Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Ağustos '10

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
732
 

Uzun yol düşünceleri...

Uzun yol düşünceleri...
 

Görsel:Görsel:Adnan Durmaz "Düş-sel"


Arabayla tatilden dönüyorum. Çeşme-Ankara arası... Uzun yol; tatile giderken iyi hissettiren, dönerkense daha karamsar geçirilen yolculuk türü ve ona paralel düşünceler... Yolu asıl 'uzun yol' yapan da, bir istikametden diğer bir istikamete doğru devam etmekte olan o geçici hapis ortamında, kendinizle -çaresizce- başbaşa kaldiğiniz zaman boyunca yaşadığınız düşüncelerdir. Tabii ki kamyonların arkalarında yazılı olanlardan biraz farklı olan düşünceler...

Eskisine göre nisbeten daha da rahat ve güvenli hale gelen yollarda, artık daha çok sayıda birbirinden şık, konforlu, kimi (4*4), kimi (4*2) çekişli araçlar salına, salına yol alıyorlar... Mütevazı ve bakımlı araçların içinde daha çok düzgün, modern, çekirdek aileler, üst ve pahalı modellerin direksiyonunda ise, çoğunlukla -dizi filmlerdeki gibi- kirli sakallı, koyu renk, kalın yaka gömlekli, yalnız ve genç adamlar gözüme çarpmakta...

Malûm...Hayatta başarının, çoğu yerde, ilk(el) ve yüzeysel bakışla binilen arabanın model ve yaşına indirgendiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu durum karşısında ben de bir an için (tüm öğretmenlerimin ilk derslerinde verdikleri öğütlerin zihnimde hep salınan sarkacında) pahalı, üst model araçların sahiplerinin hep okullarını dereceyle bitiren (en azından ilk 10'da) dürüst, namuslu, çalışkan, yurtsever insanlar olmasını hâyâl ettim. Ama ya gerçek öyle miydi? Muhtemelen hayır. Hatta tam tersi... Ve pusuda bekleyen klişe bir yanıt çınladı kulaklarımda " Okul başarısı başka, hayatta başarı başka..." diye haykıran!

"Aslında son derece temel, saygın, korunması ve destek görmesi gereken bir duygu olan başarma arzusu, bu coğrafyada; kendini geliştirme, yenileme, yaratma arzusundan daha çok neden kuralsız, denetimsiz bir şekilde, aynı zorlu yolda ilerleyenleri iterek, kakarak, çelmeleyerek ya da ayaklarına, omuzlarına basarak gayri ahlaki bir tarzda yaşanıyor?" sorusu da takıldı zihnime.(1)

Ters seçimler ve sonuçları;

İşte bu vasat ve vasat altıların egemenliğinde gelişen toplumsal yaşam yüzünden belki de:

Ülkemizde yılda ortalama altı kişi ancak bir kitap okuyabilirken örneğin Japonya'da bir kişiye yılda ortalama altı kitap düşmekte.(2)

Dünyanın önde gelen ilk beş yüz üniversitesi arasında sadece son bir-iki yıldır, son sıralara doğru birkaç Türk üniversitesi ancak yer bulabilmekte.(3)

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, 87 yıl içinde, tam 46 kez vergi affı ve onca sigorta prim borcu afları gerçekleşmişken, bordro mahkûmları dışında hiç kimse vergi ve prim borcunu zamanında ödemek istemiyor. Toplam 43 milyon civarındaki seçmenin çok büyük bir çoğunluğu (yaklaşık dörtte üçü) doğrudan vergi mükellefi değil! Bu çoğunluk harcamalara -dolaylı vergiler dışında- katılmadan ülke yönetiminde söz sahibi ve dolayısıyla küçük seçim nimetlerinin faziletlerine de çok açık bir konumda.(4)

Ülkenin menkul kıymetler borsa endeksi, genellikle, o ülke ve halkı lehine ulusal ve uluslararası gelişmeler karşısında düşer ve işlem gören menkul kıymetler değer yitirirken, aksi durumlardaysa yükselmekte.

Belki de bu yüzden “ özgürlük “ deyince ilk akla gelen, küresel bir formatta, markalı giysiler içerisinde ve markalı ürünlerle dolu albenili vitrinler karşısında“ tüketim özgürlüğü “ olmakta... Ya da " kapanarak giyinme " özgürlüğü!

Demokrasi deyince de " iyi bir devlet yönetimi " için, gerekli tüm anayasal kurum ve kuruluşlarla toplum bireylerinin eşit ve özgür bir şekilde ülke yönetimine katılımları ve planlama yerine, salt piyasa ekonomisi, kimlik siyaseti ve parlamenterizm üçlüsünden ibaret bir sistem anlaşılıyor.

Belki de bu yüzden kendi önceliklerimizden çok diğer egemenlerin öncelikleri daha önemli olabliyor. Özgün değerlerimiz, tarihsel ve coğrafi konumumuz ile çağdaş uygarlık ufkumuz doğrultusunda kurulan medeniyetimiz sürekli sorgulanır ve tartışmaya açılırken, onu henüz sımsıkı oturtamadan, dünya medeniyetlerini buluşturmak temel amacımız oluyor.

Yine bu nedenle mi yoksa doğu ile batıyı bağlıyoruz diye boğazı köprülerle bağlamak için onca çaba, zaman ve para harcarken, kendi toplumsal, içsel uyumumuz için bu çaba çoğu kez esirgeniyor?

Bu yüzden mi acaba ulaşımla felce uğratılıp ( trafik kazalarında sürekli dünya sıralamasında ilk üç içindeyiz ), programlarla uykusuz bırakılıp, hormon tedavisiyle zehirlenip, hoparlörlerle susturulan, yiyeceklerle hasta edilen bir mega kentler kaosunda didinip duruyoruz? (5)

Ve bu nedenle olsa gerek, bağlantılı bir menfaat uğruna değil de insanlar, yurtları ve dünya için özgür fikirleriyle yazan, çizen, düşünen insanımız “Uçurumda açan çiçekler” ( Cemal Süreya) gibidir! Hiçbiri diğerleri gibi korunaklı, bol ışıklı ve ılıman bir bahçede yer bulamaz.

İletişim teknolojisi her gün dev adımlarla ilerlerken, bağımsız ve eleştirel düşünebilme alanlarımız gün geçtikçe daha da daralmakta...

Bu yüzden ihtiyaç ötesi, aşırı tüketime, “öz”e değil de “görünüme”, “olmaya” değil de “sahip olmaya” , “başarıya” değil de “yenmeye ve geçmeye” , üretmekten çok başkalarının alın teri edinimlerini kestirme yoldan kendine mal etmeye odaklı bir yapı sürekli devam eder, gider...

Bu türden çok sayıda örnek de insanın zihninde takılır, salınır ve gider...

Ve maalesef,

Ankara'ya yaklaşırken yolun rahatlığına rağmen direksiyonu sıkı sıkıya kavradığımı farkettim. Zihnimi sıkan düşünceleri ben de ellerimle direksiyona yapıştırıyordum âdeta... O düşünce de basit olarak şunu söylüyordu... İyiler, haklılar, dürüstler, akıllı ve çalışkan olanlar günümüzün hem muhafazakâr hem de kuralsız rekabet ortamında ötelenip ezilmeye çalışılıyor.

Trevanian'ın Şibumi'sindeki dramatik öğüt geliyor akla: "... yenilgilerini senden daha zeki, iyi ve yetenekli olanların elinden tatmayacaksın. Seni yenenler, sabırlı, hırslı, sinsi ve orta düzeyde insanlar olacaktır..."

Bilmem, belki de oluşan fark, "meleklerin yürürken korktuğu yerlere vasatların süratle dalmaları"yla ilgilidir.

Onlar kazanırken kaybeden hep koskoca bir ülke ve insanlık olmaktır.


İ.Ersin KABAOĞLU,

22 Temmuz 2010, Ankara
 

Kaynakça ve blognotlar:

(1) Göreli ve muğlak bir kavram olan "başarı" konusundaki görüşlerim içn bkz.:

http://blog.milliyet.com.tr/Basarma_arzusu_ve_yaraticilik/Blog/?BlogNo=84755

(2) Amerikan Kütüphane Derneği'nin ( American Library Association -ALA-) önerdiği ve dünyada en yaygın kabul gören ölçüte göre; yılda 21 ve daha fazla kitap okuyan okur "çok okuyan", 6-20 aralığı kitap okuyan okursa "orta düzeyde okuyan okur" sayılmakta. Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi "Ögrencilerin Okuma ve Kütüphane Kullanma Alıskanlıkları Üzerine Bir Arastırma", Cilt/Vol.:8- Sayı/No: 2 : 237–258 (2008). Yrd.Doç.Dr. Mesut Kurulgan, Öğr.Grv.G.Serap Çekerol.

(3) Shanghai Jiao Tong Üniversitesi Yüksek Öğrenim Enstitüsü tarafından 1992 yılından bu yana yıllık olarak yayınlanan sıralamada "Dünyada en iyi ilk 500 üniversite" arasına Türkiye’den 3’ü devlet, 1’i vakıf olmak üzere ancak 4 üniversite girebildi. İTÜ 390., ODTÜ 438. ve İstanbul Üniversitesi 472’inci sırada yer aldı. Vakıf üniversiteleri sıralamasında ise Bilkent 479’uncu oldu.NTV-MSNBC. 25 Şubat 2008 Pazartesi.

(4) Ülkemizde gelir ve kazançlar üzerinden alınan vergiler açısından faal mükellef sasıyısı 2009 yılı itibariyle 4.103.569'dur. Bunun 3.293.000'i "Faal gerçek kişi mükellef"dir. Veysi Seviğ, "Türkiye'de mükellefin kümelenmeleri", Referans Gazetesi,15 Mayıs 2010.

(5) Türkiye'de trafik kazaları, dünya ortalamalarına göre oldukça fazladır. 100 milyon taşıt içinde km.ye düşen ölüm oranı sıralaması ABD'de % 0.3, İngiltere'de % 1, Almanya'da % 1 iken Türkiye'de % 10'dur. 2003’te 9.5 milyon araç var, kazalarda 1977 kişi öldü. Çalışıyoruz, yetmiyor, hala sıralamada dünya birincisiyiz. Sabah Gazetesi, haber, 1 Aralık 2003.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

halimize baktıkça bundan korkuyorum, dizilerdeki kirli sakallı adamlar ve o adamların kadınları olma hayalinin orta yerinde dikilmiş kalmışız. Okunası ,okutulası bir yazı dökülmüş kaleminizden. Aklınıza sağlık. Esenlikle.

Portakal Çiçeği ve FISILTI 
 26.08.2010 9:27
Cevap :
Teşekkürler. Haklısınız. Halk kültürümüzün özünde var olan paylaşımcı, imececi, insanların omuz omuza verdikleri hayat biçimleri, çıkarcı, yoz yarışmacı, hep bir fayda uman, piyasacı ve ulvi inançların istismar edildiği hal ve tavırlar karşısında hep dar alanlarda tutsak kalmakta. Bu alanı genişletmek üzere, bizler de "dimdik bir şekilde" ön saflarda yer tutmalıyız! Yarın artık çok geç olmadan. İçten ve değerli yorumunuz için sonsuz teşekkürler, selamlar ve daimi esenlik dileklerimle...  26.08.2010 11:30
 

Hayatın her katmanında her safhasında hak edilen değeri almak, elde edebilmek mümkün olamıyor malesef. Oysa düşününce ne kadar basit ve olması gereken budur ve olmalıdır diye iç geçirirken haksızlıklar sürgit devam ediyor...düşündürücü, hak verici ve tatil dönüşü biraz yorucu bir yazı olmuş Ersin Bey, selamlarımla..

ümitümit 
 16.08.2010 1:00
Cevap :
"Hak ve değer" ilişkisi konusunda yaşamda olup da biteni, hem bir bilim kadını hem de zarif bir yaşam gözlemcisi sıfatıyla ne de güzel derleyip yorum karesine sığdırmışsınız Ümit hanım. "Uzun sözün kısası..." sınıfından... İçten teşekkürler ve dostça selamlarımla....  16.08.2010 14:21
 

"sabırlı, hırslı, sinsi" tanımına ruhsuzu eklemekte bir sakınca var mı? ben hırslı sinsi sabırlı ve ruhsuz biriyle 15 yıl geçirdim, neyse ki kazdığı kuyuya tepetaklak düştü, ancak bir bütün işletmeye verdiği zararı şahsen kendisinin yaşayarak vermesi için ruhsuz olması gerekirdi ve ruhsuzdu.. iyi niyetli olmak çevredeki insanları çek etmeye engel olmamalı. Sevgiler..

Kadri KANPAK 
 11.08.2010 4:30
Cevap :
Haklısınız saygıdeğer Kadri bey. "Ruhsuz"u da eklemek lazım. Her türlü duygudan arınmış, empati yoksulu ve bencil hırsları doğrultusunda "mekanik" olarak işleyen bir varlık olarak "ruhsuz"luk! Size geçmiş olsun. Saygılar ve dostça selamlarımla...  12.08.2010 10:33
 

Adamlar şüphesiz bizi katlıyorlar, yolda bırakıyorlar, neyseki futbolda biz onlardan daha iyiyiz!.. Kore'de (bilmem daha önce de örnekledim mi?...),1990'lı yılların sonunda, Seul'de gezerken bir kule-yapının girişindeki kitapçı dükkanını görünce, arkadaşımla birlikte içeri dalmış, 600-700m2'lik,her katı farklı branş ve konularda, kitap dolu zemine kadar dört-beş katlı kitap evini ve her katını fuar havasında dolduran her yaşta okuyucu kitlesini görünce, hem keyif alma hem de şaşkınlık içinde, arkadaşıma dönüp: ''Bak Süer, işte Kore'nin gerçek alt yapısı bu!..''demiştim.. Onlar Ortadoğu ve Ortaasya insanlarından biraz farklıydılar..Bunu protein zengin beslenme ve pirince mi borçluydular bilemiyorum!.. Bir pazar sabahı TV söyleşisine göre,Pakistan'da insana verilen değer bizden otuzaltı kat gerideydi!..Dört bin yıl önce beyin ameliyatının yapıldığı bu topraklarda ki gerilemeye neden neydi; beslenme dışında acaba,çıkışından sapmış İslam mıydı?.. Belki de yolda fazla hayal kurmamalı..

zeki etferat 
 09.08.2010 18:14
Cevap :
"Yol", "duble yol", "uzun yol" derken "gerçek alt yapı"nın ne olduğunu, nerede bulunduğunu -Kore'den gözlemle- ne de güzel dile getirmişsiniz. İslamın yanlış anlaşılıp uygulanması yanısıra, çok katmanlı, derin ve yer yer psişik toplumsal hallerimiz sanırım antropologlar, toplum psikiyatristleri, sosyologlar ve daha birçok bilim adamını epeyi uğraştıracak bir konu olsa gerek! Şu anki durum, modern toplum olamayan, geleneklerin koruyuculuğundan da kopmuş, küreselleşme rüzgarında bilinçsizce savrulan bir görünümde...Psiyatrist Dr. Erol Göka "Türk Grup Davranışı" isimli kitabıyla beş yıl önce bu işin -arkeolojik kazıları andırır tarzda- öncülüğüne başlamışdı... Yazımı zenginleştiren değerli yorumunuz için içten teşekkürler ve dostça selamlarımla...  10.08.2010 14:22
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 335
Toplam yorum
: 3204
Toplam mesaj
: 251
Ort. okunma sayısı
: 2374
Kayıt tarihi
: 05.10.07
 
 

Samsun/Ladik doğumluyum. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım babamın görevi gereği ülkemizin Orta ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster