Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Nisan '15

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
847
 

Uzaklarda bir cennet; Brezilya, Rio de Janeiro

Uzaklarda bir cennet; Brezilya, Rio de Janeiro
 

Jardim Botanico


Ağustos’un her zamanki neşesini insanlara bulaştırdığı güzel bir gününde Rio’ya gitmek üzere,  Sao Paulo’ya bağlı küçük ama merkezi bir şehir olan Campinas’tan 7 saat sürecek bir otobüs yolculuğuna başladık. Neden uçak değil? Güney Amerika’nın en büyük ülkesi ve Türkiye’nin 11 katı yüzölçümüne sahip olmasına rağmen buradaki ana ulaşım aracı otobüsler çünkü. Uçak biletleri ateş pahası! Şaka değil ülke içi hatları kontrol ettiğimde, aynı fiyata Arjantin’e falan gidebileceğimi  farkettim.  Ayrıca bizde biletlere çoğu zaman bakılmıyor ya, burda tam tersi işte. Sanıldığı gibi kontrolsüz, başıboş  değil, basit bi 2 saatlik yolda bile kimliksiz, pasaportsuz kesinlikle almıyorlar otobüslere. Yani inanın pasaport fotokopimle güç bela, Brezilyalı arkadaşımın da çabalarıyla otobüse binebildim.

     Öyle bi enerjiyle doluyum ki.. Çok değil, bundan sadece 2 gün önce buraya geldim halbuki.. Sanki 2 gün önceki 28 saatlik okyanus ötesi  yolculuğu yapan ben değilim. Madrid Barajas havaalanında saatlerce bekleyen, uçağı kaçırmamak korkusuyla  uyumamaya çalışırken oradaki insanların her haline tanıklık etmiş, henüz ülkesinden ayrılalı 14 saat olmasına rağmen bir aşina yüz arayan, ne tevafuktur ki sabahın ilk ışıklarıyla beraber Türkçe konuşan birkaç kişinin gürültüsüyle başka bir yerde uyanan, bu kişilerin birazdan gitmek üzere yola çıkacağı yerden gelen hemşehrileri olduğunu görüp 40 yıldır hasret  çocuklar gibi sevinen o kişi ben değilim.. Üstelik Sao Paulo’ya indikten sonra bile, sözleşildiği gibi kendisinin karşılanmadığı, bitmekte olan telefon şarjının üstüne sinyalin de olmadığı, hayatında ilk defa olarak  isminin yabancı bir memleket havaalanında anons edildiği, halkının çoğunluğunun İngilizce bilmediği bu yerde tek tük İspanyolcasıyla bu 28 saatin üstüne 3,5 saat de otobüs yolculuğunu eşek ölüsü valiziyle yapan kişi ben değilim.. Neyse ki bunca şeyden sonra halen hayattayım ve 7 saat sonra çocukluğumun her yazında silbaştan okuduğum Şeker Portakalı’nın Zeze’sinin bir zamanlar yaşadığı diyarı göreceğim.. İşte böylesi düşlerle gece 12’de otobüse biner binmez koltuğa kendimi bırakıp uyuyakalıyorum.

     Sabah saat 6’yı biraz geçerken uyanıyorum. Pencere camına kafamı yapıştırıp şehrin profilini kabataslak hafızama kazımak istercesine izlemeye başlıyorum etrafı. Bu esnada duvarlarının kocaman ve renkli yazılarla dolu olduğu oldukça kirli bir köprünün altında adamın birinin evindeymişçesine yorgan döşek uyuyor olması  beni şaşırttı. Arkadaşım başıyla cevapladı ve daha sonra onlarca defa karşılaşacağım bu kareyi unutmak isteyerek Rio şehirlerarası terminaline ulaştığımızı haber veren şoförden sırt çantalarımızı istedim.

     İlk durağımız, Kurtarıcı İsa’nın her iki kolunu açıp şehri kutsadığı Corcovado olacak. Yolda giderken çevirdiğimiz taksi şoförünün başörtümü görüp Müslüman selamı vermesi, radyoda  çalan Green Day’in ‘Good Riddance’ şarkısı  eşliğinde şehrin bendeki ilk intibalarını, kimi zaman durduğumuz trafik ışıklarında bile birilerinin yanlarındakine  sürekli beni gösterip  bişeyler söyleyen çığlıklarını, kıpkıvırcık çocukları, güzel kadınları, vücudunda dövmeden yer kalmamış gençleri  hafızamda kitlemek istercesine heyecan duydum.  Köprü altındaki o adamı unutmaya çalışırken, topuklu elit gruplarla bi şekilde  bu Bohem hayatını yaşayan  insaların aynı sokağın iki farklı gerçeğini yansıttığını farkettim.

    Evet, sonunda Corcovado’dayız.  Milyonlarca turistin sırf görmek için binlerce km yol katedip geldiği bu devasa heykel görülesi bir yapıt. Üzerinde durduğu 8 metrelik şapele kendisinin 30 metre boyu da eklenince dünyanın en yüksek yapıtı olup çıkıyor.  Ama bence en nefes kesici olan, şehrin büyüleyici güzelliğini, yüzlerce metrelik bu yükseklikten ‘tam anlamıyla’ hissetmeniz. Bir kordon şeridi gibi uzanan Leblon, İpanema, Copacabana plajları, Sugarloaf Mountain denen ve her defasında arkadaşlarıma çok güzel tınısı olan Portekizce’sini  söylettiğim ‘Şeker Tepesi’ buradan kolaylıkla görülebiliyor. Cristo’ya dilediğiniz şekilde gidebiliyorsunuz. Eğer tren yolu boyunca görülebilecek muhteşem doğadan mahrum kalmak istemiyorsanız, treni seçebilirsiniz.  Zira bu yol, amazon ormanı misali bi güzergahtan geçiyor ve yolun bittiği yerden  15 dakika kadar da yürüyorsunuz. Dönüş yolunda 3 gün önce Türkiye’den döndüğünü söyleyerek beni şaşırtan Brezilyalı bir kadına rastlıyorum. Türkiyeden olduğumu nasıl bildi bilemiyorum ama Nevşehir’de balona binip, paraşütten atlamış, Kapadokya’da çömlek kebabı yemiş, Denizli’de travertenlere hayran kalmış, Çanakkale’de anıt mezarları dolaşırken duygulanmış,  hayran kalmış. Aynı şekilde umarım sen de beğenirsin ülkemi diyor. Beğenmem mi?

    Favelalar, düşük sınıftan halkın yaşadığı, sokaklarında uyuşturucu ticaretinin tek güncel kazanç olduğu tepeye irili ufaklı çapraşık şekilde konulmuş, bizdeki gecekondular misali bir ‘yerleşim alanı’. Sokaklarındaçocukların bile uzun namlulu silahlarla dolaştığı söylenen bu mahallelerde dolaşırken Brezilya yapımı ‘Cidade de Deus’ filmi aklıma geliyor. Evet, gecekondu diyorum ama inanın havanın berrak olduğu sakin bir günde cesaretinizi toplayıp giderseniz bu semtlere,  herhangi birisinin terasından ya da inşaat alanından Brezilya’nın en ünlü plajlarının olduğu şeridi, kartpostallardan bile daha güzel  bir biçimde resmedebilirsiniz. Favelaların eteklerinde yaşayan yüksek binalı zenginler, bu yüzden yoksul halkı buralardan habire göçe zorluyor, sanırım. 

  Sonraki durağımız, kesmeşekere benzetildiği için Kesmeşeker dağı/Şeker Tepesi  olarak bilinen, Sugarloaf Mountain yada orijinal adıyla Pão de Açúcar. Burası da, yine Rio’nun en güzel manzaralarını kalbinizle hissedip seyredebileceğiniz muhteşem noktalardan biri. Zirveye ulaşım 2 farklı teleferikle sağlanıyor ama teleferiklere binmek için de bi yarım saat durağa tırmanmanız gerekiyor. Doğrusu tepeye tırmanan onlarca aile topluluklarını gördükten sonra, kendimi daha çok bir dağ gezintisinde hissediyorum. Bir noktadan sonra, devasa ağaçların da katkısıyla güneşle ve gökyüzüyle irtibatı kaybediyoruz. Bizi izleyen onca farklı ve isimlerini bilmediğim hayvanların eşliğinde, hedefe vardığımızda, arkadaşım usulca ekliyor: ‘burada mutlaka günbatımını görmelisin!’ Ama sabahtan geldiyseniz buraya, üzülmeyin. Bir ağustos sıcağında, yerden yüzlerce metre yüksekteki bu tepede, yanınızda Brezilya’nın ünlü dondurması açai varsa, keyfinize yine de diyecek yoktur doğrusu.

   Güneşi tepeden batırıp, günü sonlandırdıktan sonra Fatih’i andıran arklarıyla ünlü en kozmopolit yerlerden birisi olan Lapa ve hemen bitişiğindeki  Escadaria Selaron’a geçiyoruz. Akşam yemek yenebilecek güzel mekanlarıyla ünlü Santa Teresa’da geceyi noktalıyoruz. Unutmadan, neredeyse her ülkeden bir simge barındıran ünlü basamaklar olarak bilinen Escadaria Selaronda, o kadar aranmama rağmen ülkemize dair hiç birşey bulamadım.

  Jardim Botanico, yüzlerce farklı bitki türüyle, orasına burasına yerleştirilmiş birbirinden güzel  dekoruyla, hamile kadınların doğacak bebeklerine ilerde güzel bir anı albümü hazırlamak için giriştikleri fotoğraf çekilme telaşlarıyla, devasa bambularıyla, ağaçlarıyla aşık olduğum cennet misali botanik bahçesi. Ergen turist gruplarından tüm yaş gruplarına yüzlerce farklı kültürü ilk kez bu kadar bir arada görüyorum.

  Rio de Janeiro’da son günümde, üstümde hafif bir buruklukla, Gloria’da kurulan pazarı gezmeye gidiyorum. Akşamdan hafifçe çiselemiş yağmurun bereketiyle, toprağın nefis kokusuna pazarda tezgah açmış yaşlı Brezilyalıların geçim endişesi karışmış, hissetmemek işten değil.. Ben İngilizce bilmeyen bu samimi insanları seviyorum. Her ne kadar, tavana astığı derisi yüzülmüş domuzundan korksam da kasap amcayı seviyorum. Meraklı bakışlarımı görünce hemen tezgahlarına çağırıp alışageldikleri tatları ikram eden ve yiyecek denemelerimde şekilden şekile giren yüzümü kahkahalarla izleyen bu insanları seviyorum. Dilini bilmesem bile, kitaplarını masaya döküp satmaya çalışan kıvırcık kafalı bu yoksul çocukları seviyorum. Bu ülkeyi ve bende bıraktığı tüm anıları, kalabalık otogarlarını, yol sorduğum tüm esnafı, özenle sakladığım biletlerimi, tanıştığım yol arkadaşlarımı, karşılaştığım tüm insanları, dönüş yolunda içime akıttığım ayrılık hüznünü bile seviyorum. Tekrar görüşünceyede dek, Allahaısmarladık Rio!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 10
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 463
Kayıt tarihi
: 24.02.14
 
 

1993 Muş doğumlu, kitapsever, sinemasever, seyahatsever, yazmayı sever. ''Sekiz yaşımda, doğa bil..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster