Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Mart '12

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
518
 

Utançla boğulmak

Utançla boğulmak
 

Başa kakılan bir iyilik daima hakaret yerini tutar Racine

Bundan yıllar evvel bir Gestalt yaşantı grubuna katılmıştım. Bilindiği gibi Gestalt'ın temel varsayımı şimdi ve buradadır. Bu grupta kendimle ilgili ciddi farkındalıklar yaşamıştım. Öyle ki üzerinden yıllar geçmesine rağmen oradaki bazı anılar hala önüme çıkıp duruyor. Grupta oluşan dinamik gerçekten çok öğreticiydi. Orada kendimle ilgili farkındalıklarımdan biri, iyiliği insanları satın almak için bir aracı olarak kullandığımdı. İyimser değildim kesinlikle ama tam bir iyilik perisiydim. İhtiyacı olan herkesin yanında yöresindeydim. Öyle ki insanlar acil bir durumda 155'i değil beni ararlardı neredeyse. Orada bana ayna görevini üstlenen Hülya Hanım (isimleri tabiki değiştiriyorum), ona yardımcı olmayı istemeyeceğim kadar iyilik doluydu. Yine bir seansta ben kırgın, üzgün, hayal kırıklıkları içinde isyan ediyordum. Onun için yaptığım bunca şeyden sonra nasıl olur da bana böyle bir kazık atabilir! Zaten onun benimle kurduğu arkadaşlığın sebepleri belli! Menfaatçi! Beni nasıl da kullandı! Gibisinden bir sürü isyan dolu duygu. Orada bunları sıralarken birden Hülya Hanım'ın beni nasıl da dikkatle dinlediğini farkettim. Sonra bunları onun anlattığında içimde belirecek olan öfke ve kendim, zihnimde belirdi birden. Ben almak için veriyordum. İnsanların ihtiyaçlarını bir bir keşfedip, karşılığında benim sözde küçük, önemsiz isteklerimin karşılanmasını bekliyordum. Maddi açıdan ihtiyacı olmadığı halde yaşamlarını maddiyata dayandıran insanları bir dedektör gibi arayıp bulup, hayatımın en içine dahil ediyordum. Dikkat! Gerçekten yardıma ihtiyaç duyan insanlara değil, ihtiyacı varmış gibi yaşayanlara. Sonrada iyiliklerimin karşılığı olarak sonsuz vefa ve adanmışlık bekliyordum. Kusursuz sevgi, mükemmel çocuk.

Bu paternden kurtulduğumu düşündüğüm halde yakın zamanda benzer bir olay ve yıkım daha yaşadım. O olayın ardından kendime şunu söyledğimi farkettim; o kadar yüzsüz ki onun pervasızlığından ben utanıyorum! İsteyenin bir yüzü vermeyenin iki yüzü kara! Bir gönül dostum bana bu utançla ilgili düşünmem gerektiğini söyledi. Söylediğinde de çok haklıydı.Bunun üzerine kitaplara daldım. Benim yaşadığımın ne olduğunu Doğan Cüceloğlu yıllar evvelinden söylemişti. Cüceloğlu iki tür utanmadan söz ediyordu: Mahcubiyet; bizim gücümüzün sınırlarını belirleyen bir duygudur. Sınavına çalışmadığı için düşük not alan öğrencinin yaşadığı duygu mahcubiyettir. Utanç ise sağlıksız bir utanma şeklidir. Anne babamızın ya da çevremizin bize yaptığı baskı sonucunda oluşur. Bu tip bir baskıyla yetiştirilen kişiler katı, anlayşsız, etrafındaki kişileri hor gören, en ufak bir hataya bile tahammülü olmayan, küçük dünyaları ben yarattım diyen kişiler olurlar. Mahcubiyet doğal gelişirken utanç yapaydır, çevrenin müdahelesi ve baskısı vardır. Mahcubiyet kişiye sınırlarını öğretirken, utanç kişinin kendini değersiz görmesine yol açar. İşte ben tam da bu sebeple insanlara sürekli iyilik yapıp, uyumlu çocuk oluyordum. Doğan Cüceloğlu bunu İçimizdeki Çocuk'ta çok güzel anlatmış. Kendimi bir başkasının varlığında değerli hissetmeye çalışıyordum. Yani eğer ben insanların isteklerini yerine getirir, ihtiyaç duyduklarında yanlarında bulunursam kendimi değerli ve önemli hissediyor, ihtiyacım olduğunda da onları yanımda görmek istiyordum. Olmadıklarında da öfkelenip hayal kırıklığı yaşıyordum. Çünkü bu benim aslında değersiz, değer verilmeye ve sevilmeye layık olmadığım mesajını bana veriyordu. Sonrasında da bu duyguları tekrar yaşamamak için de, elbette depresyonum bitince, daha da iyiliksever, daha da çok kendinden, malından, canından veren biri oluyordum. Alın size bir kısır döngü. Bu duygularla insan nasıl mutlu olabilir? Sürekli bir değersizlik duygusu ile mücadele ederken tabii olarak yaptığım şey bu değersiz kadınla bir an evvel ilişkimi kesmek oluyordu. Yani kendime hızla yabancılaşmaya başlıyordum. Çünkü benim değersiz olduğum gerçeği bana acı veren bir yaşantıydı. Daha çok alkol tüketmek, daha çok sigara içmek, sevgiliye daha çok bağlanmak, işten başka bir şey düşünmemek.. vs. Sıkı sıkıya tutunulan bir çok bağımlılıkla içimdeki acıdan, değersiz olmaktan, kendimden, yalnızlığımdan bir güzel kaçıyordum işte.

Eğer toparlayacak olursam tüm bu anlattıklarımın özeti, aşırı eleştirel ailelerde, yıkımla büyüyen, yaptığı her olumsuz ya da normların dışındaki davranışlar için çeşitli yollarla cezalandırılan çocuklar, sağlıksız bir utanma duygusu geliştirirler ve kendilerini sevmemeyi öğrenirler. Bu sadece anne babayla değil, okulla, sosyal çevreyle de bir güzel taçlandırılır. Kendi yaşamımdan bir örnek vereyim; bir gün aylar önce arkadaşıma ödünç verdiğim, benim için çok önemli olan, sevdiğim bir şarkıcının kasetini ondan geri almak için evine gittim. Benim için kendime ait olmasına rağmen verdiğim bir şeyi geri istemek çok zordu. Bu yüzden eve söylediğim saatten geç geri döndüm. Çünkü saatlerce orada oturmak, onun anlattıklarını dinlemek, özel işlerini halletmesini beklemek zorunda hissetmiştim kendimi. Ama o akşam kasetimi geri isteyebildiğim için gerçek bir zafer duygusu yaşamıştım ve adeta havalara uçarak evin yolunu tutmuştum. Neşe içinde kapıdan içeri girdim.Tam zaferimi anlatacakken, içeride mutfağı toplayan ablam hışımla bana dönüp, elimden kaseti alıp duvara fırlatmış ve sözümde durmayıp eve söylediğim saatten geç döndüğüm için müthiş sinirlenmişti. Gözlerimin yerde paramparça olan kasette dikilip kaldığını hatırlıyorum. Orada muhakkak parçalanıp yitirilen kaset değil, benim zaferim, duygularım, kendim herşeyimdi. Tabi ki bu olay sadece bununla kalmadı. Konu tüm aileye sirayet etti. Ailemin diğer fertleri tarafından da yaptığım davranışın kötülüğü defalarca yüzüme vuruldu. Bolca nasihat dinledim. Konu, sinek ufaktır mide bulandırır, bir daha yalan söyleme noktasına bile vardı. Bir daha eve geç dönmedim. Hep söylediğim saatten erken döndüm. Otoriteye boyun eğmeyi, uyumlu bir çocuk olmayı öğrendim.

Bizim ki gibi ataerkil ve kurallara körü körüne bağlı bir toplumda ne kadarımız bu duyguların içinde yaşam sürdürmeye çalışıyor bir düşünün. Herhangi bir şeye körü körüne bağlı (iş, din, eğitim, aile, siyaset her ne ise) birini gördüğünüzde bu söylediklerim aklınıza gelir umarım. Biz sevginin yolunu yanlış öğrenmiş insanlarız. Sevebilmek ve sevilebilmek için dışa bağımlı hale getirilmişiz. Verdiğimizi gerçekten iyilik olsun diye mi veriyoruz? Öyleyse neden arkasından bakıyoruz? Karşılığında neden bir şeyler bekliyoruz? Allah (c.c.) ' ı bile günah yazmasın diye, bizi cennetine alsın diye seviyoruz. Anne- baba nesli devam etsin diye çocuk yapıyor, insanlar toplum öyle istiyor diye evleniyorlar, iş yerinde başarılı olmanın kıstası yöneticinin size verdiği onay... Anne babanızdan nefret etmeyin, çünkü onlarda sizi yetiştirdikleri gibi yetiştiler. Onların içinde de kendi anne babaları yaşıyor. Siz kendi çocuğunuzu utandırarak, eleştirerek, hırpalayarak büyütmeyin ki onlarda kendi çocuklarını hırpalamamayı öğrensinler. Dünyanın neresine giderse gitsin, bir ebeveyn yaşamını çocuğunun içinde sürdürmeye devam eder. Onu gerçekten sevin, sevebilmek içinde önce kendinizi ve size bağlı her şeyi sevin. Sevebilmek için sevmeyi öğrenin. Bize yanlış öğretmişler. Ölmeden bunu anladığım için mutluyum. Kalan zamanımı kurtarılmış görüyorum.

MERVE ONUR bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 5
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 224
Kayıt tarihi
: 16.03.11
 
 

Eğitimliyim, eğitiliyorum. Akademik kısmı, psikoloğum. İlgi alanım da haliyle insana dair her şey..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster