Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Mayıs '18

 
Kategori
Doğal Hayat
Okunma Sayısı
148
 

Üzümünü Ye, Bağını Sorma

Üzümünü Ye, Bağını Sorma
 

“Karşı fikirlere kızgın ve
  öfkeli olan kişi, geri kalmış
     ilkel bir yaratıktır.”
                            

                İki hafta önce, ilginç bir video gönderdi; yakın bir dost. Avrupa Birliği Parlamentosunda bir üye vardı kürsüde. Bizden söz ediyordu. Türkiye’den… Bizim ülkemizden… Bizim devletimizden…

                Ne mi diyordu?

                Özetleyeyim:

                “Türkiye, ne zaman olumsuz bir durumla karşılaşsa, “Dış güçlerin bir oyunu bu… Özellikle Avrupalılar bize düşman. Büyümemizi, gelişmemizi, kalkınmamızı istemezler. Bunun için el ele verip içimize yok barış, yok hoşgörü, yok düşünce özgürlüğü adı altında bir sürü kışkırtıcı casus sokarlar. Bugüne kadar olduğu gibi, bugün de karşılaştığımız tüm sıkıntıların nedeni düşmanımız olan Avrupalılardır.” diyor; her iktidara gelen.”

                Sadece böyle söylemekle kalmıyor, bu konuda birçok örnek de veriyordu. Verdiği her örnek dinleyenleri güldürüyordu; nedense!

                Böyle bir durumla karşılaşınca, milliyetçilik duygularımızın etkisiyle savunmaya, hatta saldırıya geçeriz hemen.

                Benim milli duygularım zayıf olsa gerek ki, ne savunmaya geçtim, ne saldırıya!..

                Konuşan Yunan mıydı, Alman mı? İsveçli mi, Fransız mı? İtalyan mı, İspanyol mu; diye düşünmeden, “Doğru mu söylüyor, yanlış mı?” diye sordum kendime.

                Çok kötü bir huyum var: Acı da olsa, inkâr edemem doğruyu. Baktım ki, bir gerçeği dile getiriyor adam. Ben beni bildim bileli, hep öyle olmadı mı?

                Ne geldiyse başımıza, ya Amerika’ydı suçlu, ya Rusya

                Kimi zaman da Almanya, İngiltere, Fransa!..

                Yok, yok… Bizi yönetenlerin hiçbir suçu ve günahı yoktu!

                O yabancı parlamenter, gülüşmeler arasında şunu da söylüyordu:

                “Valla Türkiye’yi yönetenlerin ülkelerine yaptığı kötülükleri, biz Avrupalılar kırk yıl uğraşsak yapamayız.”

                Yok canım, o kadar da yeteneksiz değildir; benim bildiğim Avrupalılar!

                Ancak, ben şuna inanırım öteden beri: Nasıl ki, bir insanın kendine yaptığı kötülüğü hiçbir insan yapamazsa, bir ülkeyi yönetenlerin, o ülkeye yapacağı kötülüğü de hiçbir düşman yapamaz.

                Söyler misiniz lütfen, hangi insan, düşmanına günde iki paket sigara içirtebilir?

                Ama pek çok insan, bu işi kendi isteğiyle ve keyifle yapar!

                Ufak tefekleri bir yana bırakalım da haydi, hiç gereği yokken, bin bir hile ile devletimizi Birinci Dünya Savaşına sokan kimlerdi?

                Bizim, devletimizi ve milletimizi herkesten çok seven yöneticilerimiz değil mi?

                Çektiğimiz onca sıkıntı, verdiğimiz yüz binlerce şehit dışında, sahip olduğumuz toprakların yaklaşık yüzde 80’ini kaybetmemize sebep olan o yöneticilerin adlarını caddelere, okullara verip dururuz hâlâ.

                Var mı, bunun nedenini açıklayabilecek bir babayiğit?

                İddia ediyorum; yeteneksiz, bilgisiz ve gerçekleri kamuoyundan saklayan yöneticilerin ülkelerine verdiği zararı hiçbir düşman veremez. Onların kendi halkına yaptığı kötülüğü ne Amerika yapabilir, ne Rusya

                Yetenekli, çalışkan ve üreten insanlarımızı kendi elimizle saf dışına ittiğimiz sürece düşmana ne gerek var!

                Yazar Ertuğrul Taylan’ın “Bürokrat Günlüğü” adlı eserinden bir örnek okuyalım da, kararı siz verin sonra:

                19 Şubat 1990

                “Belleğim iyice zayıflamış. Bugün Osman Bey, odasındaki genç misafiri göstererek, “Abi, tanıyacaksınız.”dedi. Nerde o bellek? Uzun boylu, sıhhatli, 30’larındaki eski Kaymakam Nihat Öner imiş. Amasya’ya hukuk işleri müdürü olarak gelmesinin nedeni: Beyşehir’de öğretmen kardeşinin, gene o devirde siyasi yaftalı bir iftiraya uğrayıp askeri mahkemece tutuklanması…

                “Hemen cezaevine gidip ziyaret etmiştim. Benden başka kimse ziyaretine gelmemişti.(*)

                Şimdi İstanbul’da bir şirketin başında olan, Danıştay’ın içtihadı birleştirme kararı gereğince mesleğe dönmek isteyen Nihat Öner, olayı baştan anlattı.”

                İzninizle, biraz özetleyivereyim:

                1970’lerde Elazığ’ın Karakoçan ilçesinde herhangi bir afet mafet yokken, “afet evleri” yaptırılır. Ancak evler hak sahiplerine dağıtılacağına, kitabına uydurularak ilçe merkezi belediyesine devredilir. Belediye Başkanının yakınlarına çok uygun bedellerle verilen evler, daha sonra çok yüksek fiyatlarla, o yıllarda “Almancı” dediğimiz Almanya’da çalışan işçi yurttaşlarımıza satılır.

                Görüldüğü gibi, buraya kadar her şey kitabına uygun! Bir malı alan, daha sonra alıcı bulursa, üzerine kârını koyarak satabilir, değil mi?

                İşte böylesine işlerin döndüğü bir sırada Nihat Öner bu ilçeye kaymakam olarak atanır. “Ne güzel bir koltuk kapmışsın kardeşim, sakın abidik gubidik işlere karışma sen! Bırak, dün nasılsa yine öyle devam etsin!” demeye kalmadan, şikâyetler üzerine, “afet evleri” konusunda bir soruşturma açtırmasın mı?

                Bundan sonrasını Ertuğrul Taylan’dan dinleyelim:

                “Sen misin bunu yapan? 12 Eylül’den sonra, “23 Nisan Çocuk Bayramında Kürtçe konuşma yaptı.”diye şikâyet edilmiş. Bu konuda üç imzalı bir tutanak da olunca, aklı evvel Bakanlığımız, O’nu (kaymakamlıktan aldığı gibi) Amasya’ya Hukuk Müdürlüğüne tayin etmiş. Amasya’daki mehil müddeti içinde, eşine de haber verilmeden, tutuklama kararı gereğince, apar topar cezaevini boylamış. Bir ay hapishanede kalmış. Elazığ (belki de Erzincan)askeri mahkemesince ilk duruşmada serbest bırakılmış. Ama sıkıyönetim kanunu gereğince işine son verilmiş.

                “Van – Ercişli olan Nihat ve ailesi Kürtçe bilmiyordu. Tutanakta imzası olan, biri memur üç kişi, duruşmada savcı biraz sıkıştırınca, her şeyi söylemişler. O törene katılmamışlar.”

                Vay Kaymakam Bey, demek öyle oldu ha!

                Sen, kitabına uydurarak havadan sudan para kazananlar hakkında soruşturma açarsan, sana da böyle yaparlar işte!

                Genç yaşında, ne güzel bir ders vermişler ama!

                Pek olası değildir ya, tekrar dönebildiysen mesleğe, sonraki yaşamında, sanırım, benzer bir hata yapmamışsındır bir daha!

                Benden size bir dost tavsiyesi: Suçlu duruma düşmek istemiyorsanız eğer, hiç kimseye, “Nerden buldun, bu kadar çok malı? Nasıl elde ettin, bu kadar çok serveti?” diye sormayacaksın asla!

Sen de ye üzümü, ye… Tevfik Fikret’in deyişiyle, “Doyunca, tıksırıncaya kadar ye.”   Ye ama bağını sorma kardeşim; sorma. Sana ne bağından, bostanından!  Kana kana iç suyunu, akıp duran çeşmenin. İç ama sorma kardeşim; sorma. Sana ne!  Seni ne ilgilendirir; bırak! Nerden gelirse gelsin, çeşmenin suyu! Yeter ki gelsin!

 

                (*) Yazar Ertuğrul Taylan, Beyşehir Kaymakamıdır o günlerde.

 

Hüseyin Erkan                    

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 274
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster