınlar, duyarlarsa duysunlar diyorum, duysunlar, duysunlar, duysunlar, domates doğramak için aldığım bıçağın sapını o kadar sıkmışım ki, kolumun ağrıdığını hissediyorum birden, annem gözlerimdeki ifadeden korkuyor, sus sus çıldırmışsın sen deyip gidiyor.

Elimde bıçak öylece kalıyorum, bir an o bıçağı karnıma saplayıp baştan aşağı yarmayı düşünüyorum, o Japonların yaptığı şey gibi, harakiri mi ne ondan, böylece ikimiz de birbirimizden kurtuluruz, ama yok, sadece ben kurtulurum, annem kalır, onu zehirleyip sonra da kendimi mi öldürsem, neyle nasıl zehirleyeceğim, hep söylenir ama bir insan nasıl zehirlenir hiç aklım almaz, yemeğine koysam anlamaz mı, anlar bence. Aman, neler düşünüyorum Allahım, gerçekten mi deliriyorum yoksa, kafamı hızla sallıyorum, sanki bu düşünce saçıma dökülmüş bir şey de onu uzaklaştırıyorum.

Bıçak hâlâ elimde, domatesler hâlâ orada, çaydanlıktaki su hâlâ kaynıyor, benim sinirim hâlâ tepemde, gözlerimden yaşlar boşanıyor, hıçkırmamaya çalışıyorum, bıçağı doğrama tahtasının üzerine bırakıp odama geçiyorum, yatağa yüzükoyun uzanıyorum, içimden dinmek bilmez bir ağlama isteği bastırıyor, sanki her şey gözyaşına dönüşüp gözlerime dolmuş, hıçkırıklarımı engelleyemiyorum artık, kapı yavaşça açılıyor, annem, orada şaşkınlıkla bana bakıyordur şimdi, biliyorum, hemen gelmez yanıma korkar, sonra yavaş adımlarla yaklaşır, usulca saçımı okşar, dönüp bağırmak istiyorum, gelme, git, çık hayatımdan, mümkünse öl.

Ama gelecek, geliyor, eli saçlarımda, korka korka dokunuyor yavaşça, kızım diyor, cevap vermiyorum, kızım, yüzümü duvara dönüyorum, kızım güzel kızım, tamam sinirlenme, özür dilerim, düşünemedim, israf olmasın diye çıkardım o elbezlerini, yenilerini sonra kullanırız diye, sonra, bunu duyunca gülmek geliyor içimden, sonra ne zaman, sonramız mı kaldı bizim anne, sen kötü yaşadığın ömrünün son deminde, ben hiç yaşamadığım ömrün ortasında, sonra ne zaman, hangi şölende, hangi ziyafette, hangi misafirler geldiği zaman.

Yatağın kenarına oturdu, birazdan o da ağlamaya başlayacaktır, başladı bile, şimdi teselli sırası bende, ama etmek istemiyorum, ağlasın biraz, ince bir ağıt tutturuyor, daha çok ağlıyorum, kızım yapma böyle diyor, gözyaşları ağzına doğru süzüldüğü için konuşması çentikleniyor, kızgınlığın yerini üzüntü alıyor, yüzümü dönüp doğruluyorum, başörtüsünün ucuyla gözlerini siliyor, içim eziliyor bu defa, sus tamam anne kes ağlamayı artık diyorum, tamam ben sustum sen de sus lütfen, başını tutup göğsüme bastırıyorum, elbisemin ıslandığını hissediyorum, neyse hafifliyor biraz, insanın ağlaması bir kabın boşalması gibi galiba içindeki sıvı tamamen boşalmadan ağlama dinmiyor.

Çaydanlık deyip yerimden fırlıyorum, altını kapatmamıştım, su bitmiştir şimdiye yanmadıysa iyi, oh neyse yanmamış ama bi dakika daha kalsa gidecekmiş dibi, su ekledim yeniden, akşamdan kalan ekmeği ısıttım, masayı hazırladım, annem hâlâ odada, çağırmaya gidiyorum, yüzünü gözünü tertiplemekle meşgul, ağlamak insanın rengini açıyor, sanki cildi gençleşmiş annemin, kalk anne masa hazır diyorum, biraz nazlanıyor ama kalkacak, elinden tutup kalkmasına yardımcı oluyorum.

Göremedin değil mi diyor çayını yudumlarken, utanıyorum, susuyorum, neyse akşam görürsün diyor, akşam görsem ne olacak sanki diyorum, belli mi olur kızım diyor, yazılmışsa dünyanın öte ucundan gelir bulur seni diyor, ne bileyim anne boşver ben iyiyim böyle diyorum, ah keşke zamanında o kısmetleri tepmeseydin kızım diyor, anne başlamayalım yine, tamam kızım tamam kızma hemen diyor, kızmıyorum anne ama her gün aynı şeyleri konuşmak da sıkıyor beni, her şey zamanında gerek kızım, yalnızlık Allah’a mahsus diyor.

Susuyorum. Akşam saatinde gelir mi acaba?

(Sürecek)
...


Birinci bölüm: http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=158802

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3555
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster