Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Mayıs '13

 
Kategori
Dil Eğitimi
Okunma Sayısı
521
 

Uygarlaşma sürecinde Türkçe

Uygarlaşma sürecinde Türkçe
 

1.Bener Corda(Milli Eğitim Müdürü), Türkay Korkmaz,öğrenciler, Mayıs 1987; 2.Rasim Şimşek, Türkay Korkmaz; Trabzon Hüseyin Kazaz Kültür Merkezi, Nisan 1990


Birinci Türk Dil Kurultayı’nın 58’inci yıldönümünde, dilci – yazar, Rasim Şimşek’le yapılan bu söyleşi  Trabzon Hüseyin Kazaz Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilmişti.

“Türkçe bilim dili olarak yetersizdir.Türkçe anlatım dili olarak sınırlıdır. İngilizce öğrenmezseniz evrensel bilimi izleyemezsiniz, yabancı dil öğrenmezseniz dünyaya açılamazsınız.” deniliyor. Tıpkı Osmanlıca döneminde olduğu gibi ... Sizce durum burada anlatıldığı gibi midir

TÜRKÇE'NİN YETERLİLİĞİ

Bir toplumun gelişmişlik düzeyi ile dilinin yetkinliği (anlatım gücü) arasında sıkı bir bağlantı vardır. Çünkü dil ile toplum, büyük bir etkileşim içinde gelişir. Toplumdaki gelişmeler dile yansıdığı gibi , dildeki gelişmeler de toplumun kültürel yapısını derinden etkiler. Tanpınar, TÜRK EDEBİYATINDA CEREYANLAR adlı incelemesinde “Batılılaşma” çabalarını değerlendirirken, “İstenirse bütün bu hareketler, insanı ve dünyayı dilin içinde yeni baştan aramak diye vasıflandırılabilir.” der. Değerli bilim adamı, dil sorununun kültürümüz için taşıdığı öneme değinirken de, bir ulusun düşüncesinin ancak kendi dilinde gelişme ortamı bulabileceğini şöyle belirtir:

“Filhakika on üç asırdan beri muhtelif lûgatların arasında dolaşan Türk düşüncesi ancak Türkçe'nin içinde kendisini bulabileceğine inanmıştır.”

Türk düşüncesinin bu başıboşluğu, Türkçe'nin, yedi yüzyıl Arapça ile Farsça'nın boyunduruğunda kalmasından ileri gelmiştir. Türkçe'nin bugünkü durumunu değerlendirirken bu noktanın göz önünde tutulması gerekir.

“Türkçe'nin yetersizliği” konusuna gelince:

Bir dilin yeterliliği – yetersizliği konusunda ölçüt ne olmalıdır ?

1. Bir dilin anlatım gücü, sözdiziminde kendini gösterir. Bu nedenle dilin yeterliği belirlenirken öncelikle sözdiziminin kıvraklığına / işlekliğine bakılır. Nitekim Ataç, “Zengin dil, sözü bol olan dil değil, asıl sözdizimi (nahvî) kullanışlı olan dildir . Yunus’un çok mudur kullandığı sözler? Gene de neler anlatmamış!..”

2. Dil bir “iletişim aracı” olarak alındığında da yine sözdizimsel yapısına bakılır. Bu bağlamda dil, toplumda bireylerin iletişim gereksinimini karşıladığı ölçüde yeterlidir. Bir araştırmaya göre gazete haber dilinde Türkçe sözcük oranı, 1931yılında %35 iken, 1965’te %60,5’e yükselmiş; 1970’li yıllarda ise %70’i bulmuştur.Bugün bu oran, %80 dolaylarındadır. Bu gelişme Türkçe'nin, geniş yığınların iletişim gereksinimini karşılama açısından iyi bir yolda olduğunu apaçık göstermektedir.

3. Bir dilin yeterlik göstergelerinden biri de bilim/uygulayım ve sanat kavramlarını karşılamadaki verimliliğidir. Akşit Göktürk, ”ÇAĞDAŞ UYGARLIĞIN TÜRKÇESİ”  başlıklı yazısında bu konuyu şöyle değerlendiriyor:

“Son elli yılda Türkiye’de belli bir başarı düzeyi tutturmuş bilim , sanat yapıtlarının diline bakılınca çağdaş düşüncenin, araştırmanın, yaratıcılığın gereksinmelerini karşılama çabasında bir dilin nereden nereye vardığı açıkça görülür.”                                                 

Gerçekten bilimsel yayınlar üzerinde yapılan bir araştırma, değişik dallardan bilim adamlarınca yazılmış kitaplarda Türkçe sözcük oranının %85-90 dolaylarında olduğunu göstermektedir. Bu mutluluk verici bir durumdur.

Daha da sevindirici olan, Türkçe'nin, çağdaş bilim / uygulayım, sanat kavramlarını karşılama konusunda büyük bir üretkenlik sürecine girmiş olmasıdır.

Yabancı dil öğrenmenin günümüzde kaçınılmaz oluşu, aydınlarımıza, anadilini koruma, geliştirme ve yüceltme görevini unutturmalı mı?

“YABANCI DİL ÖĞRENİMİ “İLE “YABANCI DİLLE ÖĞRENİM YAPMA”YI BİRBİRİNDENAYIRMAK GEREKİR.

Yabancı dil öğrenmenin gereği, ortada; tartışma götürmez. Çocuklarımızın / gençlerimizin yabancı dil öğrenebilmeleri için her önlem alınmalı. Örneğin, gençler, yabancı dil öğrenmenin yararına / gereğine yeterince inanmıyorlar. Onları, bu konuda, yaşamdan alınacak inandırıcı örneklerle aydınlatmalı. Çünkü kişi, ancak gereğine inandığı bir konuya istekle çalışıp onu öğrenebilir.

Yabancı dille öğenim yapmaya  gelince; bu, çok yanlış bir uygulama bence; bırakılması gerekir. Gerçekten çeşitli bilim dallarında eğitim-öğretim anadili ile yapılmalı. Çünkü eğitim, çok yönlü / karmaşık bir süreçtir. Bu süreçte dil, yalnızca “bilgi aktarma aracı”  olarak kalmaz; bunun ötesinde “bilginin üretildiği ortam” olarak iş görür. Böyle bir işlevi ise, sonradan şöyle böyle öğrenilmiş bir dil ile değil, kişinin tüm varlığını kuşatan anadili yerine getirebilir.

Anadili, yabancı diller karşısında sınırları açık bir yurt olarak bırakılamaz. Onu yabancı dillerin etkilerinden koruyabilmek için, toplumda dil bilincini uyanık tutmak gerekir.

Türkçe, tarih içinde resmi dil tutumunun Türkçe'ye karşı olması nedeniyle yok edilmeye çalışılmış. Aydın, Türkçe'ye düşman, resmi uygulama Türkçe'yi yok etmeye yönelik.

Bunu nasıl açıklarsınız, neden böyle davranılıyor?

ANADİLİNİN ÖNEMİNİ  KAVRAMAYAN  AYDINLAR

Türk aydınlarının başlangıçtan beri bir “anadili” sorunu olmuştur. Göktürk Yazıtları’nda bu konuda önemli bir uyarı var. Özetle şöyle:           

“Türk beyleri Türkçe adlarını bırakıp Çin beylerinin Çince adlarını aldılar. Bu yüzden tutsak olup elli yıl işlerini güçlerini Çinlilere verdiler.”      

Bu uyarı etkisiz kaldı. Çünkü İslâm uygarlığı çevresindeki Türk aydınları çok daha büyük yanılgıya düştüler. Türkçe'yi işleyip geliştirecek yerde, bilim dili olarak Arapça'yı, yazın dili olarak Farsça'yı alıp yüzyıllarca kullandılar. Daha  da önemlisi, medrese öğretiminin Arapça'ya göre kurulmuş olmasıdır. Bu durum, Türkçe'nin gelişme sürecinde en önemli engeli oluşturmuştur. 

Anadilini “yetersiz görme” anlayışı, bir tür aşağılık duygusunun belirtisidir. Bu da, işlenip geliştirilmiş görkemi karşısında gözleri kamaşan aydının,kendi dilinin olanaklarını göremez olmasından ileri gelmiştir.

Efendim, siz, “Türkçe Anlatım”, “Türkçe Sözdizimi” adlı yapıtlarınızda Türkçe konusunda tavrınızı belirlemiş bulunuyorsunuz. Özetle, Türkçenin yeni durum ve gereksinmeleri karşılayabilmesi için kendi kök ve ekleriyle yeni sözcükler türetebileceğini savunuyorsunuz. Bu savınızı izleyicilerimiz açısından somutlayabilir misiniz?

TÜRKÇE, SALT KENDİ KAYNAKLARINDAN  BESLENEREK GELİŞMEKTEDİR

Türk toplumunun, ulusal benliği içinde yenilenip çağdaş bir toplum olabilmesi için, Türkçe'nin, kendi varlığından doğan kurallar üzerinde, salt kendi kaynaklarından beslenerek gelişmesi gerekmektedir. Dilin sağlıklı gelişme yolu budur.

Acaba Türkçe'nin olanakları, bu gelişme için yeterli midir?

Türkçe, halk dili olarak doğal gelişimini sürdürüp gelmiştir. Bu alanda büyük bir birikimi  vardır. Gerçekten yüzlerce atasözü, binlerce deyim, söze güç katan pek çok anlatım, halk dilinde yaşamaktadır. Ayrıca, eski metinlerde unutulup kalmış olan söz değerleri var. Daha önemlisi, Türkçenin yeni söz değerleri üretmeye elverişli yolları var. Bunlar, “türetme” ve “birleştirme” yolarıdır. Türkçe, son elli yıl içinde, bu konuda çok verimli bir üretkenlik sürecine girmiştir. Bunlardan başka Türkçede, çok anlamlılık, işteşlik, ikileme ... gibi, anlatım yolları var .

Şu var ki Atatürk’e gelinceye dek Türk aydınları Türkçenin bu olanaklarını gereği gibi göremediler. Öteki sorunlarımız gibi, bu sorunun da gerçek çözümünü O gösterdi: 

“Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil bilinçle işlensin.”

Dilbilimci Özcan Başkan, “Bildirişim” adlı önemli yapıtında, “Türkiye'de akarsularda bulunan gizilgücün nasıl ancak onda biri kullanılıyorsa, denilebilir ki Türkçe kullanılırken de dilin sağladığı olanakların ancak ufak bir kesiminden yararlanılmaktadır.” diyor.

Kendi olanaklarını yeterince değerlendirdiği gün Türkçe, ileri diller arasına kolaylıkla girecek, belki de onların önüne geçecektir.                              

İkinci yapıtınız, “ Türkçe Sözdizimi ”nde, “ Dilin özyapısal nitelikleri, sözcükler arası ilişkilere dayanan sözdiziminde kendini gösterir. Bu bakımdan dil / dilbilgisi öğretiminin belkemiğini sözdizimi oluşturur.  ... Dilsel olguların tümce bütünlüğü içinde ele alınması gerekir. “ diyorsunuz.

Peki, her dilin sözdizimi ayrı özyapısal niteliklere dayandığına göre, o dili anlamak, kendi diline çevirmek her iki dilin sözdizimini bilmekten geçiyor. İlk yapıtınız “Türkçe Anlatım”da, “... anadilinin düşünce düzeni “ diye tanımlıyorsunuz sözdizimini.

Efendim, sorum şu: Sözdizimi nedir, ne değildir?

SÖZDİZİMİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Duygularımızı, düşüncelerimizi yargısal bütünlük içinde anlatmak için, sözcükleri belli bir düzene göre dizip öbeklendiririz. İşte böylece oluşan dizimsel yapılar anlatım, bir anlatım içinde birlikte kullanılan sözcükler arasındaki ilişkileri inceleyen bilim dalına ise sözdizimi denir.

Dil, sözlü ve yazılı anlatım aracı olarak kullanılırken çözümleme yapılmaz. Bu nedenle dilin kullanım alanında en küçük birimi  tümcedir. Dilin sözcükleri, ancak tümce içine girdikleri zaman gerçek bir etkinli kazanır.

Her dilin ayrı bir sözdizimi yapısı vardır. Dile kişilik kazandıran bu yapı, temelde sözcük dizilişine dayanır. Örneğin, İngilizce, Fransızca ... gibi Batı dillerinin sözdizimlerinde temel öğeler önce, yardımcı öğeler sonra gelir (ana yargı önce, açıklama/ betimleme sonra...”  ). Türkçenin sözdiziminde ise yardımcı öğe önce, temel öğe sonra gelir(Açıklayıcı / betimleyici öğeler önce , ana yargı sonra...) .

Dilleri birbirinden ayıran, onları ayrı birer anlaşma aracı olarak geliştiren; anlatımlarındaki bu kendine görelik, değişik yapı özelliğidir. Ulusun dilsel yeteneği bu düzlemde kendini gösterir.

Türkçe'nin belirgin özelliklerinden biri, sözdiziminin duruluğunda görülür. Bu, Türkçe'nin, sözdizimsel yapısıyla birlikte, kısa anlatımı seven bir dil olmasının sonucudur. İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Türkçenin bu niteliği konusunda, “Türkçe, söylenir söylenmez anlaşılan bir dildir.” diyor. Bu anlaşılırlığı, Türkçe'de “parantez” denilen dil olgusunun bulunmamasına bağlıyor.

“Ulusu yaşatan büyük ölçüde dildir. Dil çok karışık bir yapıya ve sayısız belirtilere bağlıdır. Onlar değiştirmeye ve uyarlamaya kalkışacaklar ancak bilginler olabilir.” diyen Ferdinand De Saussure’ün görüşünü değerlendirir misiniz?                                           

ULUSAL VARLIĞIN ANA BELİRLEYİCİSİ OLAN DİLİN DEĞİŞTİRİLİP GELİŞTİRİLMESİ

Toplumlar birtakım dış etkilerle değiştikçe, diller de kimi yönleriyle değişip gelişir. Bunu görmek için, ilke  az gelişmiş toplumlarla ileri toplumların dillerine bakmak yeterlidir.

Gerçekten dil değişmese, ilerleme olmazdı. Düşüncenin, bilimin değişmesi dilin de değişmesi demektir. Çünkü  “ düşüncelerin gelişmesi, yeni yeni düşüncelerin doğmasıyla kültür alanında da yükselmeler olmakta, ortaya çıkan yeni kavramlara bulunan karşılıklar  dilin sözvarlığını geliştirip değiştirmektedir. “(Dr . K . İmer)

Çağdaş dilbilimin görüşü budur. Saussure’ün biraz çelişkili biçimde ele aldığı görüş ise, Berke Vardar’ın belirttiği gibi, 19.yüzyılın anlayışını yansıtmaktadır .

Peki, dillerin değişmeyen, hep aynı kalan yönleri yok mudur? Vardır. Dillerin değişmeyen yönleri, özyapılarını oluşturan dizgesel nitelikleri, başka bir deyişle, temel özellikleridir. Örneğin, sözcük yapısı bakımından Türkçe, eklemeli; Arapça, bükünlü bir dildir . Türkçe'de yapım ekleri, değişmeyen köklere getirilir: göz-lük, bil-gi ... gibi. Arapçada ise kökler, sözcük yapımı sırasında önemli değişmelere uğrar: şekil, teşkil, teşekkül, müteşekkil, eşkal, teşkilât, teşekkülât  gibi.

Dillerde, anlatımın ana çatısı (öğe sırası) da değişmez.

Kısacası, dilin bir değişmezlik ekseni, bir de değişebilirlik yönü var. Dilin değişmesinde ise, daha çok, onu işleyip geliştiren ozanlar / yazarlar ve bilginler etkili olur. 

“Kişi kendi diliyle düşünür.” Gerçeğinden yola çıkarak dil – düşünce ilişkisini, Türkçe Anlatım adlı yapıtınızda ele alıp işlemişsiniz. Bunu, izleyiciler açısından değerlendirir misiniz?

DİL DÜŞÜNCE BAĞLANTISI

Bir dilbilimcinin (A.Dilaçar) dediği gibi, “Dünya, bireyin ruhunda bir sözlük gibidir; o onu anadiliyle okur.”  Bu nedenle, bireyin düşünme yeteneğinin gelişimi ile anadili arasında doğrudan bağlantı vardır. Başka bir deyişle, kişi, ancak anadilinin kendisine benimsettiği düşünme düzeni içinde verimli düşünebilir. Çünkü, kişi ancak kökleri bilinç altına varan anadili sözlerinin aydınlığında nesneleri, kavramları açık seçik görebilir; ancak bu ortamda duruluğa erebilir.

Bizim anadilimiz Türkçedir. Biz birey olarak da, ulus olarak da Türkçeyle onun kavramlarını belirtme, yargıları bildirme arasındaki bağı çok iyi kavramak ve bunu sözümüzde, yazımızda  yaşamak  durumundayız. Çünkü  açık seçik düşünmek, düşünceyi yardımcı kılmak; kısaca dil içinde kendini var etmek buna bağlıdır. İsmet Zeki Eyüboğlu’nun dediği gibi: “ Bizim dil konusundaki başarısızlığımız, kavramlarla dil arasındaki kopmaz bağı göz önünde tutmayışımızdan ileri geliyor. Dili, kavramlardan ayrı bir varlıkmış gibi düşünüyoruz. Dil bir yanda, kavram bir yanda kalıyor.”

Dilde özleşme ya da Türkçe'ye dönme çabalarının 1910’larda başladığını biliyoruz. Genç Kalemler dergisiyle birlikte Türkçeye dönüş eylemi başlamıştır artık. Bu eylemin ayakları, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla yere basar. Dilde özleşmenin kurumlaşmadan geçtiğini gören Atatürk, Türk Dil Kurumu’nu 1932’de kurdurur. Bu tarihten önce 1928’de Arap alfabesi yerine Latin abecesini alarak dilde özleşme için önemli bir adım atar.

Tarihimizdeki bu olayı nasıl açıklarsınız?

TÜRKÇENİN YENİ GELİŞİM SÜRECİNDE  YAZI DEĞİŞİKLİĞİNİN ÖNEMİ

Falih Rıfkı, “ ATATÜRK  VE DİL” başlıklı yazısında, “ Dilde ilk şart, yazıyı değiştirmek ve Türk kafasını Arap kültür kaynaklarına esir olmaktan kurtarmaktı.” der. Yazı değişikliği, Türkçenin, kendi benliğine kavuşturulması çabalarının “önkoşulu” durumundadır. Yazı değiştirilmeseydi, Türkçenin “kendine dönüşü” sağlanamayacağı gibi, “eğitim” sorunu da çözülemezdi. Dolayısıyla, Türk toplumu, hızlı uygarlaşma sürecine giremezdi. Çünkü Türk eğitiminin, dolayısıyla da Türk düşüncesinin gelişme sürecinde en önemli engeli, “eski yazı” oluşturmakta idi.

Badia Akarsu’nun anlatımıyla, “ Atatürk’ün ereği uygarlık yolunda her alanda yenileşmedir; iyiye, güzele doğru değişmedir. Her şeyden önce de bu düşüncenin değişmesidir, ulusun her bireyini düşünebilen insanlar yapmadır. “ Bunun için, Türkçenin ses düzenine uygun, kolay öğrenilip öğretilir bir yazıyla eğitimi yaygınlaştırmak gerekiyordu. Yalnız Türkçe sözcükler göz önünde tutularak oluşturulan “Yeni Türk Yazısı “ bunu sağlamıştır.

“Dil, ulusallığın temel taşlarındandır. Bu yüzden dillerin varsıllığı ulusların geçmişini / ekinlerini de yansıtır. Dilin varsıllığı deyince akla ses özellikleri, yapı özellikleri ve anlam özellikleri gelmektedir.”( Doğan Aksan ,Türkçenin Gücü )

Bu özellikleriyle Türkçe'yi irdeleyip değerlendirir misiniz?

TÜRKÇE, İŞLENİP GELİŞTİRİLMEYE ÇOK ELVERİŞLİ BİR DİLDİR

Dil, ulusal varlığın ayrılmaz bir öğesidir. Ulusal benliği oluşturan kültür değerleri, dil içinde yoğrulur, ulusal duygular, ulusal – toplumsal değerler dil içinde varlık kazanır. Kısacası, ulusal bilinç, dil içinde uyanır; ulusal benlik, dil içinde yaşanır. Bu nedenle, ulusal kişiliğin oluşup gelişmesinde dilin(anadilin) çok önemli bir yeri vardır.

Türkçe, halk kaynağında , başlangıçtan beri duru kalmıştır; konuşma dili olarak çok zengindir. Türkçe'deki deyimsel anlatımların bolluğu, bunu apaçık göstermektedir. Nitekim, çağımızın yazarları / ozanları, halk dilimizin bu olanaklarından bol bol yararlanmaktadırlar.

Ancak dili, daha çok, yazarlar / ozanlar, sanatçılar işleyip geliştirir. Sanatçıların elinde yoğrulmamış, işlenip  geliştirilmemiş bir dil, çağdaş kavramları yeterince karşılayıp da yüksek bir uygarlık dili olamaz. Çünkü dil, anlam inceliklerini, yeni anlatım olanaklarını, deyiş güzelliğini sanatçı yazarların / ozanların elinde kazanır.

Yalnız, dilin; bilinçle, sağduyuyla işlenmesi gerekir. Bu ise, dilin iyi tanınmasını; onun ana niteliklerinin, temel kurallarının, gelişme yönünün doğru görülmesini gerektirir. Eğer Fuzulî, Bakî, Nef’î gibi büyük sanatçılarımız; Türk dilini, kendi kuralları doğrultusunda işleyip geliştirselerdi, bugün Türkçe, yeryüzünün en ileri kültür dili olurdu.

Bununla birlikte Türkçe, bugün, işlenip geliştirilmeye çok elverişli bir durumdadır. Eklemeli bir dil olarak sözcük türetmeye elverişli olması, bileşik sözcük oluşturmaya yatkın bulunması nedeniyle Türkçe, çağdaş bilim / uygulayım ve sanat kavramlarını kolayca karşılayabilmektedir. Atatürk’ün koyduğu ilkeler  doğrultusunda verimli bir üretkenlik sürecine girmiştir.

Değişik öğretim kurumlarında görev yaptınız. Öğretim izlenceleri, “anadili öğretimi”ni vermede yeterli mi sizce? Bu konuda çözümleriyle birlikte önerilerinizi almak istiyorum.

ORTAÖĞRETİM KURUMLARINDA ANADİLİ ÖĞRETİMİ NE ÖLÇÜDE VERİMLİ

Kişinin, kendini anlatma / başkalarını anlama konusundaki başarısı, anadilinde yeterliğine bağlıdır.Anadilini ustaca kullanabilen kişi, kendini anlatmada da başkalarını anlamada da güçlük çekmez.

Öte yandan eğitim-öğretimin tek etkili aracı anadilidir. Anadilindeki yetersizlik, eğitimin bütün alanlarında olumsuzluğunu gösterir.

Böyleyken, okullarda anadili eğitimine yeterince önem verilmiyor. Olumsuzluğun birazı, programların yapısından, ders kitaplarından; birazı da öğretmenlerin tutumundan kaynaklanıyor. Burada, özellikle edebiyat öğretimi üzerinde – çok kısa olarak- durmak isterim.

Bilindiği gibi, edebiyat, anadiline dayanan bir güzel sanattır. “ İnsan, dili aracılığıyla gerçekleştirilen  bir sanatsal bildirim.” ( Ö . Başkan)  Bundan dolayı edebiyat öğretiminin, bir yandan anadili öğretimi, öte yandan güzel sanat eğitimi olarak gerçekleşmesi gerekir. Bu eğitimi alan gençler, anadilini başarıyla kullanabilme becerisi yanında, okuyacakları edebiyat ürünlerinde güzelliği başlı başına bir değer olarak tatma yeteneğini geliştirmelidir. Başka bir deyişle edebiyat öğretimi, bir yandan gencin kişiliğinde anadili eğitimini beslemeli, öte yandan da ona “estetik” değer kazandırmalıdır.

Kanımca, bugünkü edebiyat öğretimi, bunların ikisini de veremiyor. Bu öğretimi, öncelikle bilgi yükleme işi olmaktan çıkarmak gerekir. Prof. Dr. Mehmet Kaplan,“ Edebiyat Dersi ”  başlıklı yazısında şöyle diyor:

“ Bence, ilkokuldan itibaren Türkçe ve edebiyat derslerinde öğretmenlerin başlıca vazifesi, güzel metinleri tekrar tekrar okutmak, hatta ezberletmek olmalıdır. Musikî ve dans da böyle belli parçaları tekrarlamakla öğrenilmiyor mu?

Tarih, edebiyat bilgisi ve açıklamaya çok defa lüzum yoktur. Güzel bir abideyi seyrederken, ne mimarını, ne yapıldığı tarihi, ne de hangi kaidelere göre inşa edildiğini düşünürüz. Musikî eserlerinin çoğunu da böyle dinleriz.

Öğrencilere her şeyden önce güzel eserleri doğrudan doğruya tattırmalıdır. Bilgi daha sonra gelir...”

Bu sorunun çözümü konusundaki düşüncelerim kısaca şöyle:

1. Programlarda / ders kitaplarında, gençlerin, dil / içerik yönünden yadırgamayacakları parçalara ağırlık verilmeli.

2. Edebiyat dersleri, “ sözcük ezberleme”, “terkip” çözme ve “ bilgi yükleme” anlayışından kurtarılmalı.

3. Ele alınan metinler sözdizimsel açıdan da değerlendirilmeli.

4. Kulak eğitimini sağlamak üzere, metin seslendirme çalışmaları yaptırılmalı. Teksesli, çoksesli sunuş çalışmaları yapılmalı.

Ortaöğretim kurumlarında dilbilgisi bağımsız bir ders mi olmalı, yoksa bugünkü uygulamadaki gibi Türkçe / yazın  ( edebiyat ) dersleri içinde mi verilmeli?

ORTAÖĞRETİM'DE DİLBİLGİSİ ÖĞRETİMİ NASIL OLMALI

Dilbilgisi öğretimi, kişiye, duyup düşünmede, konuşup yazmada dili doğru kullanma becerisini kazandırmayı amaçlar. Dili doğru  kullanabilmek ise,onun kavram – yargı düzlemlerinde çok iyi tanınmasını gerektirir

Burada, “ dili tanımak”, öğretmen için ayrı, öğrenci için ayrı anlam taşır. Öğretmen için dil, hem bir “ bilgi “ konusudur, hem de etkin bir anlatım aracıdır. Öğretmen, dili; “ doğru, güzel, etkili kullanabilme” becerisinin ötesinde, “ soyut bir varlık” olarak da iyi tanımak durumundadır.

Öğrenci ise dilbilgisini, dil üzerine soyut bilgiler edinmek için değil, bu anlatım aracını duyup düşünmede, çevresinde olup bitenleri algılayıp yorumlamada doğru kullanabilmek için okumaktadır. Geçekten dilbilgisi öğretimi, öğrenciye, dili, kullanım alanında beliren özellikleriyle bir bütün olarak tanıtmayı amaçlar.

Bu nedenle ben, Türkçe edebiyat derslerinde dilbilgisinin ( okuma, metin incleme etkinliklerinin dışında ) bağımsız bir ders olarak işlenmesini doğru bulmuyorum. Çocuktaki / gençteki dil gelişimine uygun düşen, bu öğretimin gerçek yaşamdaki gibi etkin kılınmasıdır. Bu konuda, Özcan Başkan’ın, “ BİLDİRİŞİM” adlı kitabından yararlanılabilir.

“ Konuşma Dili – Yazı Dili “ denen ikilik her dilde var mıdır, yoksa yalnız Türkçeye mi özgü bir durum? Sizce, bu ikili dili içine alan bir dil olamaz mı?

KONUŞMA DİLİ  - YAZI DİLİ

Konuşma; duygu, düşünce ve dilekleri sözle karşılıklı ortaya koymaktır. Konuşma, düşüncelerin / duyguların doğal akışına göre biçimlenir. Bu eylem, çoğu kez, durup düşünmeye, söyleneceklere çekidüzen vermeye elverişli değildir. Konuşma sürekli akar.

Konuşmanın üstünlüğü, bu eylemde dilin, sesli olmasıyla yüz yüze kullanılmasındadır. Ayrıca konuşmada doğal dil öğelerinden  ( yüzsel imler vb .) yararlanılır.

Yazılı anlaşma, “sözün saptanıp saklanması” gereksiniminden doğmuştur. Yazma eylemi, durup düşünmeye, söyleneceklere çekidüzen vermeye elverişli bir ortamda gerçekleşir. Yazılı anlatımda kişi, sözcüklerini özenle seçer, dilediği gibi tümceleştirir. Gerek duyarsa, düşüncesini  tam yansıtmayan sözcükleri değiştirir; en iyi anlatıma ulaşıncaya dek çaba gösterir.

Yazılı anlatımın üstünlüğü, dilbilgisi kurallarına göre oluşmasındadır. Gerçekten okurun, metni doğru kavrayıp seslendirmesi  için, yazar, düşüncelerini, dil kurallarına uygun olarak yazıya geçirir.

İşte kısaca belirtilen bu nitelik ayrılığından, “konuşma dili” ile “ yazı dili” birleşemez ; ama, birbirine yaklaşabilir. Nitekim Osmanlıca döneminde konuşma dili ile yazı dili arasında uçurum vardı. Bugün, bu iki dil, birbirine oldukça yakındır. Bunu da, bir yandan eğitimin yaygınlaşması, öte yandan da konuşmanın roman , öykü .. gibi türlere girmesi sağlamıştır.

Konuşma dili – yazı dili  ayrılığı her dilde vardır.

Bir başka önemli sorunu gündeme getirmek istiyorum. Dilimizde yazım birliğini nasıl sağlayabiliriz?

YAZIM BİRLİĞİNİN SAĞLANMASI

Yazım sorunu, bir yandan yazı değişikliği, dilde özleşme konularıyla, öte yandan da eğitim sorunun çözümü ile bağlantılıdır.

Biraz önce, ilgili soruya karşılık verirken de belirttiğim gibi, yeni yazı, yalnızca Türkçe sözcüklerin ses özelliklerine göre oluşturulmuştur. Bu yazıyla, yabancı sözcüklerin yazımında güçlük çekilmesi doğaldır. Örneğin, “öldürme” anlamına gelen “katil” sözcüğü ile “öldürülen” anlamına gelen “katil” sözcüğünü yazımca ayırt etmek güç. Türkçe, yabancı sözcüklerden arındıkça, bu konudaki yakınmalar azalacaktır.

Kimi yazım sorunları, Türkçe sözcüklerin yazıya yanlış geçirilmesinden ileri geliyor. Örneğin, “dolu” yerine “toli” yazmak gibi. Kolayca anlaşılacağı gibi, bu bölge ağzının yazıya geçirilmesidir. Düzelmesi ise, büyük ölçüde eğitim sorununun çözümüne bağlıdır

Yazım birliğinin sağlanmasına gelince; bu, uygulamada tutum birliği ister. Bu da ülke genelinde bir “Yazım Kılavuzu”na bağlanmayı gerektirir. Ancak, “Yazım Kılavuzu”ndaki kurallar, sık sık değişmemeli. Yoksa, bireyler, “eski kurallar”la “yenileri” arasında bocalar.

“Kimi yazarlar yalnızca sözcükleri yenilemekle dillerini Türkçeleştirdiklerini sanıyorlar.” ( Rasim Şimşek, Türkçe'de Anlatım )  “Dil devriminden bu yana Türkçe, birtakım sözcüklerini yenilemiyor; toplumsal yapıdaki değişmenin doğal sonucu olarak bütünüyle kendini yeniliyor.” ( Rasim Şimşek , Türkçenin Sözdizimi )   

Yukarıda okuduğum tümceler  yapıtlarınızdan alınmıştır. Bu saptamalarınızı da dikkate alarak Türkçenin en önemli sorunu nedir diye sorsam?..

TÜRKÇE'NİN EN ÖNEMLİ SORUNU

Türkçe'nin bugün en önemli sorunu, söz örgüsünde görülmektedir. Bu, kısaca, “ Türkçe'nin  sözcük bakımından durulması konusunda gösterilen çabaların anlatım alanında gösterilmemesi” diye özetlenebilir.

Konuyu şöyle açabiliriz: Birçokları, eski sözlerle düşünüp yeni sözlerle söyleyip yazma çabasına giriyor. Oysa, eski sözlerle düşünen, yeni sözlerle konuşup yazamaz . Yeni söz yeni bir örgü gerektirir.

Bu konuda çeşitli dergilerde ürünleri yayımlanan  ünlü yazarlardan birkaç örnekle sözümü somutlamak isterim:

“ Bir avuç aydının, sanatçının, bilim adamının, eğitimcinin çırpınması ise etkisiz kalmaya yargılı kılındı.“

“ Bugün o frenkçe sözcüğü (envestisman) kullanmak kimsenin usuna gelmiyor artık.”

“ Bizi şaşırtacak denli çelişkileri olan da  yine insanın kendisidir.”

“ Okur azalmasında, edebiyat yapıtı  satışlarının durmasında kendisi için yazan, okuru okumaktan, edebiyat yapıtından beğeni almaktan  soğutan yazarların kusuru, bilindiğinden çok fazladır.”

“ Şiir diye sunulan ‘ manzaralar ‘, bir romanın derin kültürünü besleyecek değin zengin röportajlardır.”

Bu tümcelerde koyu yazılmış sözcüklerin anlatımı sevimsizleştirdiği  apaçık görülmektedir. Bu, eski  sözcüklerle düşünüp  yeni sözcüklerle anlatmaktan ileri geliyor . Oysa, bir yargı ya da  düşünce, hangi  anlatım  düzeni içinde  varlık kazanmışsa, o düzen ve örgü içinde deyimlenmek ister.

Osmanlıca düşünüp Türkçe yazmak, Türk toplumunun baş sorunudur  ve kökleri çok derinlere gitmektedir. Türk toplumunun yüzyıllarca  gerçek bir düşünce düzeni kuramamasının en önemli nedeni, budur. Eğer  Türk Toplumu başından beri kendi diline (Türkçeye) dayansaydı, çağdaş bilim  ve uygarlık tarihindeki yeri , bugünkünün çok üstünde olurdu.

Büyük ozan Fazıl Hüsnü Dağlarca, “ Türkçem, benim ses bayrağım “ derken, bir Fransız düşünürü de, “ Dilim yurdumdur “ diyor. Siz bu konuda ne söylemek istersiniz, Sayın Şimşek?

DİLİM , EVRENSEL KİMLİĞİMDİR

Dil, düşünce özgürlüğünün, duyarlığın, yaratıcılığın belirleyicisidir. Bilimsel buluşlar da sanatsal yaratışlar da dil içinde var edilir, dille kuşaktan kuşağa aktarılıp yaşatılır. Kültürel değerlerin başlıca taşıyıcısı olan dil , ulusal varlığın temelidir.

Türkçe, benim “bilinç evrenim”dir. Benliğimin nice seslerle yoğrulduğu bir evren. Düşüncelerimin arındığı, duygularımın durulduğu aydınlık bir evren. Daha yerinde bir deyişle, “dilim kimliğimdir” ; bireysel , ulusal, “evrensel kimliğim”.  Bunun için onu yürekten  sever sayar, tüm değerlerin üstünde tutarım.

Söyleşi için çok teşekkür ederim,

Ben de teşekkür ederim.     

23 MAYIS 2013'E DÜŞEN NOT

Türkçe anlatım toplumsal gelişmemize koşut olarak hızla gelişmektedir. Artık yazınsal, bilimsel anlatılarımızı Türkçeyle gerçekleştiriyoruz. Ancak sorunlarızın tümden bittiği de söylenemez. Bunun böyle olması doğaldır. Çünkü gelşen, değişen dünya bizim dışımızda boş durmuyor.

Uygulayım (teknoloji) alanında buluşlar yeni kavramlar doğurmaktadır. Günümüzde İngilizce tüm dünya dillerini etkilemktedir. Buna karşı durabilmek ulusal dil bilinci yanında ekonomik gelişmenin de koşut gitmesi gerekmektedir. Bildiğiniz gibi her kişi çocuğunun adını kendi belirler.

İşte her buluş adıyla doğmaktadır.Bu adı da o buluşu gerçekleştiren ulusun dili belirlemektedir.

Yirmi üç yıl önce sevgili öğretmenim yazar Rasim Şimşek'le bu yaramıza parmak basmışız. Şimdi o aramızda değil ama özlemleri anılarımızda hep yaşıyor.

( Kıyı , Türkay Korkmaz - Rasim Şimşek , Eylül 1990, s . 21-25 )

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

"Türkçe"konusunda,oldukça ayrıntılı,kanıtlra dayalı ,yetkin bir çalışma.Sağ ol.Selamlar.

Hüseyin Başdoğan 
 15.09.2014 23:29
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1053
Toplam yorum
: 308
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 682
Kayıt tarihi
: 24.03.12
 
 

Türkay KORKMAZ, umuda yolculuğu ertelemez. Mermeri delenin damlanın sürekliliği olduğunu bilir. Y..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster