Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Ekim '08

 
Kategori
Futbol
Okunma Sayısı
459
 

Unutulamayan goller

Unutulamayan goller
 

Topçu


İç içe geçirdiği kalın, kışlık çoraplardan yaptığı topu odasının duvarından sektirerek kendisine sert bir orta gönderdiği ve divanının üzerine uçarak, duvardan süzülen çorap yumağına yapıştırdığı volelerin üzerinden uzun yıllar geçmişti. O zamanlar, tuhaf bir biçimde, gözüne yuvarlak gelen her şeyle “futbol topu-futbolcu” ilişkisine giriyor, karşısına çıkan her nesneye rakip topçu muamelesi yapıyordu. Sandalyeleri, sehpaları, babaannesinden yadigar antika büfenin bacaklarını çalımladığı yetmiyormuş gibi, gözlerinin önünde beliren derinlikli dikdörtgenlerin önüne diktiği annesinden kıpırdamadan durmasını istiyor, kendisine baraj yapan kadının sağından kalorifer peteklerine gönderdiği şutun ardından “goool” diye bağırarak odalar arasında koşuşturuyordu.

Bereket versin ilkokula başlama yaşı gelmişti de, biraz durulur diye düşünmüşlerdi. Fakat, ne mümkün? Okulun başlamasıyla birlikte küçük Tuğrul’un futbol sevdası daha da güçlenmişti. Teneffüs zili çalar çalmaz, arkadaşlarıyla birlikte bahçeye koşuyor; kısa bir mesafede karşılıklı duran iki çocuğun adımlarını birbirine doğru yaklaştırarak ilk önce karşısındakinin ayağına basanın kazanmasıyla başlayan, takım oluşturmalarının ardından nefes kesen mücadeleler başlıyordu. Ezilerek sıkıştırılmış meşrubat kutuları oluyordu topları çoğunlukla. Ders aralarında terlemelerini istemeyen Haluk hocaları okula top getirilmesini yasaklamıştı önlem olarak; ama “top” aşkı bu, sevgilisini yoktan var ediyordu. Yıllar sonra, profesyonel futbolu bıraktıktan da sonra, sormuştu gazetecinin biri, “unutamadığınız gölünüz hangisiydi” diye. Saçlarına aklar düşmeye başlayan koca Tuğrul şöyle bir bakmıştı gazetecinin suratına gülümseyerek, ve anlatmaya başlamıştı en güzel golünün hikâyesini.

“Ben kenar mahallede büyüdüm. Bizim sokakta bir elektrikçi dükkanı vardı; bizim evin yanındaki ikinci apartmanın hemen altında. Ben her allahın günü, okuldan sonra babamın senelik izninde Almanya’dan getirdiği “mikasa” topumu kolumun altına sıkıştırır, aşağı mahalledeki büyük arsaya yollanırdım. Dokuz-on yaşlarındayım; babam Almanya’da işçi, senede yalnız bir ay geliyor memlekete. Her gelişinde, bana futbol topu, krampon, forma falan getiriyor; mahallenin en havalı çocuğu ben oluyorum, ta ki babamın getirdikleri eskiyinceye kadar. Neyse uzatmayalım, bizim sokaktaki elektrikçide bir çırak var; ama nasıl serseri, nasıl it bir herif anlatamam. O da olsun olsun on iki on üç yaşında olsun. Bir gün ben topumu alıp arsaya doğru yola çıktım. Tam elektrikçinin önündeyim, baktım bu el kol hareketi yapıyor bana bakarak; gel falan diyor. Çocukluk işte, gidiyorum tıpış tıpış. Ne var, diyorum. Topumu gösteriyor, kaça aldın, diye soruyor. Babam Almanya’dan getirdi diyorum. Versene biraz oynayalım, diyor. Ben tipini beğenmedim ya, olmaz diyorum. Bu sinirleniyor; başlıyor ana avrat sövmeye. Ben de altta kalmıyorum, tabi cevap verdiğimi duyunca iyice çileden çıkıyor elektrikçinin çırağı. Kontrol kalemlerinden birini kaptığı gibi sokuyor benim “mikasaya.” Güzelim top pelte gibi oluyor. Ağlamalar zırlamalar fayda etmiyor tabi, top gitmiş bir kere. Tüm olanlar yetmiyormuş gibi, yaka paça atıyor beni dükkanın dışına. Ondan sonra, o çocuk elektrikçiden ayrılana kadar yolumu değiştiriyorum arsaya gitmek için. Aradan bir beş altı sene geçmişti, ben Üsküdar Anadolu’da genç takımda oynuyorum. Sağ olsunlar, mahalleden arkadaşlar iyi topçuyuz diye halı saha maçlarına çağırıyorlar. Bende de öyle bir top merakı var ki, hocalarımız halı sahayı yasak etmiş etmemiş, vız geliyor tırıs gidiyor. O maçlardan birinde, benim topu patlatan, beni de bir güzel pataklayan elektrikçi çırağını görmeyeyim mi? Haliyle aradan seneler geçmiş, o da büyümüş; tam tahmin edebileceğiniz türden bir delikanlı olmuş: sakınılması gereken bıçkın bir oğlan. Beni tanımadı ama. Serseri ne de olsa; beni deriden etkileyen o olay onun için sıradan bir şeydi. İyi bir maç oldu. Uzun süre berabere devam ettik. Sonlara doğru iyiden iyiye gerildi ortam; bir onlar geliyor bir biz; ama bir türlü galibiyet golü gelmiyor. Sonlara doğru, bu arkadaş gitti bizim çocuklardan birini biçti altı pas üzerinde. Tam aradığımız şans. Hemen geçtim topun başına; bir yandan da kendi aralarında konuştuklarını duyuyorum, ‘oğlum bu çocuk Üsküdar Anadolu’da oynuyor; iyi vuruyor toplara. Sağlam durun lan!’ diyorlar. Bakıyorum, elektrikçinin çırağı barajı yerleştiriyor; ama solda öyle bir boşluk bırakıyorlar ki, şaşıyorum. Sert bir vuruşla tam düşündüğüm yere gönderiyorum topu. Doksandan gol! Bizimkiler sevinç içinde; bense elektrikçinin çırağını gözlüyorum. Deliye dönmüştü sinirden. Kendi arkadaşlarının bile bana hayran hayran bakmaları ezmişti çocuğu adeta. O an anladım yanıldığımı; o da hatırlamıştı aramızda geçenleri. Öfkeli gözlerinden anladım bunu.”

İşte sevgili okuyucular, dünyanın sayılı stadyumlarında, hatırı sayılır klüplerin ve milli takımımızın forması altında birbirinden güzel goller atan Koca Tuğrul’un unutamadığı gol babasının hediyesi olan, o çok sevdiği topu patlatan elektrikçi çırağının kurduğu takıma halı sahada attığı goldü. Patlayan topunun da, ezilen gururunun da intikamını almıştı o golle.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 47
Toplam yorum
: 9
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 984
Kayıt tarihi
: 10.10.08
 
 

1980 İstanbul doğumluyum. Boğaziçi Üniversitesi'nde felsefe ardından Yıldız Teknik Üniversitesi'nde ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster