Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Aralık '12

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
11662
 

Uzaydan gelen sesler!! Acaba bunların Maya takvimi ve foton kuşağı ile de bir bağlantısı var mıdır?

Uzaydan gelen sesler!! Acaba bunların Maya takvimi ve foton kuşağı ile de bir bağlantısı var mıdır?
 

Foton kuşağı. Net'ten alıntıdır.


Ben de yeni haberdar oldum. İnternette bambaşka bir haberin detaylarını ararken, tesadüfen şöyle bir haber ve paylaşıma denk gelmiştim:

21 Eylül 2012 gecesi saat 01.00-03.00 aralığında, başta İstanbul ve çevresi olmak üzere, Türkiye’nin diğer muhtelif illerinde gökyüzünden gelen garip ve isimlendirilemeyen, tanımlayamadıkları bir “ses” duymuş insanlar.

Bu haberi, birkaçı hariç basın ve tv kanalları pek vermemiş, ancak sosyal medyada pek çok insan duydukları bu sesi  o gece anlık olarak yoğun bir şekilde paylaşmış. Tam da bir ciddiyetle.  Yani geyik ya da sansasyon yaratayım gibilerinden filan değil.  Hatta aksine, bu konuda ayrı ayrı şehirlerden birbirlerini teyid ederek çok sayıda insan duydukları o sesin ne olduğunu merak etmişler… Öyle ki, muhtelif illerden cep telefonuyla o sırada çekilmiş ve bu sesin de kaydedildiği pek çok görüntü de mevcut internette. Goggle’dan  özellikle “İstanbul’da bir garip ses” şeklinde arama yaptığınızda hem basında çıkan detaylı bir habere ve “uzaydan gelen ses” veya  “gökyüzünden gelen tuhaf sesler” gibi çeşitli farklı aramalar yaptığınızda da bu konudaki sair ve tüm bilgi ve açıklamalarla birlikte sizler de o görüntülere ve o sesin de ne tür bir ses olduğuna ulaşabilirsiniz.

Açıkçası ben o saatlerde uyumuyor olmama rağmen İzmir’de böyle bir ses duymadım ya da yine bir şeyler okumaya yoğunlaştığım için farketmedim. O saatte uyuyanların ise duymamış olması zaten çok normal. Ancak duyduğunu belirtenler de oldukça fazla ve onların yanısıra bazı insanların da farketmemiş veya duymamış olması böyle bir sesin gerçekten duyulmadığına veya olmadığına delil de değildir.

O yüzden, insanlar malûm, bilinmeyene meraklıdır, ben de birdenbire böyle bir veriyle karşılaşınca ister istemez neymiş ki bu diye biraz araştırdım…  Zaten şu Maya takviminin sonu olarak belirtilen 21.12.2012 konusuyla asıl ilgilenişim de bu vesileyle oldu.  O seslerin da asıl ne olduğuna, neden kaynaklandığına dair net ve kesin bir bilgiye, bilimsel ve mantıklı bir açıklamaya (tabii ki ve yine) ne yazık ki erişemedim, çünkü zaten bu konuda “bilim” halen yetersiz! Bazı resmî ve bilimsel veya ciddi açıklamalar da yok değil, var ama, onların dahi ne denli bilimsel olup olmadığı tartışılır düzeyde maalesef. Öyle ki Nasa’nınkiler bile!! Dolayısıyla o sesi duyanlar kadar ben de bu haberi haliyle ciddiye aldım ve hala da merak etmekteyim neyin nesidir ki diye…

Çünkü üstelik araştırdıkça gördüm ki, dünyanın her ülkesinden, bazı yabancı kaynaklardan da zaman zaman böyle bir sesin varlığı yine teyid edilmiş durumdaymış da meğer. Neredeyse bir yıldır, özellikle son dönemde ise daha da artan bir yoğunlukta ve sıklıkta, sürekli ve dünyanın ayrı ayrı bölgelerinden “gökyüzünden esrarengiz ses” ihbarları geliyormuş. Şaşırdım kaldım ben de… neler oluyor da, haberimiz bile yok demek.

Ve tabii ki böyle bir durumda, insanların hemen yine pek çok “kendince” açıklamaları da mevcut. Öyle ki işi, özelikle de bizde mesela,  komplo teorilerine kadar vardıranlar da var, her zamanki gibi! Örneğin o gece İstanbul’da, Ankara ve İzmir’de duyulan seslerin (ki Malatya’dan, Kayseri’den filan da duyanlar olmasına rağmen)  şu hani 1999 Gölcük depreminin de sorumlusu olarak gösterilen, sun’i bir tetiklemeyle istenen heryerde deprem dahi yarattığı söylenen meşhur ABD’nin HAARP adlı deneyiyle bağlantılı olabileceğini söyleyenler olduğu gibi, gayet bilimsel bir açıklama olarak da, bunun “metro kazıları gibi “doğal” sebeplerden kaynaklanıyor olması daha muhtemel” diyen bilim adamları da var. Ciddi söylüyorum, şaka değil, gerçekten “bir bilim adamı” yapmış bu son açıklamayı da! Onun için, bilim deyip, bilim adamı deyip, abartmamak da gerekiyor şu bilim konusunu da bence. Bilim denince de akan sular durmuyor. Bilime dahi “gerçekçi  ve akılcı” bakmamız gerekmektedir.

Başka bilim adamları da, ki onlar bizden de değil üstelik, yabancı… örneğin, şöyle açıklamalar yapılmış: Kanada’daki Saskatchewan Üniversitesi’nden Profesör Jean Pierre St. Maurice, bu sesler için aurora’lardan (kutup ışıkları) ve radyasyon kuşaklarından yayılan elekromanyetik gürültüler olduğunu söylemiş. NASA’ya göre ise bu sesler Doğal Radyo Emisyonları…

Başka bazı bilim uzmanlarına  göre de “okyanus dalgaları” ve “kıtaların hareketi” böyle bir sese neden oluyor, deniyor.

İyi de o zaman, neden evvelden beri yoklardı da şimdi var? Ve giderek de yaygınlaşıp artıyor madem üstelik… niye? Ayrıca, hadi Kanada’da kutup ışıkları var, İstanbul’da, İzmir’de, Çek Cumhuriyeti’nde, Polonya’da, Macaristan’da, Kostarika’da da mı kutup ışıkları var da duyuldu?

Böyle ve benzer bir dizi soru hemen takılmaz mı aklımıza?

Onun için, bilim bilim diye tutturduğumuz olgu da böyle ve bu kadar bir şeydir işte. Bilim’in de neye, ne kadar tatmin edici açıklama getirdiği, evet, tartışılır.  Bilim de öyle sanıldığı kadar ya da özellikle de bazılarının sandığı kadar muazzam bir şey değildir,  o da meçhuldür yine ne yazık ki.

Yani, bu seslerde de aynen yine şu malûm, 21.12.2012 tarihi için de olduğu gibi rivayetler muhtelif. Ama bu ikisini birbirine bağlamak da son derece mümkün de tabii. Ki bağlayanlar da zaten oldukça fazla. İster bilim çevresinden olsun, ister din cephesinden olsun, isterse de şu ne olduğu belirsiz, arada derede kendine kendince bir yol bulup, “yolunu bulan!” metafizikçiydi, doğa üstücüydü, kişisel gelişimciydi, yaşam koçuydu, kuantumcuydu, Mayacıydı, ezoterizmciydi, NLP’ciydi, new age’ciydi vs vs gibi, “diğerleri” de…  Zaten en de asıl onlara çok tilt oluyorum ya,  çünkü yaptıkları tek şey insanların o çok doğal ve zaten olması gereken “bilinmeyene merakını”, bir zaafiyet olarak kullanıp, bir de üstelik bunu sanki iyi bir şey, doğru birşey yapıyormuş, bir iyilik-bir katkı-değerli bir şey yapmaktaymış ambalajına da sarıp, yutturup insanlara, yanıltıp insanları, kendilerine rant sağlamak!

Öyle çok çeşitleri var ki bunların, yok Başmelek Michael’miş, yok Hathorlarmış, Kryon, Ramtha, Ra bilgileri, Sirius Celseleri, Kasyopya bilgileri, Arkturus bilgileri, pleiades mesajları ve en son Rusya merkezli yeni türeyen bazılarına daha rastlıyoruz. Nedir bunlar? Ya bir takım meleklerden, ya ruhlardan ya da uzaylılardan haber aldıklarını, bunlarla iletişimde olduklarını, bunların insanlara “yardımcı olup” bilgilendirdiklerini, insanları ve insanlığı uyandırdıklarını, yeni bir çağa, uyanışa, yeni bir bilinçsel ve bilgisel gelişmeye doğru bir geçişe, sıçrayışa insanlığı hazırladıklarını söyleyen, böyle iddia ederek “bazı “seçilmiş “ (neye göre seçilmekteyseler artık) insanlarla “kanal irtibatı” kurduklarını iddia eden gruplar!

Bu tip odakların internette sürekli dönüp duran “kanal” mesajlarını, “plan ve celselerini” hatta zaten “yeni din”, yeni “kitap” “bilgi kitabı” nüshaları adı altında  kopyala yapıştır yoluyla bizden, yani burada da mesela "bazı" yaşam koçlarının yaymaya çalıştığını görüyoruz.  Kendileri bu safsatalara inanıp,  insanları da etkilemeye, inandırmaya çalışarak, reklamlarını da yaptıkları, fizik ötesi, ruhsal planlar ve ezoterik ekoller ile mistisizm çerçevesinde bütün bunlara kanıp bel bağlayan, evet işte bu “tayfalar” “müridler” cephesinden de olsun, bu gökyüzünden gelen seslerle maya takvimini ve sair senaryoları ve “olacak” dedikleri şeyleri “aynı durum” olarak gören, aynı ve zaten o çerçevenin bir parçası olarak kabul eden ve birbirine bağlayanlar da oldukça fazla!

Yani resmen “falcılık” yapıyorlar, gelecekten olacaklardan “güya” haber veriyorlar. Hem de doğrusunu sanki onlar biliyor, bir bilge, bir kâhin ve de hatta iyilik meleği, insanlara yardımcı edalarıyla!

Oysa “zaman”ın o eğilen bükülen, değişken, akışkan, yumuşak, tıpkı bir plastik gibi doğasını anlayabilen büyük zihinler hiç bir zaman kesin bir kâhinlik edası ile şu şöyle olacak veya olmayacak diyemez. Böylesine bir makro kozmoz ve mikro kozmoz gerçekliği içinde, ve bizler de  bugün şu anki içinde bulunduğumuz boyut içinde sadece ve ancak bir takım olasılıklardan bahsedebiliriz. Birtakım o kanalların iddia ettiği gibi fiziksel veya ruhsal, ya da zihinsel anlamda gelecekte olup ya da geleceğe gidip orada kalmak veya oradan buraya (dünyaya-insanlara-insanlığa) bakmak başka bir şey, bugüne dönüp gelecek şöyle olacak demek başka bir şeydir. Eğer bugündeysek geleceğimiz bir çok olasılığa gebe olabilir. Bunu anlamak ne kadar zor olsa da gerçek budur!

Çünkü ''Gelecek bugündür!''   ve   "Gelecek her an yazılır. Kimse tam olarak geleceği tahmin edemez..." diye okumuştum bir yerde, yazan böyle durumlar karşısındaki kendi duruşunu anlatıyordu, evet işte ben de aynen öyle.

O yüzden, ben “kesinliği henüz tesbit edilmemiş veya benim henüz bilmediğim” hiç bir bilgiye doğru yada yanlış diye bakmam! Sadece o bilgiden ne kadar ne anlayabilirim ve bundan ne çıkarabilirim, nasıl bir doğruya, gerçek ve doğru bir çıkarıma ulaşabilirim gözü ile yaklaşırım. Bilgimin, birikimimin, yani ilmimin sırrı da  burdan kaynaklanıyor. Herhangi bir uzaylıdan, başka birtakım bilge ruhlardan veya meleklerden şurdan burdan değil, “doğru kaynaklardan” ama aynı zamanda da kendi aklımdan ve akıl yolumdan, doğru düşünebilme ve doğru bilgiyi yanlış bilgiden ayırdedebilme disiplinimden kaynaklanıyor. Kolay kolay inanmam ama gelen bilgiyi de dışlamam. Bilgiyi ve insanı, dolayısıyla her aklı, her düşünceyi de şöyle bir “önce” ciddiye alırım. Gözün görmediğine, aklımın kesmediğine kolayca da inanmam ama aklın gördüğünü de inkar edecek değilim. Aklımın görebilmekte zorlandığı hususlarda ise kalbimi de katar devreye, sonra aklı o noktaya tekrar çağırıp meseleyi mevcut “bilinenlerle”, bildiklerimle de harmanlar, irdeler, tartar, muhakeme ve mütalâa etmeye, yani etraflıca düşünmeye ve tabiki ki araştırmaya da çalışırım. Bilim, halen yetersiz de olsa, yine de kılavuzumdur daima!

Onun için, şu Maya takvimi ve 21 Aralık 2012 meselesinde de yine aynen, bunca belirsizlik ve meçhuliyet arasında, yine gözlem ve bilgilerimi, “gerçek verileri ve gerçek doneleri”, “gerçeği” kendime kılavuz, ışık ve yol edinip, aklımı kullanıyorum tabii ki haliyle. Şöyle bir sonuca varıyorum: Tam o tarihte olmasa dahi  öncesi veya sonrasında belli bir süre için değişik-farklı ve kozmik olarak bir şeyler olacağı yönündeki söylemlere öyle gizli, efsunlu gizemli alanlar çerçevesinden değil de, açıklık ve aleniyet mahiyetinde ben de tümden reddedici kalamıyorum. Ve kalmıyorum da zira zaten hali hazırda da pek çok şey oluyor. “Olduğu”,  ayrıca bilim çevrelerince resmen açıklanmış durumda da üstelik. Nesine reddedici olayım?

Schumann rezonansı diye bir olgu gerçek! Dünya zamanının, yani gün 24 saatin, eskiye oranla artık daha kısaldığı. Bu var. Hem bilimsel, hem de bizzat gözlemliyorum , bizzat yaşıyoruz da zaten bunu.

Foton kuşağına, dolayısıyla o elektromanyetik yoğunluğun “sıfır noktası” olarak tabir edilen, o “torus”un en etkin kısmına girmek üzere olduğumuz, hatta belki de çoktan zaten  girmiş bile olabileceğimiz de yine bir başka gerçek, yine bir doğru. Ve yine “bilimsel” de “kesin” bir veri. Üstelik foton kuşağında kademe kademe, derece derece bir takım daha önce hiç tanık olmadığımız türden enerji ve etkilenimlere gireceğimiz de yine bilimsel ve kesin bir veri!

Güneşin hareketliliği, güneş fırtınaları, güneş patlamaları ve hem makro kozmoz boyutunda hem de mikro kozmoz boyutunda her sistemin her galaksinin bir manyetik hatta “elektriksel”, yani elktromanyetik  bir etkileşim alanında bulunduğu da ve bunların her birinin de birbirini etkilediği, bir etkileşimde bulunduğu da yine birer gerçek ve var ve de birer doğru. Birer kesin bilimsel de veri.

Keza uzaylılar da öyle; başka gezegenlerde ve de sistemlerde başka canlı ve zeki varlıkların bulunduğu, ayrıca dünyamızda da eski medeniyetler çerçevesinde şu an içinde bulunduğumuz çağ ve “zaman” bağlamında bizden çok daha ileri ve gelişmiş medeniyetlerin/insanların yaşamış oldukları da yine birer gerçek. Ve bu da yine bir doğru ve birer bilimsel veri de aynı zamanda, her ne kadar bunu bilim çevreleri hala daha tam olarak kamu oyuna bir “kesinlik” bazında açıklamak istemiyorlarsa da!

Ama ben kesin bir dil kullanıyorum, çünkü bunu kanıtlayan zaten yeterince işaret ve veri var ellerinde. Hele ki bizdeki o “Urfa-Göbeklitepe” kazıları bir sonuçlansın, bakın daha neler neler çıkacak ortaya.

Daha böyle pek çok gerçek, doğru ve kesin veriler var… hangisini reddedeyim, nasıl reddedilebilir ki bunlar?

“21.12.2012’de ne olacak?” başlıklı  önceki yazımda da izah ettiğim gibi, bir takım göstergeler, gözlemlerim, insanların ve insanlığın içinde bulunduğu hâl ve ahvâl, ama bunların da ötesinde asıl, daha önce yapmış olduğum astronomi , astrofizik ve fizik bilimi çerçevesindeki araştırma ve birikimlerimin de ışığında, ayrıca inançlı biri de olarak Kur’an’ın da bu yöndeki verilerini birleştirdiğimde, hem bilim, hem din, hem de mevcut durum ve hali hazırdaki gösterge ve işaretler hep aynı yönde buluştuğuna göre, bu durum benim de zaten bunları birbirine bağlamamı yeterli kılmaktadır. Yani gökyüzünden duyulan o sesle, makro kozmoz ve mikro kozmoz gerçeği paralelinde Maya medeniyeti/maya takvimi ve işaret edilen, tespit edilen dünya zamanıyla paralel olarak varılan o tarih ve takvimin belli bir “dönemin”,  süreç’in sonu ve yeni bir sürecin artık başlıyor-başlamış-veya başlayacak olduğuna yönelik olarak belirtilen 21 Aralık 2012 tarihi arasında da bir bağlantı olabileceğine kesin bir şekilde reddedici kalmak mümkün olamıyor açıkçası.

Dinî çevrelerden birileri de gökyüzünden gelen bu seslere Müddesir sûresinde geçen “Nâkur” sözcüğünden hereketle bir açıklama getirmiş… Ancak o açıklama da “bence” hem bir yanıyla doğru bir düşünce tarzı da olsa, bir yanıyla da “yine” müphem kalıyor.

O açıklamayı ise ana hatlarıyla şöyle özetleyebilirim:

Kur’an’da malûm, kıyamet ile ilgili ayetlerde hep bir “sûr”a üflenmesinden de söz edilir. “Sûr“ bir borudur (nefesli sazlar gibi) yani bir ses duyulacağını teşbih eder. Lâkin diğer kıyamet ve “sûr’a üflenmesinden” söz edilen ayetlerin dışında sadece bir tek sûrede Müddesir 8. Ayette sûra üflenmesi olarak meal edilen bu durum bu defa “Nâkur” ifadesiyle zikredilmektedir. İşte tam da bu “farka” binaen, Nâkur’un da, o sûr borusunun hem hunisel şekli itibariyle, hem de  yarattığı ve içerdiği anafor/girdap oluşması benzeşliğine de atfen, galaksimizdeki kara delikleri  simgelediği şeklinde “yorum”lar da vardır. Keza  güneş sistemimizin galaksimiz içinde bir turunun da “bazı” tefsirciler ve yorumcularca “Nâkur yılı olarak” tanımlandığı dikkate alınırsa ve bu döngünün aynen Mayaların da tespit ettiği ve 21. 12. 2012 de tamamlanacak olan 5126 yıllık (5125+ küsur) süreyi karşıladığını söyledikleri düşünülürse, hunisel ve girdapsal benzeşliği itibariyle zaten şiddetli bir enerjisel güç tarafından (belki manyetik, belki elktronik, belki elektriksel veya henüz hiç tanımadığımız-bilmediğimiz bir enerji türü tarafından) emilmeyi de simgeleyen “nâkur” sözcüğünün, bu emilimden dolayı hem “bir ses oluşacağı-oluşturacağı” ile  hem de  2012 için astro-fiziksel gerçekliklerle de bağlantısı olabileceği pekalâ da mümkündür denilmektedir.

Ancak öyle bile olsa o ayet de direkt yine “kıyamet ile” ilgili ayettir. Oysa henüz yine “Kur’an’da işaret edilen kıyamet alametleri tam anlamıyla zuhur etmiş değildir yeryüzünde. Tabii ki asıl gerçeği ve zamanını da zaten Allah bilir ama işte, ayrıca bu nedenle de, o sesin de bu duyulan sesle ilgili olduğunu ben düşünmüyorum, dolayısıyla o tefsircilerin bu görüşüne de katılamıyorum açıkçası. Zira buna katılındığı takdirde, “bence” bunun bir kıyamet olduğunu da kabul etmek gerekecektir ki ben ise hiç de öyle bir “kesinlik” düşünmüyorum.

Fakat bir yandan da, dediğim gibi doğru bir düşünce tarzıdır da ve o da sadece bir tek yönüyle şuradadır:

Kur’an ehli, zaten asıl bu tür ayrıntılara, böylesi farklara “da” bakar!  (Yani düşünce ve yorumlama tarzı, yolu ve yöntemi olarak doğrudur ama çıkarım olarak ,varılan sonuç olarak pek katıamıyorum). Zira Kur’an’da hemen hemen hiçbir ayet yoktur ki, aynı anda pek çok anlama “daha” sahip olmasın! Üstelik Kur’an’ın tam anlamıyla insan elinden çıkma olmadığının ve mucize olarak nitelendirilmesinin sebebi ve göstergesi de budur zaten. Sözcük seçimleri, sözcük sıralamaları çok çok önemlidir. Tekrarlar, bazı semboller vs. ayrıntılar çok önemlidir. Keza aynı şeyden tekrar tekrar bahsederken, ama sadece bir tek yerde bu defa da daha farklı bir şekilde ya da aynen burada da olduğu gibi işte başka bir sözcük kullanarak o ayetin tekrar zikredilmesinden daha daha ne başka gerçeklere, doğrulara, ne anlamlara ne boyutlara akar gidilir ki, bunun da ancak işin ehli farkında olur ve ayrımına varabilir. Yani Müddesir’de de zikredilen o “nâkur” kelimesi bir şeye kesin işarettir ama neye? Başka bir şeye de mi, yoksa yine direkt kıyamete mi?

Zira, tamam, Kur’an’da bazı surelerde, bazı ayetlerde de “kıyametten ayrı olarak da” bazı “seslerden” bahis vardır zaten. Ama Müddesir’in o ayeti yine direkt kıyamete dair bir ayettir.Ve kıyametin habercisi olarak, nasıl ki hani birşeyin başlangıcı veya bitimi olarak  insanların dikkatini çekmek, işaret etmek yada haberi olsun diye bir ti borusuna üflenip öttürülürse, aynen o meyanda bir teşbih yapılarak, Kur’an’da da bu durum “sûr” denilen boruya üflemek olarak zikredilir.  Fakat, “sûr’a üflemek” olarak da başka hiçbir olayla ilgili olarak değil, sadece ve  “direkt” kıyametle ilgili olarak geçer.  Zaten o yüzden, yani “kıyamete ait bir zikir” olduğu için, ben de bu şimdiki duyulan o sesin bu şekilde açıklanamayacağını düşünmekte ve bunu “müphem” bulmaktayımdır.

Evet, sadece Müddesir sûresinde bu “Nâkur” olarak geçer ki, bu, yine evet, önemli bir ayrıntıdır. Ama sırf bu farktan dolayı da şimdi duyulan bu sesleri böyle açıklarsak, az önce de belirttiğim gibi, bu o duyulan seslerin de  kıyamete dair bir ses olduğu sonucunu getirir ki, bu da ne denli doğru olur tartışılır. Yani insanların gökyüzünden duydukları o seslerin, Kur’anda zikredildiği şekilde ve türde bir ses olması iddiası, pek de öyle gibi durmuyor hatta bence mümkün bile değil. Zira o sesleri bir senedir de insanlar dünyanın her yanından farklı  farklı yerlerde duyuyorlar ama henüz kıyamet kopmuş değil. Kaldı ki kıyamete yönelik başkaca veya Kuran’da açıkça çizilen o kıyamet tablosuna göre “o boyutta” herhangi bir işaret, ya da o safhaya artık gelindiğine dair öyle hepten bir kaos, öylesine yoğun, ifrat derecede bir aykırılık da yok henüz ortada. Üstelik yine Kur’an’a göre, henüz şu güne kadar olmamış ama “daha” olacak şeyler de var, zikredilen pek çok başka ayrıntıya, başka ayetlere de göre..! “Asıl” Kıyamete henüz daha epey bir zaman zaten var gibi görünüyor.  Ancak tabii “Kıyamet” ne? Bir de o var. Sözcüğü irdeleyelim bir de: “Kıyam  et” demektedir. Kıyam ne? Ayakta dur, kalk, uyan… farket, bilinçlen! Yani işte? Böyle düşünmek de mümkün!  O zaman?! Yani kıyamet değil ama kıyametten önce zaten olması gereken ve olacağı da belirtilen o dünyasal-toplumsal uyanış-aydınlanış süreci mi, tekamülün o son safhası mı yani?

Çünkü ayrıca sûra üflenmesi veya Nâkur derken, çok şiddetli bir ses olduğundan bahis de vardır.  Oysa şu an o şiddette bir ses değil bu. Ama şu da vardır ki, kıyamet ansızın kopacak diye yaygın bir kabul ve anlayış varsa da, evrendeki her tür işleyiş, yani Allah yasası zaten “bir süreç” kuralı-temeli de barındırır muhteviyatında, aynı zamanda bir süreç üzeredir de herşey kesinlikle.  Kaldı ki, hem makro kozmozda hem mikro kozmozda da, keza dünyada da, hayatta da, insanda da, her tür varlıkta ve olguda da zaten her şey yine aynen öyle olmaktadır, hep ve kesinlikle herşey “bir süreç dahilinde” işlemektedir, olmakta ve oluşmaktadır zaten. Asla bu yasa, kural ve işleyiş değişmeksizin evvelde ve ahirde de “bir süreç” söz konusudur. Onun için “sûra üflenmiş olup, yani o süreç başlamış olup, en nihayetinde o vakit geldiğinde asıl o şiddette duyulup o anda da artık asıl “kıyamet”, asıl son gerçekleşecektir diye düşünmek zaten daha doğru olandır o ayetleri yorumlarken. Hatta bir anlamda da o asıl sûra üflenmeden daha önceki “varsa da eğer” bir “nâkur” durumunu da. Çünkü zaten binmişiz bi alamete, gitmiyor muyuz kıyamete? İçinde bulunduğumuz, hatta şu dünyada evvel emirden beri yaşanan her gün, her an dahi zaten O SÜRECİN yine bir parçası değil mi?

İşte bütün bunlar vesilesiyle zaten, ben de epeydir hiç ilgilenmediğim şu 2012 ile daha bir ilgilenmiş oldum.

Bu konuyla ilgili önceki yazımda da belirttiğim gibi muhtemeldir ki kıyamet değil ama, 21 Aralık’ta, hatta ben belirli bir tarihe dahi bağlamıyorum, asıl, “önümüzdeki birkaç aylık süreçte” ne birşeyler olur, ne de olmaz diyenlerdenim. Temkinli yaklaşıyorum duruma, ne kabul ediyor ne de reddediyorum, zira yaptığım asıl şey şu: Ben sadece acaba birşeyler olabilir mi gerçekten’i veya ne olabilir’i  sorguluyorum.  Ki zaten senelerdir hayatı ve insanı sorgularken artık benim yaşam tarzım haline gelmiş otomatikleşmiş alışkanlıklarım, yetilerim, çalışma,  gözlem ve geliştirdiğim disiplinler çerçevesinde başka türlü olması ve olmam mümkün de değildir ve “olması gereken” de bence olsa olsa yine böyle yaklaşmaktır “bilinmeyen” konulara zaten.

Fakat anlaşılan o ki, “NASA” dahi benim gibi ve benim kadar objektif, bilimsel ve kararlı yaklaşamıyor konuya.

Hem birşeyler zaten açıklamış durumda, hem de sonradan sanki o açıklamaları da bizzat gene Nasa yapmamış gibi,  21.12’de hiçbir şey olmayacağını söylüyor. Yani mevcut  söylentileri tamamen reddedici bir pozisyona da girerek değişken ve çelişkili çelişkili de şeyler yapıyor.

Hakikaten bu tür yaklaşımlar bilime de, Nasa’ya da güveni sarsıyor!

Zaten Nasa’nın çoğu şeyi ya abartma ya da saklama, yani bilse bile açıklamama gibi bir tutumu da var.

Meselâ malûm güneş patlamalarının, güneş fırtınalarının özellikle 2012  sonları ve 2013 başları gibi dönemsel olarak daha şiddetli gerçekleşeceğini, bizler de bizzat Nasa’nın açıklamalarından ve yine bilim adamlarından zaten öğrenmiş durumdayız.  Yoksa biz sade insanlar olarak kendi başımıza bunları gözlemleyip, hesaplayarak bilecek değiliz. Demek ki 2012’ye, hatta asıl 2013’e “özel” bir durum zaten var. Ve bunun “olası” sonuçlarını da yine Nasa ve yine zaten ve de resmen açıklamış da durumdaydı daha önce!

Mesela nedir onlar? Foton kuşağını da, dünyanın bir manyetik alana girebileceğini de, bir manyetik ve enerji sapmaları, bir enerji dalgalanması ya da çöküşü olabileceğini, kutupların, dünya eksenin hatta kaymış da olduğunu vs. vs gibi açıklamaları zaten kendisi yapmış durumda. Hatta böyle  bir şey yine geçmiş zamanlarda da, yani dünyanın bir foton kuşağına girmiş olması, yanılmıyorsam bir kez, daha önce de olmuşmuymuş, yaşanmışmıymış ne! Böyle olduğunu da yine Nasa ve arkeologlar, antropologlar da söylüyor.  Jeologlar, biyologlar, paleontologlar, genetik, fizik, uzay ve kozmik bilimciler de olmadı, olmaz, veya yok öyle bir şey de demiyor, diyemiyor. Aksi ispatlanmış değil çünkü, hatta  tam tersine pek alâ öyle olduğu yönünde pek çok bulgu da var zaten ellerinde!

Yani bizler-insanlar da kendimiz uydurmuyoruz-icad etmiyoruz bunları durup dururken. Bizler de ve özellikle de Nasa’dan zaten öğrenmiş, bilmiş oluyoruz! Ama şimdi diyor ki, hiçbir şey olmaz, olmayacak! Ve en önemlisi de, benim de kesinlikle itiraz ettiğim de zaten odur ki: “kesinlik” niteliğinde söylüyor bunu. Oysa kendi de zaten “kesin” bilmiyor, o yüzden değilmi ki zaten daha önce  de (birkaç  ay önce bile) “olabilir” demişti. E o zaman hangisi? Hangisine inanacağız biz şimdi, “olabilir’e mi, “olmayacak”a mı?!

2 yıl önce yeni bir gezegen keşfediliyor. Yine açıklıyor bunu. O günden bu yana da zaten yine yeni gezegenler de keşfedildi, bunlar da açıklandı yine kamuoyuna ve yine Nasa tarafından. O 2 yıl önceki gezegenin de hızla dünyaya doğru ya da galaksimize ve yörüngemize doğru yaklaştığı da belirtilmişti. Bunun üzerine diğer o fizikötesici  boyutta ruhlar-melekler, gizli celseler planlar arasında  gezinen safsatacı çevreler de, Mayacılar filan da bunu hemen fırsat bilip atladılar üzerine, bunun zaten Marduk, yani Nibiru olduğunu-olabileceğini söyledi onlar da, ama Nasa bunu tabii ki reddetmişti, hala da reddediyor, fakat bunu nasıl yapıyor? Sadece o gezegene başka bir isim vererek yapıyor bunu:))

Yani bu mudur şimdi bilimsel yaklaşım? Böyle mi olur ya da olmalıdır bilimsel bir duruş? Çünkü zaten ne Nasa, ne bilim, ne de diğerleri, kim biliyor ki, kim bilebilir ki ve BİLİNEBİLİR Mİ Kİ o gezegen gerçekten Marduk mudur değil midir? Hatta daha öncesi, Marduk diye bir gezegen var mıdır, yok mudur veya daha da ötesi, ACABA gerçekten var mıydı, yok muydu böyle bir gezegen? Kim bilebilir, biliyor durumda mıyız, bilebilir durumda mıdır bilim dahi  bunu şu an?

Ve şu da var, daha 10 gün önce, 30 Kasım’da Milliyet’te de yayınlanan habere göre de, tam da 13 Şubat 2013 tarihi verilerek bir “astroidin” dünyanın çok yakınından geçeceğini yine Nasa, resmen açıklıyor, yani  şimdi de “astroid” demiş gibi oluyor sanki o gezegene. Şimdi biz nerden bileceğiz, o dünyaya yaklaşan şey, astroid mi yani göktaşı-meteor filan mı, yoksa o daha önce açıklanan o gezegen mi?  

Çünkü, yetmiyor “o astreoid açıklaması” da hatırlatılınca, daha 1 hafta önce yine bir açıklama, bu defa da  diyor ki çok uzaktan geçecek! Hani yakın geçecekti?

Oysa,  şu anda dahi zaten bir yıldız yağmuru var, yeni başladı, bunların çoğu zaten astreoid-göktaşı vs. (ki astroidin tam tanımı bilimsel olarak da zaten henüz yapılmamıştır, yani “net” yapılmamıştır, şöyle ki:  Gezegen de olabilir bir astroid)… Herneyse, o yıldız yağmurunu da işte yine Nasa kendisi açıkladı üstelik, biraz da mecburen de açıkladı,  zira, birkaç gün önce de o astroidlerden biri de “yine” ABD’ye düştü malûmunuz, yer yerinden oynadı. Dün de Ordu ilimizin Perşembe ilçesine düştü işte bir göktaşı…  İyi ki epey uzaktan geçiyorlar!!

Onun için ben şimdilerde asıl, Nasa’nın uzaklık yakınlık kavramlarından da ne anladığını merak edip, onu anlamaya çalışıyorum esasenJ))

Bir de şu malûm foton kuşağına girişi simgeleyen “sıfır noktası” kavramı da var.. O sıfır noktası, dünyanın değil, güneşin de değil, dünya ile birlikte tüm şu güneş sistemimizde bulunan diğer bildiğimiz Merkürdü, Venüstü vs vs gezegenlerle de birlikte külliyen güneş sistemimizin de ait olduğu galaksimiz(Samanyolu-Milkyway) dahilinde ayrıca yine bir merkez etrafında (ki o merkez karadelik de olabilir) işte onun etrafında dönmekte olduğumuz, yani güneş sistemimizin “galaksimizdeki” yörüngesi boyunca  tam turu atarak, tekrar o aynı başlangıç noktasına geldiği konumun da adıdır. Yani sanıldığı gibi veya yaygın olarak bilindiği zannedildiği üzere dünyanın bir, kendi etrafında dönmek, diğeri de güneşin etrafında dönmek gibi, sadece 2 hareketi yoktur. Aynı zamanda dahil olduğu güneş sisteminin, ve yine onun da dahil olduğu galaksinin de dönüşleriyle birlikte ilaveten bu şekilde de dönmekte olduğu başka hareketleri de vardır!

İşte dünyanın o sıfır noktasına gelişi de öyle oluşmakta ve yine şu zamanlardır.

İşte bütün bunları harmanlayın bakalım ve bütün bu verilerin hepsinin “aynı anda” gerçekleşmesi ile de hadi şimdi kalkın kesinlikle hiçbir şey olmaz, olmayacak  diyebilin bilimsel olarak da. Denebilir mi? Bir kesinliği olabilir mi bunun? Bu nasıl bir bilimsel tutumdur ve bilimsellik bilmediğin birşeylere zaten mevcut veriler ve bilgileri de hesaba katarak “birşeyden %100 emin olmadıkça reddetmemek, ama kabul de etmemek, yani bilinmediğinde“kesin bir dil zaten kullanmamak” demek değil midir?

Ve sadece de net ve güvenilir bir tavrın adı ancak “bilimsellik” değil midir?Zira bütün bu hepsinin birlikte bir enerji dalgası oluşturarak bir foton kuşağı etkisinden zaten söz eden ve bunlar ayrıca resmen açıklanmış durumda da olan bir noktadadır zaten “bilim”! Ama işine geldi mi öyle diyor, gelmedi mi böyle diyor, bir sürü laga luga.

E o halde biz neye, kime güveneceğiz? Bilime güvenemiyoruz, dine desen zaten kimi inanıyor kimi inanmıyor, inananlar bile keza kimi öyle diyor kimi böyle diyor, diğer o melekçi, ruhçu, mistisizmci, rantçı grup ise zaten hepten Allah’lık… E ne kalıyor geriye insanın sadece ve sadece kendi aklından, kendi bildiği kadarından ve kendi mantığından başka?

Onun için işte ben kendi duruşumu ve konumumu, bilimden dahi daha önde ve ileride görüyor ve buluyorum. Çünkü bendeki “ilim”dir asıl, bilimden de öte, önce, üst ve derin! Ben “bütün”deyim, “bilim” benim de pek tabii ki kullandığım, yararlandığım araçlardandır ve Kur’an gibi yine olmazsa olmazlarımdandır ancak Kur’an’ın dışında, bilim de ve hele de o “diğerleri” ise bir bütünün ancak ve ne yazık ki, sadece bir kısmında, bir parçasında durmaktadır. Hatta o safsatacı “diğerleri”nin bir kısmı hele bütünün tümüyle dışında, aykırı, yani zaten “gerçeklik dışı” bir konumdadırlar.

Onun için ben, şu 2012 mevzuunda, içinde bulunduğumuz bilimsel ve kozmik gerçeklikler çerçevesinde birşeyler olacak da demem, olmayacak da demem ama birşeyler zaten oluyor durumdadır da zaten. Hiçbirşey olmadığını, kim söyleyebilir ki? Hatta en basitinden, şu hava şartları, iklim bile nasıl değişti, normal mi? Bilmem kaç senelik istatistiklere, mevsim normallerine ve birdenbire sadece 1 hafta içinde böyle oluşuyla ilgili “gerçekliği” de atlamadan ama , bunu da hesaba katarak bir bakın isterseniz.

Ben baktım!
Normal ve sıradan durumlar değil bunlar.
Onun için daha net madem söyleyeyim fikrimi…  “fikir” diyorum yalnız, buna da dikkatinizi çekerim:
Ben artık,  farklı bir sürece girdiğimizi düşünüyorum ve çoğu şeyin de artık eskisi gibi olmayacağını, hatta bazı şeylerin kesinlikle değişeceğini düşünüyorum.

Yani bu da demektir ki, öyle belli bir tarihte ve birdenbire çok da büyük ve radikal, son derece keskin boyutta birşeyler beklemiyorum da açıkçası ama, o mahiyete yakın bir takım gelişmeler yaşanacağı, olacağı-olabileceği, hatta bunun şu anda bile zaten olmakta olduğu, hatta hatta 1-2 yıl öncesinde zaten başlamış olduğu kanaatimi de canlı tutuyor, fakat bunların anlaşılmasının ve bilinmesinin de yine bir sürece bağlı olarak hemen anlaşılamayıp, yine sonradan ancak anlaşılabileceğini de belirtmek istiyorum. Yani sonuçları da artık reddedilemeyecek ölçüde netlik kazandığında ancak, bu sürecin de ne olduğunun anlaşılabileceğini ve kabul de edilmek zorunda veya durumunda kalınacağı-olunacağını söylüyorum.

Yani kısaca, bence yeni bir döneme, yeni bir sürece girmiştir artık dünya ve insanlık diyorum. O süreç ne kadar sürecektir? Foton kuşağından, yani o “torus” (simit gibi şekil) kalınlığından çıkışımız dünya zamanıyla kaç seneye tekabül ediyorsa o zamana kadar sürecektir “bana göre” bu durum da.

Peki bu süreç iyi mi olacaktır, kötü mü insanlık için…? İşte o kadarını “tam” ben de tabii ki yine bilmiyorum, ama bir takım gelişmelere, yeni icatlara, bilimde özellikle de “Cern”de bir aksilik olmadığı takdirde, ki büyük riskine de rağmen, Cern’deki deneyler vasıtasıyla da çok yeni  keşiflere, ilerlemelere ve bulgulara da ulaşılacağını, özellikle mikro kozmozda ama makro kozmoz boyutunda da (ki diğer gezegen ve canlı türleriyle irtibat da dahil buna) büyük ilerleme ve sıçrayışlar olacağına da neredeyse emin gibiyim, yani inanıyorum böyle olacağına da…  Kimbilir belki de inanmak istiyorum… İlerlemiş, gelişmiş, İyi bir dünya, iyi bir, akıllı bir insanlık istiyorum:(  Ama bu süreç 30 ya da 80 yıl aralığında  bir süreçse, ki daha az olduğunu da pek sanmıyorum, öyle ki  bir kaynakta o kalınlığın 100’lerce, hatta 1000 -2000 dünya yılı sürebileceğine dahi rastlamıştım sanıyorum. Onun için benim ve çağdaşlarımın bunların ne kadarını göreceğimiz de kuşkuludur tabii, hatta pek çok gelişmeyi bizler zaten görmeden göçeceğimizi düşünmek daha gerçekçi olur zannımca.

Ve şimdilik nokta nihayet.
Yine çok uzun oldu biliyorum ama, yazmalıydım bunları. Çünkü bırakın 21 Aralık’ı filan, bakalım bir dakika sonra var mıyım-var mıyız halâ? Üstelik ilk defa bu yazıyı yazarken yoruldum da gerçekten. Onun için kırıp durmayın da kalbimi… ve zaten hiçbirimiz de aslında, hiç kimseyi!

Yani “kıranı”  kırmak zorunda bırakmayın beni.
Çünkü bilirsiniz, “kıranı” kırarım da genellikle, öbür dünyada bile:)

Zira öbür dünyaya kalmasın isterim hesaplar… Kalmasa keşke!
Ama ne mümkün işte, herkes aynı  değil ki… keşke olaydı, olabileydi…
Bütün çabam da “insanlık için” tam da bu aslında ama,
Olmayacağını da bile bile tabii:)

Sevgilerimle…

 

Filiz Alev
12.12.2012

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Filiz Hanım, merhaba. Yazınız uzun olduğu için tamamen okuyamadım. Rica etsem bir kaç cümle ile benim için özetler misiniz? Selam ve saygıalrımla...

Dr Atanur Yıldız 
 08.04.2013 0:20
Cevap :
Sağlık olsun Doktor Bey, yaşamınız boyunca o kapkalın ciltler dolusu tıp kitaplarını okumaktan artık yılmış, yorulmuş olmanının da ruh haliyle uzun yazı okumaya pek mecaliniz kalmamış olduğunu düşünüyor ve tabii anlayışla karşılıyorum sizi. Ama yine de konu da herhalde pek ilginizi çekmemiş olmalı ki, yoksa ilginç gelseydi, zaten uzun yazılar okuma pratiğine sahip biri olarak yine de okurdunuz gibime de geliyor açıkçası… Neyse… önemli değil, biz de size daha ilginç gelen yazılarımda buluşuruz o halde:)) Selamlarımla…   12.04.2013 17:18
 

Epeyce uzun bir blog olmuş, pek çok emek vermişsiniz, emeğinize sağlık. Öteden beri uzaya, esrarengiz şeylere ilgi duymuşumdur. Maya takviminden sonraki süreç epeyce uzun olacağından (Belki binlerce yıl), bir insan ömrü gibi kısa süreçte hissedilmeyeceğinden eminim. Bundan sonraki sürecin insanlık için iyi olmasını dilerim. Selam ve saygılarımı gönderiyorum...

S Zobu 
 09.01.2013 9:06
Cevap :
Hep umudumuz özlemimiz bu zaten, insanlık için hiç olmazsa bundan sonra artık herşeyin "daha iyi" olması. Esasen bu hiç imkansız da değil, insanlar bir şeyleri artık birazcık bile idrak eder olsalar, "idraka" bir başlasalar, bizler de bu iyileşmeyi zaten hissederiz de aslında gibi geliyor... Çok teşekkür ediyorum değerli katkı ve katılımınıza, selam ile...  09.01.2013 10:31
 

Kız çok ömürsün :) Bana neredeyse zorla yeni bir blog okuttun ve daha da ötesi son bir yorum yapmaya da zorladın. AKSİ KANITLANMADIKÇA diye yeni bir yöntem parametresi icat etmişsin. Bilim aksinin kanıtlanıp kanıtlanmadığına bakmaz, varsayım DOĞRULANDIYSA bilimselliğini kabul eder. Bilimsel olarak Tanrı yoktur demek yanlıştır çünkü İLK NEDEN olarak yokluk kanıtlanamaz. Ama diğer taraftan bilimsel olarak Tanrı vardır demekte yanlıştır. Çünkü varlık kanıtlanabiliyor ise var demektir. Sadece ve sadece Tanrı için var da denilemez yok da. Ama yarın birgün kanıtlanırsa elbette ki aha işte gördünüz mü kanıtlıyoruz denebilir. Mayaların uzaydan sesler duyabilmeleri için SENİN o zamanda kullanılan bir teknoloji ile bunun mümkün olduğunu kanıtlaman lazım. Radyo dalgaları algılanmadan mümkün değildir ve radyo dalgalarının keşfi son 2 yüzyılın meselesidir. Teologların bilim adamı olduğu konusunu seninle tartışmayacağım. Referanslarımız çok farklı. Sevgi ve selamlar

Mustafa Atilla 
 28.12.2012 21:47
Cevap :
Valla sen de çok ömürsün matilla:))) Demek sana göre, "aksi kanıtlanmadıkça" koşulu YENİ bir parametre öyle mi? Yani bunu dahi bilmiyorsan ya da anlamamışsan, zaten söylenecek birşey kalmaz. Zira orda bir "yok"luğun kanıtlanmasından söz edilmiyor zaten:) Onun için sen düşüneceksin artık, benim yapacağım başka birşey yok. Kaldı ki seni ciddiye alarak, değer vererek söylenmesi gereken herşeyi zaten söylemiş de durumdayım. Ama anlaşılan o ki zorlamış da madem epey seni, onun için ilave birşey "daha" söylemeye hiçbir gerek de kalmıyor. Zira bütün bunlardan doğru çıkarımlar yapabilip, yapamamak, pek tabii ki yalnızca senin alanında kalan, sana düşen birşeydir artık. Ayrıca şu son yorumundaki "çoğu" detay da üstelik yine benim de söylediklerim! Yeni birşey yok yani:))) Canım, sevgilerimle diyorum, mutlu güpgüzel sağlıklı bir yeni yıl diliyorum...  29.12.2012 16:06
 

(12) yaşamadık ki bilemeyiz, nerden bileceğiz, bilemeyiz ki. Bilim de bilemez, bilmemektedir. Onun içindir ki işte bilim adamları KENDİLERİ ADINA hiç ciddiye almasa dahi, HER VARSAYIM “esasen” bilimsel araştırmalarda kesinlikle gözardı edilmemesi gereken bir konumdadırlar da, AKSİ KANITLANMADIKÇA! Teşekkürler yorumların katkın ve katılımın için, selam ve sevgilerimle…

Filiz Alev 
 28.12.2012 2:26
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 141
Toplam yorum
: 1422
Toplam mesaj
: 145
Ort. okunma sayısı
: 1226
Kayıt tarihi
: 03.03.11
 
 

Ekonomistim, emekliyim. İki evlat annesiyim. Müzikle ilgilenirim, bestelerim vardır. Düşünürüm, a..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster