Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Temmuz '09

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
2308
 

Uzakdoğu uzak mı? (Tayland-Kamboçya-Vietnam)

Uzakdoğu uzak mı? (Tayland-Kamboçya-Vietnam)
 

Sihanoukville'de gün batımı...


Onikinci Bölüm / HO CHI MINH CITY (SAIGON) – PHNOM PENH – SIHANOUKVILLE

“Şunun ortasını bir türlü bulamadık.” diye söylendim. “Ya geç kaldık diye koşuyoruz, ya da yüz saat öncesinden gelip bekliyoruz.”
“Abartma lütfen.” dedi kocam, “Yarım saat var otobüsün kalkmasına.”
“Vaktinde kalkarsa dişimi kırarım.”
“Ne?”
“Lafın gelişi canım.”
“Başına güneş geçti sandım bir an.”

Otobüs şirketinin önü mahşer yeri gibiydi. Daracık sokakta dört beş otobüs aynı anda manevra yapmaya çalışıyor, insanlar, bavullar, denkler, çocuk arabaları ve kaldırıma park etmiş motosikletler arasında ayakta duracak yer bulamıyorduk. Beklediğimiz süre boyunca, önümüzden onlarca otobüs kaldırdılar. En sonunda Phnom Penh otobüsü sokağın başında göründüğünde, cidden yorulmuştum. İtişe kakışa sırt çantalarımızı bagaja verip, yerimize oturanları da kaldırdıktan sonra, otobüsün içinde 40 dakika daha bekledik. Kocam;

“Haydi yine iyisin.” dedi, “Dişini kırmak zorunda kalmadın.”

Yola çıkar çıkmaz muavin Kamboçya’ya giriş için doldurmamız gereken kartları dağıttı. Biz onları doldururken, otobüsün arkasındaki yolculara Kamboçya vizesini almanın çok zor olduğunu, ama firmalarının 5 Dolar karşılığında vize hizmeti verdiğini söylediğini duyduk. Kocamla şaşkın şaşkın birbirimize bakıp, ardından bu kuyruklu yalana inanmamaları için çevremizdekileri uyardık.

Pinokyo, 10 Dolarlık tahsilatı yapacağından emin, sırıtarak yanımıza geldiğinde, “Teşekkür ederiz ama biz kendi vizelerimizi kendimiz alacağız.” dedik. Önce suratı asıldı, ama sonra kendini toparlayıp, sorun çıkaran turistlerle başa çıkmak için hazırda bulundurduğu B Planı’nı uygulamaya koydu.

“Sınırda çok bekletiyorlar, bir otobüs dolusu insan sizi bekleyemez.” dedi. Utanmadan şantaj yapıyordu.
“Kimsenin kimseyi beklettiği falan yok, Kamboçya vizesi 5 dakikada alınıyor, ayrıca Ho Chi Minh City’den 40 dakika gecikmeli kalktıktan sonra, gerekirse bizi de beklersiniz.” diye terslendim.

Etrafımızdaki birkaç çift daha seslerini yükseltince, bizimki başka birşey söylemeden kös kös otobüsün önüne gitti. İçinden küfür ettiğini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yoktu.

Sınıra yaklaşırken, pasaportları toplamaya başladığını farkettik. Nedenini sorunca, Vietnam’dan çıkış damgasını hepimiz için topluca alacağını ve ardından pasaportlarımızı iade edeceğini, merak etmememizi söyledi. İçimiz rahat değildi ama yine de pasaportlarımızı verdik. Sınıra geldiğimizde rezaletin ilk perdesi açıldı. Hepimizin otobüsten inmemiz, çantalarımızı da alarak pasaport ve gümrük kontrolünden geçmemiz gerektiğini söyleyen muavinimiz, “Birader pasaportlarımız sende ya, olmayan pasaporta ne kontrolü?” diye sormamıza fırsat vermeden ortadan kayboldu. Çaresiz otobüsten indik, çantalarımızı da yüklenip, koyun sürüsü gibi ilerleyerek bize gösterilen ilk binaya girdik. İçerisi ana baba günüydü, kısa bir fikir alışverişinden sonra, hep birlikte bir sıra oluşturduk. Tam bir saat boyunca, sırtlarımızda çantalarımızla, ne yapacağımızı bilmez bir halde orada dikilirken, pasaport memuru, aracıların sağdan soldan sıraya kaynattığı düzinelerce pasaportun işlemlerini yaptı. En sonunda dayanamayıp gişenin önünü bloke ettik ve bağırıp çağırmaya başladık. Onca saat kimselerin ilgilenmediği bir otobüs dolusu insan, sesimizi yükseltir yükseltmez aniden görünür olmuştuk. Kargaşa dalga dalga yayılırken, muavinimiz ortaya çıktı. Geri zekâlı olduğundan, oluşturduğumuz sıranın en arkasına gidip, damgalanmış pasaportları dağıtmaya başladı. Sıranın başındakiler sıkıştıkları yerden çıkamadıklarından, mecburen elden ele yapmaya başladık. Bunca zaman nerede olduğuna ilişkin sorularımızı ısrarla cevapsız bırakan muavinimiz, işi bitenleri kapıya doğru yönlendirdi. Kapıda, rezaletin ikinci perdesi açıldı ve bir görevli, damgalanmış olan pasaportlarımızı tekrar kontrol etmeye başladı. Böylelikle biraz daha zaman kaybedip, iyice sinirlenmiş olduk. Kimimiz söyleniyor, kimimiz sinirden gülüyor, kimimiz de yorgunluktan çökmüş omuzlarımızla öylece dikiliyorduk.

Dışarı çıktığımızda çantaları tekrar bagaja verip, birkaç yüz metre ötedeki Kamboçya sınırına doğru ilerledik. Kamboçyalıların toplu bir kimlik kontrolü yapacaklarını söyleyen gıcık muavin, tekrar pasaportları toplamak isteyince kızılca kıyamet koptu. Her kafadan bir ses çıkıyor, kimse kimseyi dinlemiyordu. Neyse, o sırada yanımıza gelen Kamboçyalı görevli sayesinde asayiş sağlandı. Tek tek kimlik kontrolü yapıldıktan sonra, kendi işlerini kendileri görmek isteyenler bir kenara ayrıldı, kalanlar da otobüse binmeye başladılar.

“Giriş kartlarımız yok. Pasaportların içindeydiler.” dedi kocam, yüzü sinirden kıpkırmızı.
“Şaka mı bu?” diye homurdandım. İkimiz de muavinden yana döndük.
“Kartlarınız bende.” dedi muavin, alçak bir sesle.

Hayatımda birini evire çevire dövmeyi hiç bu kadar istememiştim. Yüksek sesle, Türkçe küfür ettim. Ne dediğimi anlamasına imkân yoktu ama ses tonumdan ve vücut dilimden mesajı almışa benziyordu.

Burnumuzdan soluyarak bir yığın kartın içinden kendimizinkileri bulduk, vize gişesine koştuk. Vize ve pasaport kontrolü toplamda 5 dakika bile sürmedi. Hiç sorun yaşamadık. Aşı kartım yanımda olmadığı için ödediğim 1 Dolar karşılığında, korkulan bütün bulaşıcı hastalıkları ülkede yayma hakkını da satın aldım ve dışarı çıktık. Sonraki yarım saati, otobüsü bekleyip, sakinleşmeye çalışarak geçirdik.

İki şehir arasındaki 200 kilometrelik mesafeyi toplam 8,5 saatte aldıktan sonra, bir gün önce otelde yer ayırtmış olduğumuza şükrederek Phnom Penh’e vardığımızda akşam olmuştu. Otele yerleşip, acilen birşeyler yedik.
Ardından Sihanoukville’e gidiş için otobüs biletlerimizi almak üzere otelin resepsiyonuna gittik. Burada bizi kötü bir sürpriz bekliyordu. Diğer otobüs şirketinde yer olmadığı için, aynı korkunç otobüs şirketi ile gitmek zorundaydık. Biletleri aldıktan sonra kocam;

“Umarım aynı rezaleti bir kez daha yaşamayız bunlarla.” dedi.
“Sihanoukville çok uzak sayılmaz, hem bu sefer aynı ülke içindeyiz, sorun çıkmaz herhalde.” diye cevap verdim. Tahminden ziyade temenniydi söylediklerim.

Ardından odamıza çıktık. Bir saat kadar dinlenmek üzere yattığımız yataktan, ertesi sabah, tam 12 saatlik bir uykunun ardından kalktık. Toparlanıp, bir tuktukla otobüsün kalkacağı yere gittik. Aynı keşmekeş. Yola çıktıktan kısa bir süre bir mola verdik. B.k kokulu, rezil bir lokanta. Sihanoukville’e vardık. Daha otobüsün kapısı açılmadan otel görevlileri ve motosikletliler üzerimize atladılar. Biz de daha otobüsten inmeden “Hayır, hayır, hayır” demeye başladık. İlk saldırı dalgası geçip de ortalık sakinleşene kadar, kaldırımın kenarına oturup, sabırla bekledik. İlk turistler paylaşılıp, ortada bizden başka kimse kalmayınca, iki motosikletliyle konuşup, bizi götürmek istedikleri otelleri görmek üzere anlaştık.

İlk iki otel doluydu, üçüncü otelde bulduğumuz oda da dökülüyordu. Banyosu da leş gibiydi. Ben tam arkamı dönmüş, kapıdan çıkmaya hazırlanırken, kocam otelci kadına;

“Ne kadar?” diye sordu. Kadın;
“20 Dolar” dedi.
İçimden “Çüş!” dedikten sonra, kocama; “Canım, başka bir otele bakmak istemiyor musun?” diye sordum. Kocam;
“Daha fazla dolaşmak istemiyorum, senin için de uygunsa burada kalalım.” diye cevap verdi. Gözümün içine bakıyor ve yorgun görünüyordu. Çaresiz, “Peki.” dedim.

Sihanoukville, Kamboçya’nın en sevilen tatil şehriydi, hem parası olan yerli halk, hem de yabancı turistler, deniz-güneş-kum tatillerini burada geçiriyorlardı. Sahilde onlarca kafe ve lokanta gördük. Bir süre dolaştıktan sonra bunlardan birine oturup, siparişlerimizi verdik. Oldukça uzun bir bekleme süresinin ardından gelen yemeklerimiz, gerçekten nefisti. Hiç olmazsa burada bir kez daha hayal kırıklığına uğramadığımıza sevinerek yemeğimizi yedik. Otelimize geri dönerken, yolumuzun üzerinde bulunan bir barda oturduk ve birşeyler içtik. Fransızlar tarafından işletildiğini öğrendiğimiz mekânda, barın haricinde 10 kadar da oda vardı. Ertesi gün erkenden, pılımızı pırtımızı toplayıp buraya taşınmaya karar verdik.

Sabah, taşınma işleminden sonra soluğu plajda aldık. Biraz yüzüp, seyyar satıcılardan aldığımız mangoları da gövdeye indirdikten sonra, öğlen güneşi altında daha fazla kavrulmak istemediğimizden, otele kaçıp birşeyler yedik. Ertesi gün Tayland’a dönmek için, Koh Kong feribotuna biletlerimizi de aldıktan sonra, tekrar plaja gittik. Akşam yemeğini bir gün önceki lokantada yedikten sonra, fazla oyalanmadan yattık.

Sihanoukville’i sevmedim. Turistik bir yer olmasına rağmen, çöp dökme ve kaldırma alışkanlıkları ülkenin geri kalanından farklı olmadığından, plaj boyunca sıralanan ve her biri komik İngilizce isimler taşıyan lokantaların arkalarında yükselen çöp dağlarının kokusu, burnumuzun direğini kırdı. Yeni zengin, görgüsüz gençler, jet skileriyle neredeyse kıyıya çıkıp, akıllarınca hava atmaya çalışırlarken, defalarca yüreğimiz hopladı. Phu Quoc’tan çok uzakta olmamamıza, dolayısıyla doğasının çok benzer olmasına rağmen, tüm pisliği ve harcıalemliğiyle Sihanoukville, kimseye tavsiye etmeyeceğim kadar yavan bir tecrübe oldu.

(Devam edecek...)

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 81
Toplam yorum
: 233
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1503
Kayıt tarihi
: 04.07.06
 
 

Kişinin kendini anlatması zor. Her şeyden birazım, her şeyim yarım.   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster